|
|
10/30/2007 Mutasyon'un Blog alanındaki yazıları buraya taşıdım. Umarım, mehtaba piştov sıkmak bile olsa, daha çok ziyaretçisi olan bir mekana tebdiliyet, bana daha sık (ve daha kısa) yazma heyecanı verir!
2 Ekim 2007
Osmanlı sosyal sözleşmesinin yenilenmemesi daha doğrusu yenilenir gibi yapılıp, Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra maalesef sözleşmenin taraflarından biri olan Atatürk'ün erken vefatı ile korporatistlerin İnönü yönetiminde ülkede kurdukları ulusalcı düzenin ilk zararlarından biri olarak Cumhuriyet'e biçimini verecek olan sözleşmenin yok sayılması üzerine, etnik Kürtler, "Siz azınlık değil, çoğunluğun parçasısınız!" şeklindeki bir yutturmaca ile her türlü etnik haklarından mahrum edildiler; ve bunun tepkileri 1960'lardan sonra görülmeye başlandı.
Bir kaç kere anlattım; tanıkları o dönemin bakanları ve başbakanlarıdır ve tanıklıkları hatıratlarında yeralmaktadır. Korporatist rejim, kendi varlığını sürdürmek için gerekli olan ideolojinin kendi kendisini yeniden üretebilmesi için, bir “sürekli kriz” ortamı yaratmış ve bu krizi çözmesi ihtimali olan her türlü ekonomik kalkınma ve bayındırlık hizmetlerini kısıtlamıştır. Zaten ulusal kaynaklarımız da kıt olduğu için olan imkanlar hep kendi kendisinin kadrolarını yetiştiren kesimlere, büyük kentlere, okur-yazar, laik-pozitivist asker-sivil insanları üretecek olan ortamlara harcanmıştır.
Eşkiyalık, yol kesme, soygun, insanın gözü önünde karısının ve kızlarının onlarca haydut tarafından ırzına geçilmesi gibi “basit polisiye vak’alardan” tutun, bunları güya önlemekle görevli olan jandarmanın zulmüne.. doktorsuzluktan tutun, hastanızı doktora götürememeye... çalıştığınız toprağın sahibi olan ağanın sadece toprağın değil ama sizin ve karınızın ve kızınızın ve ineklerinizin de sahibi olarak davrandığı bir sözüm-ona bozuk-feodalite düzeninde adalet hizmetlerinden yararlanamaktan tutun, kazara elinize bir mahkeme geçerse orada anadilinizle meramınızı anlatamamaya... Bugün Istanbul’dan (ne İstanbul’u, bugün Diyarbakır’dan bile) baktığınızda hayal gibi görünen zulum, baskı, itilmişlik, dışlanmışlık, ikinci değil 22’nci sınıf vatandaş muamelesi.. Çocuklarınızı değil meslek sahibi olacakları okullarda okutmak, doğru dürüst Türkçe okuma yazma öğretememek..
Ve devletin, zamanın genelkurmay başkanının ağzından zamanın Nafia Vekili’ne söylenmiş, “Doğuya yol yapıp da batıya gelip bizi kesmelerini mi sağlayacaksın?” anlayışını adeta resmî siyaset halinde ve Menderes’in altı-yedi yıllık değişiklik çabasına rağmen, dirençle ve hükumeti dinlemeyerek uygulatmasıyla 1970’lere kadar devam ettirilmesi sonucu iki şey üst üste bindi:
Kürt isen yoksulsun! Kürt isen cahilsin! Kürt isen adam değilsin!
Evet Cemal Gürsel gibi Kürt Cumhurbaşkanımız bile oldu! Ama bir Kürd’ün okuyup yazması tesadüfe, bir makama gelmesi ise Kürtlüğünü inkar şartına bağlı idi.
Boğaz Köprüsü yapılacağı zaman, rahmetli Abdi İpekçi, Milliyet’te Zap Suyu’na Köprü! Kampanyasını boşuna açmadı. Doğu Mitingleri, ve bunun üzerine doğu ve güney doğu illerinde ilan edilmemiş sıkıyönetim uygulaması, “Batıya Bando-Doğu’ya Komando” sloganının üremesi.. Batı ülkelerinde 1970'lerde gelişmekte olan yeni bir İnsan Hakları anlayışının, uluslararası ilişkilerde ikinci bir Kolonyalizm-Sonrası çabasının başlamasıyla devletler arası ilişkilerde gözetilen bir hukuk halini alması..
Ve bunun sonunda doğunun kendisini, dilini, etnik kimliğini daha sık dermeyan eder hale gelmesi; ve bu sebeple devletin bunu önlemek için daha çok çaba sarfetmeye başlaması okur-yazar Kürtler arasında bir yandan Kürt milliyetçiliği bir yandan da Türkiye Sosyalizmi fikirlerinin hızla yayılmasına sebep oldu.
Kürt halkı, komşuları Türklerden, Araplardan ve Farslardan daha farklı bir gelişme düzeyinde bulundukları için oral tradisyonlarının daha yüksek oluşu gibi sebeplerle, bu tür söylemlerin yayılması, reddi veya kabulü daha hızlı oldu. Etnik karakterleri icabı, redleri şiddetli, kabulleri kuvvetli ama her ikisi de çok hızlı oldu.
Abdullah Öcalan’ın liderliğini kaptığı hareket, öncelikle Türk devletinden aldığı rantla Kürtler üzerinde zaptiyelik ve bastırma gücü olarak çalışan ama bir yandan da milletin karısını-kızını becerip, etini-sütünü, buğdayını gaspeden yerel ağalara, beylere ve mütegallibeye yönelik bir isyandı. Ama ne zaman Türk devleti, bu çatışmada tarafsız kalmayacağını, toprak reformu yaparak yıllardır işledikleri toprakların köylülere verilmesine imkan sağlayacağına, gönderdiği komando birlikleri ile Kürt ağalarının soygun düzenine bekçilik yapacağını ortaya koydu; o zaman bu isyan devlete de yönelik hale geldi.
İsyan özellikle silahlı olursa, mutlaka kendisine gerekli kadroları temin etmek için bir ideolojiye ihtiyaç duyar; isyanı çıkartan temel-sebep ne ise o yetmez isyanın sürmesi için; ilave fikirler, ilave idealler, yeni vaadler, yeni cennetler gerekir. Yeni söylemler üretilmesi, yeni masallar anlatılması, yeni öcüler yaratılması gerekir.
Abdullah Öcalan’ın yönetiminde Kürt isyanı bu aşamaların hepsinden geçti; kimi zaman Türkiye’nin kendi emellerine uygun davranmasını arzulayan başka ülkelerin elinde araç oldu; kimi zaman onların düşmanı oldu. Kimi zaman komünist oldu; orak-çekiç ve kızıl-yıldız örgütün simgesi haline geldi. Kimi zaman dini reddediler; “Tüzüğü dini reddeden bir örgütün ölülerine “şehid” demesi ne kadar inandırıcı olur?” demediler ölen mensuplarına “şehid” dediler, arkalarından mevlid okuttular. Kimi zaman federasyon dediler, kimi zaman konfederasyon. Sonra birlik içinde farkılık dediler. Başka Kürt grupları, Abdullah Öcalan’dan “Kemalist” diye söz ederek alay ediyor! Gerçek Kemalistler ise onu asmak için AB üyeliğinden tümüyle vazgeçip ABD ile ittifaktan çıkmaya bile niyetliler.
Nerelerden geçti, ve neler oldu diye lafı uzatmanın yeri burası değil. Ama söylemek istediğim ama bir çok kişi için kabul etmesi çok zor olan şu ki, bütün bu sonuçsuz gibi görünen maceranın kesin sonucu, PKK bir yandan mensubu olsun-olmasın Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde siyasî açıdan halkın genel iradesinin bir simgesi haline geldi; diğer yandan korporatist rejimin hem en büyük düşmanı oldu (muhayyel şeriatçılık bile ikinci sınıfa düştü; devlet kurumları şeriatçı olduğunu sandığı kişi ve kitleleri PKK’ya karşı silahlı milisler halinde örgütlemeye başladılar!), hem de onun ortaya çıkarttığı sonuçlara katlanmak zorunda olduğunu anladı.
PKK’nın silahlı isyan hareketi, gerilla savaşı tekniğine dayanıyor; düzenli ordu ile gerilla savaşı yapılamayacağı için Türkiye devleti, kontr-gerilla örgütlenmesine gidiyor. (Bu sebeple PKK bir gerilla örgütüdür, mensupları becerebildikleri kadarıyla gerilladır!) PKK’nın dünyadaki bütün benzerleri gibi, bir yandan şu ya da bu şekilde karşısında üstünlük sağlamaya çalıştığı resmî kuvvetlere karşı baskın ve pusularla doğrudan çatışma yolunu tuttuğunu, ama önemli bir çabasının da kendisini besleyecek ve barındıracak olan ortamı sağlamak için savaşa taraf olmayan kitleleri, yani masum Türk ve Kürt halkını korkutması gerekiyor. Korkutma, sindirme, tedhiş yani terörize etme kimi zaman masum insanlara zarar vererek olur, kimi zaman onlar için önemli olan resmî kuvvetlere zayiat verdirerek sağlanır . (Bu sebeple PKK bir terörist örgüttür; mensupları teröristtir!)
Modern çağın bütün gerilla savaşları bize göstermiş bulunuyor ki, senin için terörist olan gerilla, başka birisi için kurtarıcı, özgürlük savaşçısıdır. Yine bu tür silahlı isyan hareketlerinin tarihçesi bir gösterge ise gerilla savaşları dış veya iç destek olmadan süremez; ve bu tür savaşları hangi tarafın kazanacağına dair hiç bir kural yoktur!
Türkiye’de PKK’nin liderliğini kaptığı Kürt isyan hareketini, destekleyen ilk dış gücün Sovyetler Birliği (bugünkü Rusya) olduğunu biliyoruz; fakat örgüt daha sonra kimi zaman İngilizler, Almanlar, Fransızlar tarafından deseklendi; Suriye ve Irak hükumetleri tarafından barındırıldı ve donanım sağlandı. ABD, Avrupa ülkelerinin Abdullah Öcalan’a sağladıkları sığınma sebebiyle Türkiye’deki AB karşıtlığına ters çevrilemez bir gerekçe sağlanmasını önlemek için, bu kişiyi kaçırdı ve Türkiye’ye teslim etti.
Lakin Türkiye bu bulunmaz nimeti kullanmaktan aciz olduğunu gösterdi ve PKK’ya vücud veren sosyal sorunları ve siyasal meseleyi meşru zemine çekip halletmek yerine, bu kez derin devlet denilen malum kurum ve çevrelerin PKK adına oynadıkları rol’le devam eden PKK savaşını bastırmak adına, işleri iyice çağrından çıkartacaklarını gösterdiler. (Tedhiş örgütü, varlığını çevreye verdiği korkuyla sürdüren bir gerilla kuvveti, minibüs tarayıp içindeki kontrgerillayı öldürdüğü zaman bunu gizlemez, "Biz yapmadık!" demez; tersine övünür, "Şu kadar düşmanı öldürdük!" der. Bu, PKK'nın reddettiği haltın onun tarafından işlenmediğine karine sayılabilir.)
