Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    2/18/2008

    Özgürlükler Projesi mi? Başörtüsü Meselesi mi

    Ak Parti'ye yakın sayılabilecek bazı görüş sahipleri, nicedir, “Liberaller kendi gündemlerini sürdürüyorlar, o gündem içerisinde Ak Parti tabanını doğrudan ilgilendiren konular bulunmuyor” diye yazıp söylüyorlardı. -- Fehmi Koru 16 Şubat 2008
     
    Onlar Avrupa Birliği standardında bir ülke, içinde türban da dahil hiçbir anlamsız yasağın olmadığı özerk bir üniversite, Kürtlerin çocuklarına anadillerini öğretebilme hakkı, Ermeni meselesinin rahatça konuşabileceği baskısız bir ortam, fikirlerin dile getirilmesini yasaklayan 301. madde gibi ucubeleri içinde taşımayan bir hukuk sistemi istiyorlar. AKP bunları gerçekleştirmiyor diye bizim “gündemimizde” bunların bulunmadığını mı sanıyordu “Ak Parti’ye yakın” çevreler? ... Neden bunlar “Ak Parti tabanını” doğrudan ilgilendirmiyor? Neden bu ülkenin tam anlamıyla özgür bir ülke olması AKP’lilerin ilgisini çekmiyor? Çekmiyorsa, ki Koru çekmediğini söylüyor, bizim neden sizinle “ortak” bir gündemimiz olsun? Bizim AKP’nin istediği kadar özgürlüğe razı olacağımızı size kim söyledi? -- Ahmet Altan 19 Şubat 2008
     
    Objektif çıkar-sübjektif çıkar meselesini unutuyor yazarlarımız. Hani çocuk bir türlü içeri girmez, sokakta arkadaşlarıyla oynamak ister. Annesi-babası da onu zorla içeri sokmak ve yarınki ödevlerinin başına oturtmak isterler. Çocuğun subjektif çıkarı oynamaktadır; onu ödev yapmaya zorlayan anası-babası hatalıdır! Oysa çocuğun objektif çıkarı, sokaktaki oyuna bir son verip, ödevini bitirmek üzere kitaplarına-defterlerine koşmasındadır; anası-babası onun çıkarına uygun hareket etmektedirler.
     
    AK Parti'yi bir araya getiren ve bunu onu yönetenlerin de son 160 yıldır bütün etnik unsurlarıyla Son Osmanlı+Türkiye siyasal birliklerinde yaşamakta olanların geçtiği eğitimden geçtiği unutulmamalıdır.
     
    Onlar açısından Türkiye'nin bir özgürlükler sorunu olduğu gerçeğini kabul etmek, söz gelimi bir MHP kadrosundan veya bir CHP kadrosundan neden daha kolay olmalıdır?
     
    Kemalist Korporatizm'in başlıca ilkelerini kabul etmiş olmadıkça insanın siyaset meydanına atılmasına izin verilmeyeceği gibi, bu inancında bir sarsıntı olduğu belirlenen siyasetçinin de bu alandan indirildiği (Rahmetli Özal'ın nasıl öldüğü veya öldürüldüğü hala açıklığa kavuşmuş değil) bir ortamda, AK Parti kadrolarının gündeminde esaslı bir Özgürlükler Projesi olması neden mümkün olsun?
     
    Başörtüsü hadisesinin kazandığı nisbî önem ve MHP'nin yakın zamanda ortaya çıkacağına ihtimal vermediğim bir saikle konuyu sadece Kemalist Korporatizm'in merkezine değil fakat AK Parti'ye de dayatmış olması sonucu ortaya çıkan yasama hareketi, "başörtüsü meselesi" olarak kaldığı, ve Korporatizm'in "laiklik" sistemine zarar verici boyutlara ulaşmadığı (söz gelimi dinsel simgeler Danıştay+Yargıtay gibi üst siyasal kurumların tanımladığı şekliyle, resmî alana girmediği) sürece, pekala Kenar (periphery) aydınları ile Kemalist Korporatizmin uzlaşmasını zorunlu kılmış olabilir.
     
    Böyle bir uzlaşmaya girmeleri, ne gündemlerinde özgürlükler projesi bulunan libertariyen (liberal değil) ideolojilerin taraftarlarının, ne AKP'nin başörtüsü gibi tek gündem maddeli benzeri projeleri olan etnik grup(lar)ın AKP'den desteklerini çekmelerini gerektirmez.
     