Bu “çığırdan çıkartma” çabasında AKP kadrolarının siyasal beceriksizlikleri, derin devlet denen malum kuruma ve ilgili çevrelere taviz vermek zorunda olduğunu zannettiren uygulamaları, ve derin devletin savaşı sürdürmek için gösterdiği olağanüstü komplo becerisi kadar, silahlı isyanın devamında çıkar gören Kürtlerin gayretleri de var. Aklı başında olan Kürt, ne yapar, eder; herşeyi bırakır ve bütün gücünü PKK’nın silahlarını teslim etmesi ve lider kadrosunun teslim olması ve Türkiye’nin PKK’nın silahlı kadrolarına kayıtsız şartsız af ilan etmesi için uğraşır.
Bu suretle sağlanacak barış, "Bu PKK'nın arzusudur!" diye reddedilemez. İnsanın birazcık aklı ve mantığı varsa, kendisi için iyi olan bir şeyi onu başkası da istiyor diye reddetmez.
Bu barış girişimi tutmazsa, PKK yeni liderler ve yeni silahlar bulur kolayca; eski askerlerini yeniden toplar. Türkiye de af kanunu iptal eder ve TSK’yı yeniden bölgeye yollar! Eğer PKK Irak’ta örgütlenirse Irak’a, Suriye’de örgütlenirse Suriye’ye sınırötesi operasyon yapılır! Elini tutan mı iki tarafın!
Ama barış, niyet işidir; iyi niyet işidir. Barış için adım atarken, “Ya tutmazsa!” denilmez; “Tutması için daha fazla ne yapabilirim?” diye sorulur.
Eğer akan kanın durması isteniyorsa (ki iki tarafın lider kadrosunun da bunu istediğinden emin değilim) bundan başka çare yoktur; iki taraf yıllardır sürdürdüğü savaşı devam ettirme amacı taşıyan söylemlerine son vermek zorundadır. Bazı Türklerin “vatanseverlik” gibi masum bir duygudan yola çıkıp, kendiyle aynı etnik kökenden olan halkı bile “yurtseverler” ve “diğerleri” diye ikiye bölen davranışlara nasıl son verebileceklerini bilmiyorum. Etnik Kürtlerden "onlar" diye söz eden bir zihniyet nasıl yerini barışçı iyiniyete bırakabilir?
Siyasal analizlerin bile “PKK için ılımlı davranmak” diye nitelendiği bir ulusalcılık hareketi, radyosuyla, televizyonuyla, gazetesiyle, Internet’iyle sürekli körükleniyor. Onların bu tutumları ise etnik Kürtler tarafından savaşın devam ettirilmesi kararlılığı olarak algılanıyor. TSK’nın kontr-gerilla operasyonları, “PKK’ya karşı” değil, “etnik Kürtlere karşı” görülüyor, gösteriliyor.
Bir de işin tamamen savaş-dışı boyutları var: Korporatizmin sürmesi için en büyük engel olarak görülen AB üyeliği ve ABD ile ittifakı bitirebilmek için Kürt meselesini kötüye kullanmak isteyen malum çevrenin eylemleri! Bu çevre, bir yandan PKK adına cinayetler işliyor; bir yandan PKK’nın kendiliğinden işlediği cinayetleri kamuoyunun gözünde körüklüyor; öte yandan PKK’nın tankı varmış topu varmış gibi dezenformasyon faaliyetiyle ve bu faaliyete AB-ABD yanlısı bir hükumeti de alet ederek, işi basit bir ateş-kes ve af ile çözülemezmiş gibi göstermeye çalışıyor. Bu çevre Kuzey Irak'ta Kürtlere sağlanan federatif hakları bile "Böyle bir şeyin getireceği siyasal ve ekonomik kalkınma Türkiye'deki Türklerin kendilerini Türkiye'ye ait saymalarına son verir!" gibi teoriler üretiyor ve bunu Genelkurmay Başkanının ağzından, dile getirterek, reddedeceğini, bunu sağlayanlara bunu "pahalıya mal edeceğini" söyleyerek, kendi müttefiki olan bir ülkeyi tehdit edebiliyor. İşin acı tarafı, insan hakları, özgürlüklerin korunması yanlısı olması gereken muhafazakar çevreler de bu tutuma Anti-Amerikan tavırları ile destek oluyor, çanak tutuyorlar.
İşleri bu kadar karıştırınca, Allah korusun, o halkın başına gerçekten ciddi bir felaket gelebilir. Sanırım, yani korkarım ki, bu felaket bize "PKK’yı sindiriyoruz, diye girişeceğimiz bir Irak herakatı ile gelecek.
Bunu önlemek için var gücümüzü kullanmalı ve bir yandan da dua etmeliyiz ki derin veya sığ, devlet denen kurumlarda çalışan memurlara, siyasetçilere Allah feraset ve sakinlik versin.
Yoksa durum, İttihat Terakki’nin başımıza açtığı beladan daha ağır sonuçlar verecek.
20 Eylül 2007
Profesör Şerif Mardin'in Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman'a verdiği röportaj ile, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlanan siyasal gelmişmelerin reaksiyonu somutlaşmaya başladı.
Bundan önce "Böbeğini kaşıyan adam" veya "Kafasızlar" diye niteleyerek bu süreci başlatan halka yönelttikleri soyut tepkileri, sözüm ona sosyolojik analiz gibi ve üstelik buna düne kadar "dinci" diyerek devlet bilimadamları bilmemnesi şurası gibi kurumlara üyeliğini bile reddettikleri bir bilimadamını alet ederek, somut hale getiriyorlar.
Kimi, tanklar sokakları doldurduğu gün çıkacak Hürriyet'te veya Milliyet'te "Biz demiştik" diyebilmek için "Otomobilin 250 kilometre hızla gittiğinden" yakınıyor; kimi de kimden aldıkları belirsiz (düşünürsen, çok belli!) suflelerle, Rusya'daki demokratik devrimle, Türkiye'de yapılan reformları mukayese ederek, bu gelişmenin bir süre sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanının başını yiyeceği uyarısında bulunuyor.
Ertuğurul Özkök, kayınvalidemin teşhisiyle "ortakul mezunlarının yazarı" olduğu cihetle, ne Rusya'daki demokratik devrimleri bilebilir, ne Kerenkski'den haberi vardır. Kerenski'nin hangi tarihte işbaşına geldiğini bir yere bakmadan söylesin, ben de hergün onun yazısını okuyayım!
Bu, Korporatist rejimin, son iki kalesini kolay kolay vermeyeceği ve hem demokratik reformlara hem de onun mantıksal uzantısı olan çoğulculuğa engel olmaya devam edeceğini gösteriyor.
Türkiye'ye dışarıdan bakanlar, Cumhurbaşkanının İstanbul'a giderken uçağa bindirmesi bile olay olan hanımını ön plana çıkartmamak; kimin aleti bile olduğu bile artık belli olmayan PKK'ya karşı savaşa bunun bölgedeki Kürt halkına olan etkisine aldırmadan, sınır-kural tanımadan devam etmesine ruhsat vermek; yargı ve yürütmeye Korporatist müdahalelere göz yummak şartıyla, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde de facto bir uzlaşma olduğunu sanabilirler.
Ama rejimin basın-yayın eliyle başlattığı kampanyanın arkasında tankları ve uçakları ve askerî birlikleri görmemek için, insanın Türkiye'yi hiç tanımıyor olması gerekir. Türkiye'yi tanıyanlar çok dikkatli olmak ve sözlerini ne zaman ve nasıl ettiklerinin daima bilincinde bulunmak ve mesela kendilerine soru soran kişinin bacaklarına veya göğüslerine bakmak yerine, sorularının kimin tarafından hazırlanmış olduğuna bakmaları gerekir.
Profesör Şerif Mardin, taa Kadim Yunan'dan bu yana mevcut olan demokrasinin sağa ve sola yozlaşması olgusuna dikkati çekerek, gerçekten demokratik bir Türkiye'de de, tümüyle gerçekleştiği zaman özgürlüklerin oligarşi, aristokrasi, ve plutokrasi yönünde yozlaşabileceği ihtimalini beyan edeceği zaman, bunun arkasından söyleceği asıl cümlenin (Türkiye'nin sorunu, ilerde gerçekleşecek olan demokratik sistemin muhtemel tefessüh biçimleri değil, ama bir askerî ihtilalle bu gelişmenin kesintiye uğraması ihtimalinin yoğunluğudur) kesilip atılıp, "Prof. Mardin 'Korkun, titreyin, demokrasiye engel olun!' dedi!" diye taktim edileceğini bilebilmeliydi.
Ama yol erken iken, özellikle demokrasiyi gerçekten bilen ve insan haklarına gerçekten saygılı ve tam bir özgürlükçü düzenin Türkiye'de de gerçekleşmesi gerektiğini düşünen insanların, Korporatist rejim tarafından kötüye kullanılabilir olmaktan kaçınmaları gerekir.
Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olması, anayasa değişikliği yapma girişiminin başlaması ve diğer demokratik gelişmeleri ardarada görüp de, şeamet tellallarının dediği gibi saatte 250 kilometre hızla giden bir otomobilde hissedilebilecek türden bir siyasal adrenalin ektazisi içine girmemek gerekir.
Korporatizm ve onun türevi olduğu kardeş rejimler hiç bir çoğu zaman vuruşmadan meydanı terketmemişlerdir.
Korporatizm, Şubat Soğu'ndaki Cemiyet gibi bir kahraman Süpermen'in mücadelesi sonucu, kuyunun dibine düşmeyecek kadar, kök salmış bulunuyor bu ülkede. Halkımız Menderes'e yüzde 47'den daha fazla dekstek vermişti. Ama 27 Mayıs sabahı, sokaklarda halay çekenler hala gözümün önündedir!
Bunu önlemenin yolu sadece demokratik reformlara bütün hızıyla devam etmek değil ama aynı zamanda Şerif Mardinlerin, Ertuğrul Özköklere alet olmamasından da geçer.
3 Ağustos 2007
Türkiye Büyük Millet Meclisine katılan Kürt milletvekillerini kutluyorum; başarılar diliyorum.
İşleri kolay değil:
Sağ taraflarında dar kavmiyetçi milliyetçilikle gözleri kör olmuş bir kesim, sol taraflarında, solculuğun gereği demokratlığı, demokratlığın gereği hoşgörüyü ve çoğulculuğu unutmuş, kendi ilkelerini bunları kabul etmeyenlere bile dayatmaya kararlı bir kesim; arkalarında ne dediğini ve kime hizmet ettiğini artık kendisi de bilmeyen teröre bulaşmış kanlı elleri ile kimi zaman iten, kimi zaman tutan bir grup, önlerinde ise onlardan barış-huzur, sağlık ve eğitim hizmeti ve etnik kimliğinin tanınması için çalışmasını bekleyen bir mazlum halk var!
Eğer bu deneyi bir demokratik süreci pekiştirme operasyonu haline çevirmek üzere aklı eren Türklerle ve diğer etnik gruplarla işbirliği yapabilirlerse, AB reformları sürecinin güçlenmesi ve onları bu mecliste görmeye bile tahammül edemeyen zihniyetin Türkiye'den temizlenmesi sağlanabilir.
Bu zihniyet temizlendiğinde, bir tarihte bu fikre inanmış ve hatta onun şu anda önderliğini yapmakta olanlar bile utançla yere bakacaklardır.
Ben bir etnik Türk ama 1500 yıllık bir kardeşlik ve 600 yıllık bir paylaşma ve en son 1920'lerde yabancı işgalinden kurtulmak için silah-arkadaşlığı yapmış bir ümmetin ve milletin ferdi olduğunu bilen bir kişi olarak, DTP milletvekillerine hoşgeldiniz diyorum.
Bugün hepimiz Kürdüz; bugün hepimiz DPT'liyiz, eğer demokratsak ve eğer Türkiye'nin birliğini ve devamını istiyorsak.
22 Temmuz 2007
Sivil siyasetçiler için nihai kompozisyon öyle olur, böyle olur.. Bunda ne kazananlar için, ne kaybedenler için aşırı bir üzüntü veya aşırı bir sevinç kaynağı olamaz..
Sivil siyaset açısından, AKP yüzde 48 mi yüzde 49 mu, 50 mi diye dertlenmeye de zil takıp oynamaya da sebep yok.
Ayrıca AKP'ye oy vermemişler arasından da ülke batıyor veya bölünüyor diye karalar bağlamaya gerek yok
Dört yıl boyunca gördü Oktay Ekşi de, Ertuğrul Özkök de.. Hepsi gördüler ki AKP yüzde 99 oy da alsa kimsenin başını örttürecek değil. Onlar da biliyorlar bunu. Ama işlerine gelmeyen başka bir şey..
Birey olarak oy verirsin; dört yıl bakarsın, beğenmezsin; başkasına oy verirsin.
Birey olarak senin için milli seçim, tıpkı muhasebe programlarındaki "grand total/genel mizan" satırı gibi bir şeydir; artıları eksileri çıkartırsın, toplarsın, bölersin ve belki de kötüler içinde en az kötü olanını seçersin.
Benim için önemli olan bu "mizan hanesi" denilen yerde neyin bulunduğunu daha önce burada belirtmeye çalıştım: AB üyeliği!
Diğer bütün fena uygulamalar, bütün fena işler, bu kriterde benim için önemini yitiriyor.
İsterse AKP, Internet'i tümüyle yasaklasın. Eğer Türkiye'yi kazasız belasız AB'ye sokarsa, Internet'i yasaklamak da imkansızlaşacak, halkın kendi iradesini yerine getirmesini önlemek de imkansızlaşacak.. AB üyeliği herşeyin çözümü olmayacak ama her çözüme ulaşmanın yolu açık olacak.
AKP'nin şu şu icraatının Türkiye'nin yararına, şu şu icraatının da Türkiye'nin zararına olduğunu söylemek için ne zamanımız, ne de yerimiz var. Ama sonuca bakalım: Bu adamlar, tıpkı Özal rahmetlinin yaptığı biçimde bir ihracat seferberliği yaptılar ve bu adamların zamanında tıpkı Özal zamanında olduğu gibi Türkiye'ye yabancı sermaye aktı.
İcraat konusundaki genel mizan da bence bu.
Ammmma bunların hepsi dört yıllık şeyler.. Yani kalıcı şeyler bunlar değil.
Kalıcı olan tek şey var: oyunun kuralı!
Biz Türkiye halkları olarak bu oyunu hangi kurallara ve nasıl oynamaya kararlıyız?
Bu oyunun kuralını değiştirmeye çalışan, işine gelmediği zaman anayasaya mkhkeme kararıyla madde eklemeye kalkan, beğenmediği kişiler aday olunca TC'nin resmi askeriye sitesini kendi bildirilerine alet ederek suç işleyen kişilerdir.
Bunları derin devlet, bilmemne devlet diye yüceltmeye, gizleyemeye, adının etrafına bir gizemli perde örtmeye de gerek yok.
Bu şahıslar bellidir. Hepsi ismen saysan 50'yi bulmaz!
Şimdi bu zatlar işgal ettikleri kamu görevlerinden istifa edecekler mi?
Çünkü onların 27 Nisan'da takındıkları tutuma Türkiye halkları, hayır dedi! Bağımsızların aldıkları oyları da katarsan, al sana 367!
O mahkemenin, meseleyi o mahkemeye götürerek ve mahkemeyi tehdit ederek ve gece yarısı TSK sitesinde bildiri yayınlayarak Türkiye'yi cumhurbaşkanı seçemez hale getirerek yaz ortasında seçime zorlayanlar!!
İstafa edecek misiniz?
Çünkü bu seçimin tek mağlubu sizsiniz!
Sizin siyaset açısından da bulunduğunuz profesyonel görevlerinizdeki yeterliğiniz açısından da bir referandum idi bu!
Siz kaybettiniz. Sivil halk, sivil siyaset kazandı.
20 Temmuz 2007
Seçim kampanyası boyunca çeşitli vesilelerle görüşümü ifadeye çalıştım bu son 24 saat içinde özetle belirtmek gerekirse, Türkiye AB’ye gimeli ve bu bürokratların, devlet memurlarının, “Herşeyi ben bilirim, ve nelerin halkın çıkarına olduğunu ben halktan daha iyi anlarım!” diyen aydın takımının sultasından kurtulmalı.. Bunu samimi olarak yapmak isteyen ve bunu sakin bir şekilde yapabilecek kadar da mutedil olabilen bir tek AKP var.
Ben Türkiye'de olsa idim, ve korporatizm yurtdışından oy vermeyi yasaklamamış olsaydı, AKP’ye oy verirdim.
Bu bakımdan, AKP’nin seçimleri kazanmasını diliyorum.
Alparslan Türkeş’in partisi olmaktan çıkmış, dinini ve kültürünü reddetmiş insanların eline düşmüş olan ve Türkiye’yi bir Kürt savaşına götürmekte ve kendileri gibi düşünmeyenleri öldürmek de dahil her yöntemle sindirmeyi mübah gören bazı insanların eline geçtiğine inandığım bir MHP’nin meclise girememesini diliyorum.
Halkı inançlarına göre ayrıma tabi tutmaktan çekinmeyen, kendi eskimiş, kokuşmuş ve işe yaramadığı kanıtlanmış devletçi ideolojisini kendisine oy vermemiş insanlara hakim kılmak için demokrasi dışı, hukuk dışı baskı yöntemlerine başvurmaktan çekinmeyen bir CHP’nin az bir sayıda milletvekili ile bile olsa meclise girmesini istemiyorum.
Bu sebeple bütün eş, dost ve arkadaşlarımı ayrıntılardaki ihtilafı bir kenara bırakarak, demokrasini nve AB üyeliğinin gerektirdiği reformların yapılabilmesi için AKP’ye oy vermeye çağırıyorum.
Genç Parti’nin üyelerini bilmiyorum; ama Cem Uzan gibi şahsın peşine takılmak için insanın, benim bilmediğim bir şeyleri biliyor veya benim bu şahıs hakkında doğru sandığım bazı şeylerin doğru olmadığına inanıyor olması gerek.
Sizinle ben otursak dünyanın en güzel parti programını yazabiliriz. Ama mesele lider olarak seçebileceğimiz kişinin kim olduğudur. Sistemler insanlarla vardır. Dikkat buyurduysanız, AK Parti’nin sadece programındaki önerileri paylaştığımı değil ama liderlik kadrosunun bu işleri yapabilecek kadar esnek ve mutedil insanlar olduğunu önemli bir unsur olarak saydım. Bu Cem Uzan arkadaşın ne bir devlet tecrübesi var, ne belediye tecrübesi var.. Bir başbakan düşün ki ABD’ye veya Norveç’e girdiği anda çak sahteciliğinden tutuklanacak.. Şimdi bu adamın Genelkurmay karşısında demokrasi doğrultusunda bir talebi olabilir mi? Bu adamı kim ciddiye alır? Bence Genç Partiye verilecek her oy, çöpe atılmış bir oydur. Aynı şekilde Ağar’ın partisine, aynı şekilde diğer küçük partilere verilen oylar da boşa gidecektir. Bu kişiler ne seçilebilir kişilerdir, ne de seçilseler devlet yönetebilecek kişilerdir. Cem Uzan elbette ister seçilmeyi; parti lideri olmayı! Sırf parti başkanı olduğu için adaletin pençesinden kurtulabileceği bir hukuksuzluklar diyarında kim parti kurmaz! Zavallı ve masum halk da onun yalanlarına kanabilir. Bu da çok normal. Size ve bana düşen, halkımızın kandırılmasını önlemek değil mi?
Umalım ki 22 Temmuz, 27 Nisan'ın cevabı olur!
18 Temmuz 2007
Bir arkadaşım, Haber Vitrini isimli Web sitesinde adımın geçtiği bir sayfayı gösterdi:
http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=136245
Gazeteci, dostum, okul arkadaşım, Cengiz Çandar hakkında, bu sayfada şöyle bir ifade var:
"...Bilgisayardan anlamamasına karşılık, Hakkı Öcal'ın yaptığı bilgisayar programlarını ben yaptım diye satarak bilgisayara meraklı Özal'ın gözüne girmeye çalıştı. ..."
Sitenin irtibat noktası olan info@habervitrini.com adresine şu açıklamayı yolladım:
"Sitenizin http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=136245 adresindeki yazıda adım geçmekte ve gazeteci dostum Cengiz Çandar'ın benim yazdığım bilgisayar programlarını rahmetli Turgut Özal'a kendi ürünü imiş gibi sunduğu ifade edilmektedir.
Bu yazıyı yazanın bu yanlış bilgiyi kimden aldığını bilmiyorum; ama Cengiz Çandar'a yapılan bu haksızlıkta payım olmadığını; bu olayın gerçekle ilgisi bulunmadığını; benim böyle bir program üretmediğimi ve ne Cengiz Çandar'ın ne de bir başkasının benim yazdığım bir programı ne rahmetli Özal'a, ne de başka bir hükumet mensubuna vermediğini okuyucularınızın bilmesinde yarar görüyorum.
Bu açıklamanın o yazıyı okuyanların okuyabileceği biçimde sitenizde yayınlanmasını rica ediyorum.
Selam ve sevgilerimle..
Dr. Hakkı Öcal"
Ümit ediyorum ki bu açıklama ile Cengiz'e yöneltilen bu haksız saldırıya alet edilmişlikten kurtulmuş ve böylece Cengiz'in hakkına tecavüz suçundan muaf olmuş oluyorum.
Geç olsa da..
8 Haziran 2007
Türkiye'de herhangi bir hükumetin, TSK'nın bir eylem ve işlemine ve planına-programına karşı çıkması mümkün müdür?
Peki ya aynı planların uluslararası uygulama alanında, pratikteki durumu nedir? Ne olacaktır?