    Tek maddeli gündem sahibi gruplar, bir yandan kafalarına (ve tabii ideolojilerine) sızmış olan Kemalizm'i ayıklarken, bir yandan da Kemalist Korporatizm'in kabul etmek zorunda kaldığı ve kalacağı benzeri uzlaşmaları nasıl daha büyük projelere dönüştürebileceklerini düşünmelidirler.
    2/15/2008

    Efendiler.. Efendileriniz olduğunun farkında mısınız?

    ABD Başkanı Ronald Reagan, şu sözleri söylerken aynı salonda dinleyici olma onuruna erişmiştim:
     
    "Herşeyin ötesinde, farkına varmamız gereken gerçek şudur ki, hiç bir silah deposu, hiç bir silah deposundaki silah, özgür erkek ve kadınların iradesi ve moral cesareti kadar yenilemez değildir."
     
    Namık Kemal de dünyanın en yanlış kişisine karşı söylediği Hürriyet kasidesinde bu temele işaret etmiyor muydu:
     
    Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-i hürriyet
    Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten
     
    Namık Kemal ve Mehmet Akif Ersoy gibi aydınlarımız bile bilerek veya bilmeyerek, bu sonuçları isteyerek veya istemeyerek bizzat karşı çıktıkları şeyi, bireysel özgürlüküğü ve özgür düşünceyi imha edecek olan bir işin içindeydiler; İttihat ve Terakki komitesine dahildiler. Bu komite ve onu ortaya çıkartan ve onun devamını sağladığı ideoloji, ve bu ideolojinin hegemonik ideoloji haline gelmesi için yaptıkları çabaların ürünü olan "muktedir sınıf" 80 yıldır bugün varlığını borçlu olduğu ideolojiyi yeniden üretebilmek, Namık Kemal'in yapılamaz sandığı şeyi yapıyor ve insanlıktan değilse bile Türkiye halkından, idrâki kaldırmaya uğraşıyorlar. Bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış vaziyetteler: artık özgürlüğü olmayan, efendileri olan bir halk haline geldiğimizi idrâk bile edemiyoruz.
     
    Bunları, Levent arkadaşımın blog'una koyduğu Menderes'in Son Mektubu'nu okurken düşündüm:
     
    Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip  merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.
    Efendileriniz.. Kendi oylarımızla seçtiğimiz bir insanı, eline yasayla verilmiş silahı zorbalıkla kullanan insanların nefesini keserek, boynunu kırarak vahşice öldürmesine seyirci kaldığımız efendilerimiz..
     
    Daha sonra iki kere bize aynı şeyi yaptıkları halde, burnumuzun dibindeki Yunanistan'da bile halk, kendi onurunu, şerefini cuntacı askerleri yargılayarak ve hapse atarak koruduğu halde kılına bile dokunamadığımız efendilerimiz..
     
    Ve şimdi aynı efendilerin karşısında kefenimizin boynumuzda olduğunu söyleyerek demokrasiyi ve birey haklarını savunma çabasına giriyoruz.
     
    Ve efendilerimiz gazetelerinde, televizyonlarında bu cesaret gösterimizle bile alay ediyorlar.
     
    Biliyorlar ki halkımızın olayları idrâki tamamen kaldırılamasa bile  o kadar sınırlandırılmıştır ki, bir dördüncü askerî darbe girişiminde bile herkes kuzu gibi evine kapanacak ve seçtiği, yetki verdiği insanların, kendi verdiği parayla okutup büyüttüğü subayları tarafından asılmasını (veya bir askerî kampa kapatılmasını) seyredecektir.
     
    Hegemonik ideolojinin amacı budur: insanları böyle bir ideolojiye inandıklarını bile idrâk edemez hale getirmek!
     
    Daha ilkokuldan itibaren liderin kendilerine emirnamesini ezberleyerek ("Ey Türk Gençliği..." Gerisini ezbereye söyöleyemeyecek olanımız var mı?) insanların idraki öyle biçimlendirilir ki, bugün kendilerine özgür olmadıklarını, temel insan haklarından mahrum bulunduklarını, anasının dilini çocuğuna öğretmek isteyenin karşısına geçip "O zaman Laz da ister, Çerkez de ister!" demenin özgürlük fikrinin temelden reddi olduğunu kabul bile edemez.
     