Türkiye'nin Kuzey Irak'ta, Kuzey Kıbrıs'ta yaptığı gibi bir düzen kurması (ve bu arada Musul-Kerkük rantını dermesi!), şu anda dost görünen İran ile onun kuklası Suriye'nin ne kadar hoşuna gidecektir?
Şu kadar pratik ve teorik yatırım yaptığı Büyük Orta Doğu Projesi'nin böyle iğdiş edilmesi, ABD'nin ne kadar hoşuna gider ve oradaki varlığının tek güvencesi olan Federe Kürdistan'ı ne kadar Türkiye'ye yem yaptırır? Osmanlı'dan 300 yıl sonra kurtulacak diye gidip İngilizler ve Fransızlarla zifafa girmiş olan Araplar, bu modern çağda, Arap topraklarının yeniden Türk egemenliğine girmesine ne kadar rıza gösterir?
TSK için burada ve genel olarak basında yazılanlar bir ölçüde milliyetçi-yurtsever geleneksel düşüncenin ürünüdür; bir ölçüde ilerde bir askerî cuntanın bu yazıları ortaya çıkartıp hesap sorması ihtimalinin sebep olduğu korkunun sonucudur; bir ölçüde halkın üzerinde PKK adına oynanan terör oyununun sebep olduğu korku ile yıllardır oluşmasına çalışılan Kürt-aleyhtarlığı ve onun sonucu Kürt-düşmanlığının gerektirdiği dayanak ihtiyacının gereğidir. Tabiî doğrudan Türklerin üstün ırk olduğuna inananları da hesaba katalım! (Yoklayın kendinizi: Türklerin Kürtlerden akılca, idare kabiliyeti bakımından, milli servet bakımından, cesaret bakımından daha üstün olduğuna dair, neler okudunuz, duydunuz son 20 yılda?! Bunun kendi üzerinizdeki etkisini düşünün. Forumlarda yazan genç arkadaş! Sen de düşün? "Kürtleri sevmem!" diye açık açık yazdığın zaman, seni bu düşünceye sevkeden, kendini Kürtlerden üstün görmen değil miydi?)
Şimdi bir yıl önce bu duygu düşünceler yine vardı toplumumuzda ama biz şu kadar bir çocuğumuzun gidip Irak'ta ölmesine sebep olacak bir ulusal eylemin arifesinde değildik!
Birden kendimizi komşu ülkeye savaş ilan etmeye hazır bulduk!
Ne oldu?
Liderinden gazetecisine kadar hepsinin reddettiği bir dizi terör eylemi ile toplum PKK'nın cezalandırılması için TSK'nın Kuzey Irak'a girmesine ve oradaki federal yapının yok edilmesine adeta ikna edildi. Bu federal yapı, PKK'ya silah mı veriyor? Hayır! Cesaret mi veriyor? Hayır! Benimsiyor mu? Hayır! Yani ne Barzani'nin, ne de Talabani'nin PKK ile ilgisi-alakası yok.
Peki liderleri istemediği halde bu yeni oluşum, yarattığı otorite boşluğu ile PKK'ya daha fazla gelişme imkanı mı verdi? Tam tersine! Bir yıl önce Kuzey Irak'ta bugünkünden daha çok otorite boşluğu vardı. Federe Kürdistan ve Federal Irak yöneticileri, aptal mı ki, Türk generallerini sinirlendirip, tam kuyruğuna getirdikleri bir işi bozdursunlar!
O halde PKK adııyla yapılan eylemler, terör, öldürmeler, Kuzey Irak'taki Kürtlerin işine yaramıyor. Orada bir düzen kurmaya calışan 8ve çalıştıkta batan) ABD de, başına bir de Türkiye derdi sarmak istemez. O halde bu işlerde onların da parmağı olamaz.
Peki kimin olabilir?
Bu gibi terör olaylarında nihai kazanan tarafın kim olduğuna bakılır faili bulmak için.
Federe-medere--bir yeni devlet oluşumu ile bizim Kürtlere kötü örnek olan Irak Kürtlerine kim engel olmak istiyor!
Kendisine üç gün öncesine kadar "Hele bakarız!" diyen siyasal iktidarın (RTE ve AKP'yi yani..) bir günde üniformayı çekip ordunun önüne düşecek kadar (çağ dışı olmamışsa tabii) savaş yanlısı hale gelmesinde kimin kazancı var?
Böyle bir savaş gailesinin sonunda kendisine kesilecek siyasal fatura ile seçimleri kaybedecek veya kaybetmiş gibi görünecek olan olan AKP'yi böylece Cumhurbaşkanı seçiminden uzaklaştırmış olmakta kimin yararı var?
Bir korporatizmin ordusu, hiç bir eylemini meslekî kaygı ile yapmaz. Sadece siyasal kaygı ile yapar. Çünkü önemli olan rejimin kendi kendisini üretmesidir.
Rejime korporatizm sıfatını veren, mevcut kurulların kendi üyelerini yenilerken sadece kendisinin söz sahibi olmasıdır. Eğer Cumhurbaşkanı gibi önemli bir rejim elemanının seçimini, merkez dışında bir takım kişilere kaptırırsa bu sistem temelinden çökmüş olur.
Bu sebeple Cumhurbaşkanını AKP'ye seçtirtmemek, AKP'yi, kendisine verilecek ismi hiç tartışmasız onaylamasını sağlayacak hale getirmek bu rejimin bir numaralı meselesidir. Çok çok önemlidir.
Bakın siz ve RTE unuttu bile Cumhurbaşkanı meselesini.. rejimin hukuk bürosu olan anayasa mahkemesi adındaki heyet, bugün-yarın referandum paketini reddetse bile kimsenin itirazı olmayacak; olacak itirazı da kimse dinlemeyecek. Çünkü savaş alevi ülkeyi bir ucundan sarmış olacak.
Askerlik yapmadığı yazısından belli olan arkadaşların beklentileri, doğru olabilir; olmayabilir. Hiç birimiz Irak'ın, İran'ın, Barzani'nin planlarını bilmiyoruz. Hatta ve hatta TSK'nın planlarını bilen kimse yok. Sınıra asker yığmak bu kadar elverişli bir ortam sağlıyorsa, sınırdan 200 kilometre içeri girip, bir hafta sonra da çıkmak kimbilir nasıl güzel bir ortam sağlar rejimin kendi kendisiin üretmesi açısından.. Bu bakımdan belki TSK, orada gerçekten bir savaşa bile hazırlanmıyor; sadece "Girmişken Barzani'ye bir şey yapmayacak mıyız!" türünden sesli düşünmelerle ortalığı karıştırmakla yetinecektir. Kim bilir.
Özetle bu yazılardaki beklentilerin doğru veya yanlış çıkacağına dair bir tartışma, tam onların istediğini yapmak yani rejimin tuzağına düşmektir. Mesele savaşın getirisi-götürüsü değildir. Korporatizmler, hiç bir askerî veya sivil eylemi, o eylemin görünür sebepleri ile yapmazlar; bu rejimler için önemli tek mesele vardır: Kendi kendisini sürdürmek.
Korporatizmin tekerine en büyük ve en hukukî çomak sokulmuş ve en önemli elemanı olan Cumhurbaşkanını, rejim-dışı bir surette seçme imkanı doğmuştu.
RTE ve AKP bu imkanı mahvetti; yok etti. Ağaçlara bakarak ormanı göremez oldu; onların problematiği içine düşürek, kendi asıl hedefini şaşırdı ve savunamaz hale geldi.
AKP'nin ve onun üzerinden demokrasinin genişlemesini sağlayabileceğini savunan herkesin şu anda yapacağı tek şey vardır: Gündemi tekrar eski yerine çekmek ve bir tarafta ne gibi savaş çığlıkları atılırsa atılsın, öbür tarafta gerçek işi yapmak ve cumhurbaşkanını halka seçtirtmek..
Velev ki emekli bir orgeneral olsun seçilen! Yeter ki o AKP seçtiği bir aday olsun ve onu işbaşına getirecek yetkiyi halk versin ve bu, yol olsun!
AKP'de böyle bir siyasal irade kalmış mıdır?
İnşallah kalmıştır!
7 Haziran 2007
"Ulusumuzun bu tehlikeli yaklaşımı fark etmek zorunluluğu vardır ve olmalıdır. Ortaya çıkan ve giderek artan terör eylemlerinin, bu tür düşüncelerin ve bunları dolaylı ve doğrudan destekleyenlerin çarpık düşüncelerinin çok açık bir göstergesi olduğu şüphesizdir. Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadele konusunda sarsılmaz bir kararlılığa sahiptir ve bu tür saldırılara gereken cevabı vereceği tartışılmaz bir gerçektir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir."
Hangi tehlikeli yaklaşım? Ulus, henüz kimin nereye kimin bombasını attığını, kimin kime mayın döşediğini, kimin kimi nereye sokmama kararı aldığını anlamış bile değil. Genelkurmay sitesindeki bu çağrının buradaki son cümlesi halkı nasıl bir "eyleme" çağırıyor?
"Refleks göstermek" gibi Türkçe bir deyim olmadığına göre, bu muğlak ifade ile TSK yöneticileri ne demek istiyor?
TSK yöneticileri neden, nasıl bir eylemle nasıl bir tehdidi önleyeceğini hükumete yazılı olarak bildirmekten kaçınıyorlar?
28 Şubat'ta mahalle muhtarlarına kadar devletin her kesimini Power Point sunumları ile bilgilendiren TSK, şimdi neden bağlı olduğunu öne sürdüğü sivil hükumete, nerede ne gibi bir eylemin gerekli olduğunu sandığını bildirmiyor?
Bu ne cinliktir? Bu ne biçim bir ketempere'dir ki, sağa gitsen, sen zararlısın, sola gitsen sen zararlısın; geri çekilemezsin, ileri gidemezsin?! Yani orada ölecek şu kadar gencin vebalini AKP mi çekecek?
Çeksin, ama bu siyasal vebali taşımak için ortada milletin bir kazanç beklentisi olması gerekir. Nedir milletin bu işten kazanacağı? Kazanamazsa, beklentileri olmazsa, en azından kendi seçmen kitlesine karşı, "İşte bu hareketten teknik olarak askeriyenin beklediği şu idi, şu sebeple şu sonuç elde edildi!" diyebilirler. Vatandaş da "Evet, benim verdiğim vergilerle bu işi yapmak üzere orada bulunan teknik kadro şu şu sebeplerle bu harekatı haklı gördü; bu onların içtihadı idi; ama yanılmışlar (veya yanılmamışlar)" diyebilir.
Askerî uzmanların bunu hükumete basın toplantısı yoluyla, yabancı elçiliklerdeki davet toplantılarında değil de, resmî platformada ve altındaki imzası olan ve bu kararın profesyonel sorumluluğunu taşıyacak şekilde neden anlatılmıyor?
ABD Genelkurmayı'ndan tutun, FBI'ına, CIA'sine kadar vatandaşın güvenliğini sağlamak üzere para verdiği, besleyip büyüttüğü, okuttuğu, donattığı her yetkili tek tek sadece Başkan'ın değil, Kongre'nin önüne çıkıp Afganistan ve Irak harekatlarının neden gerekli olduğunu bir bir anlattılar. Siyasetçiler de bunu halka anlattı. Halk da bu anlatıma bakarak, rahat uyudu; ulusal güveni devam etti ve o kadar ki, iki yıl sonraki seçimlerde gidip tekrar aynı siyasal kadroya oy verdiler. Bu anlatılanların yalan, yanlış ve eksik olduğu kanısı hakim olunca da Genelkurmay başkanından ordu komutanlarına kadar hepsi istifa etti ve halk da Kongre'nin dörtte üçünü değiştirdi! Üstelik gelecek yıl başkanı da başka partiden seçeceği hemen hemen kesin görünüyor.
Bu demokratik reflekstir!
Ama bizim Genelkurmay sitesindeki açıklamada yer alan "refleks" nedir?
Neden işinde gücünde olması gereken halktan, klasik demokratik tanımların dışında bir tutum ve davranış bekleniyor? Ne yapacak halk şimdi "kitlesel karşı koyma" işini yapmak için?
Ve bunu nerede, kime gösterecek? Nasıl gösterecek?
1 Haziran 2007
Versin de, "yaratılış hurafesine inananların" yeniden iktidara geldiğini ve bununla da kalmayıp hükumet iktidarının yanı sıra devlet iktidarını da ele geçirdiklerini görsün!
4 Nisan 2007
Internet haber-yorum sitesi, başlığını mişli geçmiş attığına göre, demek ki editörler çok hayret etmiş olaya:
"SORUŞTURMA DARBEYE DEĞİL NOKTA DERGİSİ'NİN HABERİNEYMİŞ... "
Şaşkınlıkları şu açıklamadan kaynaklanıyor:
"Nokta Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Nokta dergisinin geçtiğimiz hafta yayınlanan “2004’te iki darbe atlatmışız!” başlıklı haberle ilgili başlatılan soruşturmanın Darbe iddialarıyla ilgili olmadığını soruşturmanın 'Halkı askerlikten soğutma' ve 'Askerleri itaatsizliğe teşvik' maddeleri üzerinden yapıldığını açıkladı... "
Kaynak
Yazının devamını okuduğunuzda göreceksiniz, hem Nokta dergisinin yazıişleri yönetmeni, hem de IV. Kuvvet Medya'yı hazırlayanlar, savcıların neden TSK'nın içinde bazı kamu görevlilerinin yasaları çiğnemeye hazırlandıkları iddialarını soruşturmak üzere bu kişilerin ifadesi almadığına çok ama çok hayret ediyorlar.
Bu bir tecahül-ü arifane midir? Sanmıyorum.
Oysa Türkiye'de iletişimle uğraşan ve kendisini demokrat sayan kişilerin bilmesi gereken şey sistemin niteliğidir. Eğer bunu yaparlarsaböyle yanlış şeylere hayret ederek zaman öldürmek yerine, doğru konuların üzerine gitme imkanı elde etmiş olurlar.
Türkiye'de rejim, savcılarının bazı askerî görevlilerin hükumeti devirerek, anayasayı ihlal suçu işlemesine, "askerin siyasete müdahalesi" gözüyle bakmasını ve bunun cezalandırılacak bir davranış değil, tersine arzu edilen bir emniyet süpabı olduğuna inanmasını sağlayacak tarzda yetiştirilmelerini ve görevleri boyunca bu anlayışın devamını sağlamayı güvence altına almak üzere Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu diye, sivil siyaset üstü bir kurum kurmuştur. Bu sayede savcıların çoğunluğunun, görev sürelerinin büyük bölümünde, her an muhtemel bir askerî darbeden yana olmaları, ve böyle zamanlarda da iddianın üzünü soruşturma yerine darbe iddialarını ortayla atanların cezalandırılmasını sağlamak suretiyle, rejimin devamında gerekli fonskiyonlarını icra etmeleri sağlanmış olur.
Bu rejime boşuna korporatizm demiyoruz!
Fakat demokrasinin dostu görünen bazı yazarlar, eski siyasetçilerin meseleyi kişilerin sahsiyeti düzeyinde ele alan indirgemecilikten kurtulamadıkları bir gerçek.
İşte bir örnek:
"Atatürk'ü istismar ederek ortalığa düşen darbe meraklısı bazı generaller ve ifşa edilen günlüklerde açıkça suç işledikleri iddia edilen, darbe teşebbüsünde bulunduklarına dair yayın yapılan TSK mensupları hakkında C. savcıları suspus beklemektedirler. Kim bilir, belki yarın darbe yapılır da başımız belaya girer diye düşünüyorlardır herhalde..."
Kaynak
Eğer mesele bir kaç savcının bireysel korkaklığı olsaydı, ne güzel! O gazeteler ülkenin her tarafında yayınlandığına göre elbette bir yerde cesur bir savcı bulunurdu! Fakat öyle değil: mesele kişisel değil! Mesele sistemik! Mesele korporatizm meselesi.
26 Mart 2007
Başka bir yazarın yazısı üzerine dün “İşin temelindeki rejimi görmedikleri için..” diye başlayan eleştirimi, tekrar etmek durumundayım canım kardeşim..
Eğer mesele halkın getirdiği hükumet memurlarının hukuk dışı davranması ve hukuk icadı olsaydı, onu halletmek çok kolay olurdu. Ama burada yazarın tutum ve davranışlarından yakındığı hükumet memurlarını halk getirmedi; halkın temsilcileri getirmedi.
Bir yönetim kurulu, yeni dönemdeki üyelerini kendisi seçerse, o yönetim kuruluna hakim anlayış tevali eder, yeni yönetim kuruluna da aynen geçer ve devam eder; böylece yönetim değişmiş olmaz.. Bu sebeple bu rejime “korporatizm” deniliyor; çünkü koproratif yapı böyle işler: siyasal rejim, tıpkı bir şirket gibi kendi yöneticilerini kendisi seçer.
Ahmet Altan'ın yakındığı hükumet memurları kendi kendilerini atamıştırlar; bu sebeple halk için, halk hakkında istediklerini söyleyebilecekleri ve onları gütmek, yönlendirmek için kendilerince uygun gördüklerini yapabilecekleri kanısındadırlar. Şimdi bizim onların karşısına geçip, "Yapamazlar!" dememiz, mehtaba piştov sıkmak gibidir!
Eğer amaç sonuç almak ise, yani ülkede hukukun üstünlüğü tesis edilmek isteniyorsa, seçilmiş insanların halktan aldıkları yetkiyi kullanarak, halktan hakkında yetki aldıkları programı özgürce uygulama imkanına kavuşmaları isteniyorsa, o zaman bu rejimin kendi kendisini üretmesine, yani korporatizmin self-perpetuation'ına engel olmak gerekir. Buna kısaca siyasal refom diyelim.
Bu reformu özetle ifade etmek gerekirse:
Halkın tercihini kayıtsız şartsız yapabilmesi ve bu tercihin seçimin yapıldığı tarihte geçerli olan seçim süresince geçerli ve bu sürede her türlü yüksek kurum ve kuruluşun, oyunun kuralı ile (yani anayasa ve yasalarla) sınırlı ve bağımlı olması.. Yani Ahmetinecdet beyin dediği gibi "Egemenlik kayıtsız şartsın milletirdir, ama..." diye bir şey yok; "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir nokta" diye bir şey var.
Bunu şu anda işbaşında olan koalisyonun iki kanadını oluşturan batı aleyhtarı muhafazakarlar ve topluma yabancı liberaller yapamazlar. Bunları biraraya getiren ana anlaşmanın konusu olanAB üyeliği sağlanmadıkça, hiç bir dahili dinamik bu refromu gerçekleştiremez. Bunların her ikisi de tek başlarına kaldıkları zaman, ya bal tutan parmağını yaladığı için siyasal refromdan vaz geçiyorlar; ya da güçleri veya arzuları yetmiyor.
Bize AB lazım!
Korporatizmin hukukunu, kurumları ile, yasaları ile, kültüre işlemiş ögeleri ile tümüyle silip, yerine gerçekten demokratik, hukukun üstünlüğünü tanıyan, evrensel bütünleşmenin parçası bir Türkiye kurulması, hem iç barışı, hem dış barışı gerçekleştirecek ve bu kadar çalışıp-didinip yine de refah ve kültür düzeyinde bir milim değişme olmayan halkın, yaratıcı girişimci gücüne çoktandır hak ettiği yönü kazandırarak, sonuç almasını sağlayacaktır.
Ama önce meselenin rejim meselesi olduğunu idrak edelim.
------------------------------------------------------------------
From: .... Sent: Tuesday, March 27, 2007 09:25 To: hocal@eskiz.net Subject: Ahmet Altan
"BAŞBAKAN OLABİLEN BİRİNİN CUMHURBAŞKANI OLAMAYACAĞINI KANITLAYAN BİR HUKUK İCAT ETMEYE ÇALIŞIYORLAR"
Ahmet ALTAN
Başbakan olabilen birinin cumhurbaşkanı olamayacağını kanıtlayan bir hukuk icat etmeye çalışıyorlar. Zaten bizim devlet maceramızın özeti bu. Hukuka uymaz… Hukuk icat etmeye çalışır. O yüzden her şeyi eline yüzüne bulaştırır, darbeler yapar, çeteler kurar, katilleri korur, suikastlerin içinden kendi adamları çıkar. Türkiye de ikinci sınıf bir ülke olmaktan paçasını bir türlü kurtaramaz. İnatla da bunu sürdürürler. Devletten maaş alanlar bu ülkenin çıkarını herkesten daha iyi bilirmiş, bizi buna inandırmaya çalışırlar. Parayı veren biziz, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen akılsızlar da biziz. Bu kadroları devletin içinde tuttuğumuz, bunlara para verdiğimiz için herhalde akılsız olduğumuza inanıyorlar. Bizim paramızla yemek yiyorlar, bizim paramızla giyiniyorlar, bizim paramızla saraylarda, villalarda, lojmanlarda oturuyorlar, bir de bize patronluk taslıyorlar. Böyle beleşinden bir hayat, böyle ucuzundan bir patronluk söz konusu olunca da, ortada sahipsiz duran parayla iktidarı kapışmak için her şeyi yapıyorlar. Bunca parayla iktidar yetmiyor bir de 28 Şubat gibi ucubeliklerle bankaları soyuyorlar. Tabii ortada bunca iktidar hırsızlığı olunca bizi işlerine karıştırmak istemiyorlar. Bizi uzakta tutabilmek içinde, kendileriyle bizim aramıza bazı kutsal tabular yerleştiriyorlar: “devletin çıkarı”, “milletin bölünmezliği, “Atatürk’ün ilkeleri”, “şeriat tehlikesi”, “bölücülük tehdidi,” “ülkeye düşman olan yabancılar.” Bu barikatların üstünden atlayıp “ne yapıyorsunuz bakayım siz orada” demek bir türlü mümkün olmuyor tabii. “Siz bizim paraları nereye harcıyorsunuz,” “bu kadar parayı silaha yatırmak zorunda mıyız,” “bu silahların komisyonu kimin cebine giriyor”, “siz toplam kaç para harcırah alıyorsunuz,” “arabalarınızın benzin parası ne kadar” diye sormak isteyen herkes “Atatürk’ün ilkelerine,” “şeriat tehlikesine,” “bölücülük tehdidine,” çarpıyor. İktidar pastasının en iştah açan dilimi de anlaşılan Çankaya. Oraya kimin çıkacağına kendileri karar verecekler. Sabah Gazetesi’nde Emre Aköz’ün anlattığına göre Mustafa Kemal’den beri böyle bu. Şimdi gene Çankaya savaşlarını başlattılar. Sloganlarına bayılıyorum, “Atatürk’ün koltuğuna bilmem kim oturamaz.” Biz o koltukta kimlerin oturduğunu gördük. Cevdet Sunay’ın, Kenan Evren’in, Demirel’in, Sezer’in oturduğu koltuğa şu anda ülkenin başbakanı olan adam oturamazmış. Niye? Eşinin başı bağlıymış. Bu sözlerden benim anladığım, daha önceki cumhurbaşkanlarının hepsinin makamlarını eşlerinin açıkta duran saçlarına borçlu olduğu. Devlet yönetiminin “saça” bağlı olduğu bir ülke haline getirdiler burayı. “Adamın yeteneği nedir, zekası ne kadardır, yaratıcılığı var mı, dünyanın gidişatını kavrayabiliyor mu, devlet içinde armoniyi sağlayabilir mi” diye sormuyoruz, sorduğumuz şu: “Yenge hanım saçlarını örter mi?” Örtmüyorsa buyurun Çankaya’ya. Devleti böylesine gayrıciddi bir duruma düşürdüler işte. Lakin dünyanın en gülünç devletinde bile “saç”tan hukuk olamayacağı için, şimdi başbakanın olan birinin cumhurbaşkanı olmayacağını söyleyen bir hukuk icat etmeye uğraşıyorlar. Toplantılar düzenliyorlar, ciddi ciddi demeçler veriyorlar, birlikte yemekler yiyorlar, ana muhalefetimizin “sosyal demokrat” liderine “ordu kızacak ama” türünden acıklı konuşmalar yaptırıyorlar. Cumhurbaşkanının eşinin başı bağlı olursa ülkeye şeriat gelirmiş. Cumhurbaşkanının eşinin başı açık olursa ülkeye ne geliyor? Bakın sizin eşlerinizin başının açık olmasının ülkeye bir yararı olmadı, onların eşlerinin başlarının bağlı olmasının da bir zararı olmaz. Yarar da zarar da, bu işlerle ilgisi olmayan hanımların saçlarında değil, sizin kafalarınızda. Eşlerinin başları bağlı olanı da, açık olanı da görüyoruz, ne farkınız var, hanginiz eşlerinizin saçlarından dolayı daha dürüst, daha cesur, daha yaratıcı oldunuz? Şemdinli rezaletinde elele vermediniz mi? Suçun üstünü elbirliğiyle örtmediniz mi? Eşlerinizin saçları, aranızdaki ortaklığa hiç de engel olmadı o zaman. Eşlerinizin başı açık da olsa kapalı da olsa siz bu işi beceremiyorsunuz. Suçu kadınlara niye atıyorsunuz? Saç kavgası yapıp, hak edilmemiş iktidar için dövüşeceğinize size verdiğimiz paraları hak etmek için uğraşsanız daha yararlı olur. İşinizi daha iyi yapabilmek için bir fikriniz var mı? Yok. Fikriniz olmadığı için kavgayı “saç” üzerinden yürütüyorsunuz. Biriniz de çıkıp “bu insanların daha mutlu ve zengin yaşaması için şunları yapmak gerek” deyip bir fikir açıklasa ya. Açıklayamazsınız çünkü hayatınızda böyle bir şey düşünmemişsiniz. Aklınız fikriniz koltuklarda. “Koltuk” diyemediğinizden “saç” diyorsunuz. Vitrinine saat koyan sünnetçiden pek farkınız yok doğrusu ama sünnetçiyi anladığım gibi sizi de anlıyorum. Vitrine ne koysaydınız ki?
24 Mart 2007
İnsanın bir sömester de olsa anayasa hukuku öğrendiği kişinin hukuksal bunamasına tanıklığı ne kadar acı ise, İran'ı ciddi devlet sınıfına sokan ve atacağı adımları mesela ABD ile SSCB arasında bir tarihte kurulmuş olan Karşılıklı Kesin İmha yasası gibi akıl-mantık ve realite ölçülerine uygun bir uluslararası oyuncu olduğu tezini savunan sözüm-ona muhafazakar kişilerin yanıldığını görmek de o kadar acı oluyor.
İranlı Ulusal Muhafazların Irak karasularından kaçırdığı askerlerle ilgili hesabı her ne ise, tartışılabilir. Ama bu hesabın akla ve iz'ana sığdığını, bu kararı aklı başında insanların aldığını söyleyen kişi olacağını sanmak zor.
Bana zor görünüyor belki.. Ama "Hizbullah'a İslam dininin 1400 yılda geldiği zirve noktası" diyen insanın Hizbullah kuklasının oynatıcısına da akıllı ve ciddi bir devlet, başındaki sözüm-ona din adamlarına da devlet adamı diyen çıkacaktır.
İran eğer Tony Blair'i gider ayak zayıflatmayı ve geri çekilmeyi çabuklaştırmak istiyorsa, bu adam-kaçırma eylemi ile bunu yapamayacağı gibi, muhtemelen onun yerine gelecek olan Gordon Brown'ı da sertleşmeye itecektir.
Geçen yaz İsrailli askerlerin kaçırılması gibi bu kaçırma eylemi ile İngiltere'yi bir "bölgesel çatışmaya" çekeceğini ve dikkatleri bu suretle nükleer silah konusundan başka yere çekeceğini sanıyor olabilir mi İran?
Ama bu adam-kaçırma eylemi ile İsrail'e kurduğu (ve İsrail hükumetinin de kuzu kuzu düştüğü) tuzağı İngiltere göremeyecek midir? Bölgesel bir çatışma yerine, mesela bu bir anda Irak'taki terörist eylemlere toplu olarak son vereceği çoktandır savunulan İran Harekatı'nı başlatabilir mi?
Böylece İran içinde giderek arttığı ve patlamak üzere olduğu söylenen yaygın memnuniyetsiziliğin önünü almak amaçlanıyor olabilir mi?
İran'ın bu kez vekaletle savaş yerine doğrudan kendi elini ateşe uzatması, ABD'nin bu tür asker kaçırma eylemlerine İsrail gibi topyekun savaş yerine önce diplomasi, sonra çaresiz askeri manevralar ve sonunda adeta yalvarma ile karşılık vermesinden cesaret alması olabilir mi?
Fakat uzmanlar İran'ın "en edepli" yıllarının, 1980'lerde donanmasının dörtte üçü Basra Körfezi'nde batırılmasından sonraya rastladığını hatırlatmaya başladılar bile.
İran bu kez yanlış askerleri kaçırdı galiba!
23 Mart 2007
Gazeteci Necdet Şen'den bir hayat öyküsü:
"...
Birlikte denize taş attık. Suyun yüzeyinde içiçe geçen halkaları seyrettik.
- "Ya yazarsın, ya yaşarsın. İkisi aynı anda olmuyor. Yazık değil mi zamanına?"
Denize taş atmaya devam ettik. Taşlar bitti ama öfkemiz geçmek şöyle dursun, daha da kabardı. Biz de tuttuk, az önce oturdu umuz bankı yerinden söküp denize yuvarladık. Naapalım yani? Zaten belediye birkaç aya kalmaz hepsini söküp hurdaya ayırır, yerine yenilerini diker. Bir sebep yaratmış olduk belediyeye paralarımızı saçıp savurması için.
- "Neden hayatının en azından bir yılını okunma şansı olmayan bir roman için heba edeceksin? Bak, erikler çiçek açtı. Şeftali ağacı pıtıraklandı. Vişne de açtı açacak. Yaklaşan yazın tadını çıkarmak varken..."
Elektrik direğinin dibinde birkaç tane boş bira şişesi duruyordu. Onları kapıp kapıp betona çaldık gelen geçenin ayağına batsın diye. Biz, her ikimiz de işsiziz. O yüzden internette site yapıp mevkî makam sahibi insanlara çamur atıyoruz kıskançlıktan. İşsizlik insanın karakterini bozuyor. Ama medya patronu "söv" deyince söven, "öv" deyince öven bir hokkabaz olmak çok saygın bir meslek. İşte ben bu saygın insanları çok kıskanıyorum. Sırdaşım da kıskanıyor belli ki.
- "Zaten okuyanı kalmamış arabın yalellisi bir teraneyi ve onun ahı gitmiş vahı kalmış assolistini anlatmak için göbek çatlatacaksın? Deli misin sen?"
- "Hı?"
- "Deli misin diyorum."
- "Yok, değilim galiba."
- "At oğlum şu roman taslağını çöpe. Başına iş alma şu yaşından sonra."
- "Peki. Şimdi yanımda değil. Eve gidince atarım. Hadi kalk da biraz yürüyelim."
Önümüze çıkan kedileri ve fırsatları tekmeleye tekmeleye yürüdük. İşsiziz. Zamanımız gani. Kalbimiz fesat. Gidecek hiç bir yerimiz yok. Düzene ayak uyduramayanlardanız. Biz de ne yapalım, nereden ne mikropluklar icat etsek diye kumpaslar kura kura, kafamızda hayal mahsulü yaşam öyküleri uydura uydura sokaklarda turluyoruz.
.... "
4 Mart 2007
‘Hepimiz Hrant’ız’ bence ne demektir? (Agos gazetesi, sayı:567-09 Şubat 2007) Sevgili eşine yazdığı o, yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi’ye...
seni tanımıyordum, Hrant, yeterince tanımıyordum, evet, fakat gördükten sonra o gün küskün bir çocuk gibi orada, kaldırımda, yüzükoyun uzanmış, öyle büyük, destansı, öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe, hak edilmiş onura benzeyen bir erinçle uyurkenki resmini,
hani, yalnız kendine değil, hayır, ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru bir şeyler uğruna olsun isteyecek herkese, yani her ölümlüye benzeyen güzellikte… ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin bıçkınlarıyla, efeleriyle baş edemediği için hırsından gizli gizli ağlayan, kendi yüreğini kemiren, gün günden budandığını,
yontulduğunu ve lokma lokma yutulduğunu hisseden mahallenin sessiz çocuklarına güç veren dirilikte uyurkenki resmini gördükten sonra o gün,
artık diyorum ki, kendime: vursalardı beni de, Hrant gibi, ben şahsen, zaptiyenin örtbas muşambasıyla değil, hayır, Agos gazetesiyle örtsünler isterdim cesedimi;
Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark eder, yalnızca, senin gibi, perçemim, potinlerim, bir de - biraz iş çıksın diye yoksul şairciklere, çömez muhabirlere - benim de potinlerimdeki iki romanesk delik görünecek biçimde…
ki, böylece, resmin geri kalan kısmını güvercinler doldursun! senin o, İsa Peygamber’inkini andıran yakışıklı alnını kanatıncaya kadar duvara vura vura sonunda kalbimizde açmayı başardığın mucizevi gedikten gökyüzüne saçılan güvercinler...
hani şu, sen susunca, senin o koskocaman, o, Tanrının eliyle okşanmışçasına sıcak olduğu anlaşılan yüreğinin sesini, ‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini açıkça işitilir kılan, daha gür, daha beyaz, daha cesur kanat vuruşlarıyla gökleri çatırdatan ‘tedirgin güvercinler’...
seni tanımıyordum, fazlaca tanımıyordum, fakat vursalardı beni de, Hrant Dink, senin gibi, her şeyi göze alıp, cenaze namazımı Tanrı’nın ‘Meryem Ana’ evinde o evin avlusunda kılsınlar isterdim, ‘bizimkiler’! kılsınlar, ne fark eder? kılsınlar ki, böylece, Tanrı’yı bir mülk gibi çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler bütün mülklerin, mabetlerin O’na ait olduğunu bilsinler!
seni tanımıyordum evet, tanımıyordum, fakat seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla oyundan çıkarılmış bir çocuk gibi gördükten sonra, dostum, büyük kalkış gününde aynı oyuna çağırılan iki kafadar gibi kalkıp da koşabilmek için sana komşu mezardan, belki daha cesur, daha kanatlı şeyler, delice mizansenler hayal etmeli ve diyebilmeliyim ki,
vursalardı beni de, senin gibi, bu yaşlı şakağımdan, benim de, o güvey uykusunun tadından, o gençlik, güzellik uykusunun tadından adını, kimliğini unutan cesedimi bir ‘karambol’ eseri Balıklı Mezarlığı’na defnetsinler isterdim; üstümü de, meselâ, Lavtacı Nazaret’in, Hamparsum’un, Nikolaki Ağa’nın iyi cins bir vatan toprağı gibi demli ve bir rast semai gibi ağır, kederli ‘ermeni’ toprağıyla örtsünler! evet, evet örtsünler, ne fark eder?
örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını, kanın ve kanla karılmış gücün verdiği sarhoşluğu burada kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp büyük göç katarına katılmasını bilen, yani senin gibi, Hrant Dink, şakaklarında ve potinlerinde delik, ama boyunlarında ne haç, ne ay yıldız, ne süleymanın mührü, simurgunu arayan bütün kanatlıların, bütün ‘tedirgin’ sakaların, bülbüllerin, çayırkuşlarının ve güvercinlerin orada, ‘eskilerin’ sözüyle, ‘sınıfsız ve devletsiz’, çitsiz ve çepersiz çayırlarında, ebediyetin, kendi soylarına soplarına boş verip, sabah akşam yalnızca Tanrının adını yücelttiklerini öğrensin zeolotlar!
ve simurgun gökçe diriliğini, gökçe doğurganlığını, ölülere yaşama, taşlara kanatlanma tadını veren bir neşide olarak eklediklerini sabah akşam ötüşlerine…
CAHİT KOYTAK, 26 Ocak 2007 1 Mart 2007
Sistemlerini o kadar seviyorlar, sistemlerinin o kadar Hazret-i Musa Aleyhisselam'n levhaları gibi İlahî bir tarzda taşa kazındığı kanısındalar ki, alternatif bir tek öneriye bile açık değiller.
Bu öneri kendi sistemlerinin en son güncelleştirmesinin mimarından bile gelse, en sağcısından, en solcusuna hemen kilitlenip, safları sıklaştırıp, koruma durumuna geçiyorlar.
Olur, olmaz! Zamanında, yani güç elinden gittiğinde, silahlı kuvvet kullanarak anayasal düzeni yıktığı gerekçesiyle yargılayacaklarına emekli aylığı bağlayıp, ev tahsis ettikleri ve resim yaptırdıklarıKenan Evrenleri, şimdi eski bir öneriyi canlandırdı.. Bunu bile sakin sakin tartışamıyorlar:
"Eyalet sistemi öneren 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında cumhuriyet başsavcılığı inceleme başlattı. Muğla Cumhuriyet Başsavcısı, ''İlgili birimlere gerekli talimatı verdim" dedi." Kaynak
Baro başkanı olmuş bir insanın aynı haberde yer alan demecine bakın:
"Muğla Baro Başkanı Ayla Kara ise konuyla ilgili, 'Ben, bu açıklamalarda suç unsuru görüyorum. 19 Mart’ta yapacağımız toplantıda bu konuyu görüşeceğiz. Toplantıdan çıkan karar doğrultusunda suç duyurusunda bulunabiliriz' dedi. Evren’in yaptığı açıklamaları talihsiz olarak nitelendiren Kara, 'Bu açıklamalar, toplumu ülkeyi bölmek isteyenlerce yanlış yerlere çekilebilir' diye konuştu."
Okumuş-yazmış, hukukçu olmuş.. Yani insanın ağzından çıkan her türlü sözün (sinemada "Yangın var!" diye bağırmak hariç!) serbest olması gerektiğine inanması ve bunun için canını bile vermesi gereken bir insan! Ne diyor? "Bu sözler söylenemez!" diyor.
Yani, Türkiye Ankara'dan yönetilmeye--ya da Kenan Evren'in sözleriyle yönetilememeye--devam etsin!
Yani, halkın kendi geleceğini Ankara'daki bir avuç bürokrattan daha iyi bilebileceği fikrini reddetmeye devam etsinler.
Yani bir Marmaris'teki bir ağacı kesmek için Ankara'dan izin istensin ve bu izin üç yılda gelmesin!
Ne uğruna?
Ulus-devlet denen çağdışı ucubenin, merkezî yönetim denen çağdışı sistemi sürsün!
Korporatizm denen vesayet sistemini sürdürmenin başlıca aracı olan korku faktörünün hafifleyeceği korkusu öyle işlemiş ki benliklerine, kendi kendilerini yargılayacaklar neredeyse! 24 Şubat 2007
Yetimler Ağıdı
Bunu sana nasıl söylerim Hata benim günah benim suç benim
Dünyalar içinde dünyalar sevgilim Ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi Bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi Dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey Yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan!
Bir travmam var kenarı hâreli Yine hâreli geçti yine zulüm beni
Meydan başaklarım kanıyor Uzun bir yürüyüşüm ben; bakın Anlarsınız yol yorgunu gözlerimden Şiircebimden beslenen tedirgin güvercin Dayamış gagasını yavrusununkine
Eyvah ki hrant, bir vakitte Göğerçinleri yemlemişti, seninki!
Kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında Seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz Sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine Kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini
Toprak insana gömülüyor, bodina da öldü Sınırlar biraz daha kırmızı
Bütün karakamuları alaşağı eden bir bun Bir bayraktın düştüğün yerde patikalar’ın açtığı Bir kısrağın tayını emzirme sesiydi soluğun Şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı
Bembeyaz tırnaklarla kazdığı o görülmedik arkta Kan ve gözyaşının birbirine değmeyen ortaklığı
Yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine Sular sınırları pasaportsuz geçer Asıl azınlık yerkürenin kendisidir Tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde
Çan ve ezan arasına gerili mahyada Acıyı dengeler yazı: ah-ya! Orda hrant, başı dumanlı ararat’ta Irağı bilmez bir yağız atla vardı oraya Hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı Yine de her damlada ürperir yaşlı ararat
Ne değişir hayatla karşılaşsan Hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa
Gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm İçerdeydi ve sözcükler - ki onlardı ve öldüren idi Ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun Yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun
Yaslandığım duvarın uğultusuydun Beni sessizlikle açıklayan
Hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh! İçini delmiş kuzeyli bir rüzgârın Erguvan kalbine kuzu’layan bir güvercin Beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe
Ağarmış bir gül var yakamda İçimizdeki bahçelerden goncası
Bir yağmur kenti ne kadar ıslatır? - Kanın insanı ıslattığı kadar ancak! Neden ayakta ölür aylar? - Kim bilir!
Ölümün yüzüne gülüyorsun Bedenin kurşun geçirse de
Kanamasın yaprakları güllerin Üşüyen sular ırmakların tenine karışsın Akımını vurdular sözcüklerden kurulu fırat’ın Beyaz bere bile ağlar çamurun işine
İki damla göz yaşı düştü vurulunca sen Pülümür’ün yaşsız kadınının gözlerinden
Oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında Bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba Duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını Ölümsüzlük denizine sabaha karşı?
Fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun Buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş
Şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin, Ey! kulak zarımı kanatan antik öfke Topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git! Ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink’i de
Zehrini yağmalar karanlık Sis peçesine çakılı çöller
Affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını Kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere Korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında Sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle
Bu kez çatlak bulunca suyunu, yasaklandı İkinci emre kadar dökmek zehirli kanı
Ne cehennemi ne cenneti Gurbeti de sılası da içindedir insanın Ömrümüzün biriktirdiği onca kavram ve sözcük Şimdi işgal altında
Son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak Hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak!
Ah ile eyvah ile geçiyor zaman Dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan Vart’a gül demişler, ağlayan kim İki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim
Bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak Sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi
Artık kış çiğdemleriyle anacağız seni Onlara kanınla, terin karıştı Yüreğindeki tohumlar Rüzgârlı sözcüklerle girecek türkülere
kırık bir zamanda uçan güvercin üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını
Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan Bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam Her akşam bir mektup yazarım ararat kadar Unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri
Günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu Sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde
Göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim hayatın Aranızdan geçerken incinmeler düştü payıma Güvercin kapaklandığında, yüzüm albatros ve yağmur Borandır, bahardır, uzar sakallarım çıtırtılarla mavi
Kuşların sabahından geçelim hrant Çiçek tozları havalansın göklerimizden
Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir Ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi Bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar leylak Kırmızı, kanla gül arasında gidip gelirken kanı çekilmiş yaprak
Işık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi Güvercin, toprağın düşüne kanat
Kimi ölülerin ayakkabısı delik Ve sakalları saklanmış ertesi güne Kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne Bayrağa sararlar gözsüz yüzünü Çorabını dikerler suç kime
Ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde Ölümsüzlüğün resmini Çocuksu, muzip, yakışıklı Yüzün ki
Canlar içinde bir can Kanlar içinde altı milyar insan! Ve onlar vurdukça sana, alışkanlıklarımız çözülüyordu böylelikle Küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde Güvercinlerin dudaklarındaki sıcak rüya, korkularımızı dolduruyordu
Dilini susarken anlıyordum, konuşurken Birden kendimi bir kardeş çavlanında bulurken
Çatılara konan kırmızı Güvercinin bıraktığı vedayı büyütüyordu Gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi yıkılırdım Bir elim ötekini tutmasaydı
O ki bir fincan tuz istemişti yalnızca komşudan Şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan ömürler arasından
Şimdi kim Bu uzak diyen Diyen bu yalan Bu burkulan ruhun üşümesiyle kardeşliğin Şu kurşun dökülmüş zaman
Bir ölüm şiirine eklensin diye Gövdesiyle yazmıştı son dizeyi
Sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan Yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan Unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan Kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi
Kaç bin kerre öldük seni Seni öyle sevdik, bağışla bizi
Bu evleri borçlu olduğumuz taş ustaları Yürüyecek. Anı: hiçbir şey kalmadığında Su inceliğiyle gülümseyen günahsız kan Masum yüzünün görüntüsüdür dağılan
Kan kabuğun altında fokurduyor yeniden Usanmış acısını sokakta gezdirmekten
Şairleri dinlemek lazım: kabuk, su, tir, naz- Bir nar ki kırılınca hikâyemiz olacak Hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz Hrant’tan sonra kokmasın bari ülkemiz
Aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne ermeni’yiz Öyle bir “baba”mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!
A.Hicri İzgören, Adnan Satıcı, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ahmet Telli, Ahmet Uysal, Akif Kurtuluş, Altay Öktem, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Ataman Avdan, Aydın Şimşek, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Soycan, Cezmi Ersöz, Cihan Oğuz, Dinçer Sezgin, Enver Ercan, Fadıl Öztürk, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gülten Akın, Gültekin Emre, Halim Şafak, Halim Yazıcı, Haydar Ergülen, Hayri K. Yetik, Hüseyin Peker, Hüseyin Yurttaş, İlhan Tülman, İlker İşgören, İ.Mert Başat, Kadir Aydemir, Küçük İskender, Mahmut Temizyürek, Mavisel Yener, Mehmet Atilla, Mehmet Can Doğan, M. Mahzun Doğan, M. Mazhar Alphan, M. Sadık Kırımlı, Mehmet Sarsmaz, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Mustafa Özturanlı, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Nevzat Çelik, Oğuz Tümbaş, Olcay Özmen, Onur Akyıl, Orhan Alkaya, Özkan Satılmış, Özlem Sezer, Pelin Batu, Rahmi Emeç, Salih Bolat, Sedat Şanver, Selim Temo, Sennur Sezer, Sina Akyol, Tarık Günersel, Tuğrul Keskin, Turgay Gönenç, Veysel Çolak, Yunus Koray, Yücelay Sal ve Zeynep Uzunbay
15 Şubat 2007 Kim demokrat? Kim kamuoyunun aydınlatılmasına, doğruyu doğru, eğriyi eğri olarak görmesine yardımcı oluyor?
Egosu dağlar kadar büyüyen, “Ben onu çoook eskiden tanırım!” girişiyle, “Bakmayın ayrı kutuplarda imiş gibi durduğumuza, ben de sonuçta onunla aynı kamptayım!” mesajını veren ve dünyanın en yanlış konuşmalarından birisi hakkında “Çok iyiydi. ... çok doğruydu!” diyen Fehmi Koru mu?
http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=7920
Yoksa bu vesileden yararlanarak hem okuyucularına hem de ilgili zatlara bir kere daha demokrasinin temel ilkelerini hatırlatan Ruhat Mengi mi?
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=136892
Fehmi Koru ve onunla aynı çizgide yer alan sözüm-ona muhafazakar (ama yeni muhafazakarlık akımıyla alay edecek kadar kafası karışık) merkez-sağ yazarların bu merkez öykünme hastalığı giderek artıyor. Buna karşılık kendisi tümüyle merkezin üyesi olan bir yazar ise aydın olmanın temel rüknünü anlamış olacak ki, vatan kurtarıcılığının bir siyasal sorumluluk, elinde silah olsun olmasın bürokratlara değil, halkın seçtiği temsilcilere düşen bir görev olduğunu biliyor; söylüyor. Söyleyebiliyor.
Şimdi Fehmi Koru'yu, Washington büyükelçilik salonlarını dolduran ve bu konuşmayı "Kurtar bizi paşam!" diye alkışlarla ve gözyaşları ile dinleyen kitleden ayıran nedir? Böyle bir ayrım kalmış mıdır? 10/28/2007 09 Şubat 2007 Eski bir konu.. Çok tartışılır olduğu için yeniden.. ----- Original Message ----- From: Hakki Ocal To: ... Sent: Wednesday, October 12, 2005 6:50 PM Subject: cemiyet Şunu ekleyim istedim: Sonuçta "Cemiyet" bu adamlar.. İttihat ve Terakki'den bu yana, niyetleri ne kadar ulvi olursa olsun, yaptıkları işlerin sonuçları bakımından, devlet kavramının içine irin dolduran, hükumetın altını oyan, halkı iğdiş ve iğfal eden kimi zaman açık, kimi zaman gizli bir cemiyet, dernek.. Örgüt.. Hepsi bu.. Dolayısıyla bu heriflere—derin veya sığ—"devlet" adını vermelerine çok kızıyorum. Hem teknik olarak doğru degil, hem de ikili kavram kargaşasına yol açıyor: 1. Teknik olarak; devlet, soyuttur. Onun somutu hükumettir. Derin hükumet veya hükumet içinde hükumet demek gerekir. Mustafa Kemal’in Sofrası veya Truman’ın İç Kabinesi gibi. 2. İki yönden kavram kargaşası ise daha tehlikeli sonuçlara yol açıyor: A. Devlet, seni beni, Kürt'ü, Türk'ü, birada tutan şeydir. Biz, ancak onun vasıtasıyla bir siyasal birliğe kavuşuyoruz. Bu bakımdan devlet "iyi bir şey" olarak kafamızda (eğer bu konuları bilgili-bilinçli irdelemiyorsak, kalbimizde) bir yere sahiptir. Bu bakımdan derin-merin, devlet denildiği zaman bir çoğumuz için "Yaptığı iyidir!" deyip geçtiğimiz bir sey geliyor aklımiza.. “Devletin kestigi parmak acımaz!" salaklığında olduğu gibi! Bu olguya karşı çıkanlara kızıyoruz. (Susurluk zamani bir çok sağcı-milliyetçi genç “Gladiyo” diye nik almıştı! B. Bu işler cidden olmakta olan, yani senaryo olmayan, hakikî, fizikî, fiilî şeylerdir; yani insanlar adam öldürüyor, banka soyuyor ve bina kundaklıyor. Birileri birilerine bunu yaptırıyor. Meşru düzeyde bu işleri "derin devletin yaptırdığı" yazılıp çizilince, azmettirenler tetikçilerini kolay buluyor, gizli kalmayı başarıyor ve sorumluluktan daha kolay kurtuluyorlar. Başka zaman basit bir katil olacak olan emekli astsubay, bu görevi muvazzaf bir sahıstan alınca ve bu görevi verenler gazetelerden romanlara, başbakan demeçlerinden televizyon yorumlarına kadar heryerde devletin bir fonksiyonu gibi taktim edilince, kendisine ulvî bir işlev bahsedilmiş gibi oluyor. Çünkü önünde derin de olsa, sığ da olsa, bir "devlet" sıfatı bulunan yapı (structure) tarafından gerçeklestirilen işlev (fonksiyon) da o oranda kutsallaşmış oluyor. Derin olunca devlet, "devlet ana" veya "devlet baba" olmaktan çıkmıyor, çünkü. Bu cihetle bu adamlara asla "derin devlet" dememek, doğruca isimlerini söylemek gerekir: Asker-sivil, aydın, laik-pozitivist merkez seçkinleri.. Biraz uzun ama en azından "devlet" kavramının taşıdığı otomatik benimseye elverişli bir zırha sahip değil. Sevgiyle..
23 Ocak 2007
Dışişleri bakanı Sayın Abdullah Gül, demiş ki:
“1926 anlaşması ile Türkiye Irak konusunda taraftır. Irak'a seyirci kalmamız mümkün değildir. Kerkük konusunda hassasız. Bu konuda bizim kırmızıçizgilerimizi vardır. Ama PKK sorununu ayrı tutuyoruz. Irak konusu ile PKK sorununu birbirine karıştırmıyoruz. Orada yaşayan Türkmenler kadar Kürtler'de bizim kardeşimizdir. Biz Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasını savunuyoruz. Bu hem Türkmenler'in hem de Kürtler'in lehinedir.”
Kaynak
1926 anlaşması ile Türkiye Irak konusunda taraf olmamıştır. "Irak'a seyirci kalmamız mümkün değil" ise bile taraf olarak hiç bir siyasal sürece katılamayız. "Kerkük konusunda hassas olmak" bir tercih meselesidir; ne var ki bu hassasiyetin Türkiye'nin ulusal çıkarlarıyla bir ilişkisi olduğu henüz somut olarak gösterilmiş değildir. Türkiye şu ya da bu konuda "kırmızı çizgileri olduğunu" ileri sürerek, dost ve müttefiklerini tehdit edecek bir konumda değilir. Bu tutumun da ulusal çıkarlarla ilişkisi olduğunun kanıtlanması gerekir. "Türkiye ne Musul, ne Kerkük ne de Kürt sorununu" ayrı tutmaktadır: tersine Türkiye adına konuşanların kafasında Irak konusu ile PKK sorununu birbirine karıştırılmıştır. Eğer "Türkmenler kadar Kürtler de Türkiye'nin kardeşleri" ise, bundan dolayı Kürtlerin dehşetli bir üzüntüye kapılmasından korkarım; çünkü Irak üzerinde siyasal irade beyanı ihtiyacı ortaya çıkmadan önce Türkiye, Türkmen kardeşlerinin sayısını bile bilmiyordu. Türkmen temsilcisinin Londra ve Ankara konferansı seyahat masraflarını İngiliz Dışişleri ödüyordu.
Bu noktada önemli olan Sayın Bakan'ın "biz" derken kastettiği belirsiz "şey"in neyi savunduğu ve bunun kimin lehine, kimin aleyhine olduğu değildir. Ki bu konu da kendi başına ele alınması gereken önemli meseledir ve Sayın Gül'ün sözlerinin önü-arkası saatler-sayfalar boyu irdelenebilir.
Fakat daha önemli bir konu var. Bu da bu konuşmanın neden yapılmış olduğudur.
Bu iddia daha önce rahmetli Turgut Özal'ın da önüne sunuldu malum vesayet güçleri tarafından. Kendisi bunu belirli bir grupla hemen istişare etti; daha sonra hem partisinin yetkili uzmanlarına, hem Türkiye'den ve başka ülkelerden bizzat seçtiği bir tarafsız uzmanlar paneline, hem de uluslararası hukuk bürosuna inceletti.
Herkesin ortak kararı şu oldu: Türkiye, Irak konusunda taraf değildir ve Irak üzerinde herhangi bir garanti anlaşması yoktur. Irak kendi anlaşmalarına kendisi tarafttır!
Neden RTE hükumeti, malum çevrelerin önlerine sürdüğü herşeyi kabul edip, bir anda onların sözcüsü kesiliyor? Fikren o çevrelerle aralarında bir uyum yok iken, bu sözcülük garip değil mi?
Bunu sadece başbakanın Cumhurbaşkanı olmak istemesi ve bunun önündeki malum engelleri kaldırmak için bir tür "merkeze öykünme" çabası olduğunu söylemek mümkün mü?
Sanmıyorum! Burada yine merkezci-sağ düşünce geleneğimizin eski kafa karışıklığının izlerini görebiliriz.Hani devlet'i yüceltme geleneğimiz yok mu? Her devleti Devlet-i Ali sanma gafletimiz!
|