    Ülkesi söz konusu olduğunda (ne demek ise söz konusu olmak!) hukuk dahil, ifade özgürlüğü dahil ("Söz bitmiştir!" sözünü en son hanginiz etmişti, aziz efendiler?!) herşeyi rafa kaldırılabileceğini söyler de bunun anti-demokratik bir tutum olduğunun farkına bile varmız. (Öyle ya, ülke söz konusu olduğunda demokrasinin lafı mı olur?)
     
    "Sen ben yok, biz varız!" demenin kendisi dahil bireyin reddi olduğunu anlamaz bile..  "Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım!" dediği anda sadece gözlerini değil, idrakini, şuurunu, beynini kapattığının farkında bile değildir.
     
    Bu hegemonik ideolojiden kurtulmanın, halkımızı tekrar özgür düşünen bireyler haline getirmenin, halka kaybettiği idraki yeniden kazandırmaya başlamanın bir ilk adımı var bence: Kenan Evren ve arkadaşları yargılamak ve cezalandırmak.
     
    TSK sitesine malum bildirileri koyanları bulmak ve yargılamak..
     
    Ortaya çıkan silahlı çetelere bu silahları verenleri ve onları zamanında bulup cezalandırmamış olanları en yüksek noktasındaki mensuplarına kadar yargılamak ve cezalandırmak..
     
    Ve sonra özgürlüklerin gerçekten önemli kişisel haklar olduğuna ve karşılığında insana bir ödev, bir zorunluluk yüklemediğini anlamak; özgürlükleri yarım ağızla ve sadece kendi inançları için değil, herkes için, tüm inançlar için, tüm insanlar için istemek.
     
    Ancak böylece kamu kurumları birer suç şebekesi olmaktan çıkartılır ve erkeğimiz-kadınımız hegemonik ideolojiden kurtarılır.
     
    O zaman Türküne, Çerkezine, Lazına, Kürdüne hangi hakkını kullanıyor diye dönüp bakmanıza bile gerek kalmaz. Ne kimin anasının dilini çocuğuna öğrettiği mesele olur, ne de kimin vicdanın sesine uygun giyinip-yürümesi siyasal anlam kazanır.
     
    Yeter ki muktedir efendilerimizin beynimizden çekip koparttığı idrakimiz yeniden yerine gelsin. 
    2/13/2008

    Demokrasi Testi

    Kemalist Korporatizm'in sizi ne kadar etkilediğini bilmek istiyor musunuz?
     
    Ya da "Benim hiç bir izm ile ilişiğim yok abi! Ben akılcıyım; özgürlükçüyüm; serbest fikir yanlısıyım. Demokrasi yanlısı bir insanım. Gerçekçiyim!" sözlerinizin gerçekte Kemalist Korporatizm'in "ideolojisiz görünme" şeklindeki ideolojisinin sizi de etkisine aldığını açıkça gösterdiğini reddediyorsanız, bu sözünüzde ne kadar samimi olduğunuzu kanıtlamak ister misiniz?
     
    Ahmet Altan'ın "Şeriatçılık da bölücülük de serbest olmalı" başlıklı yazısını okuyunuz ve yazının sonunda kendi kendinize sorunuz: bu yazıya imzanızı atar ve bir gazetede yayınlayabilir misiniz?
     
    Cevabınız kayıtsız şartsız evet ise, siz gerçekten libertarian bir kişisiniz.
     
    Fakaaat cevabınızın bırakın "hayır" olmasını, içinde bir "ama" bağlacı bile varsa... Siz azizim, Kemalistsiniz. Hatta İttihatçısınız.. Fikri kökünüz Jöntürklere dayanıyor ve hatta Genç Osmanlılara kadar iniyor.
     
    Bilseniz de bilmeseniz de sizin fikir babanız, Ziya Gökalp yoluyla Emil Durkheim'dır.
     
    Sizin düşünce sisteminizle söz gelimi Doğu Perinçek veya Talat Paşa komitesinin herhangi bir üyesinin düşünce sistemi arasında sadece derece farkı vardır.
     
    İster beş vakit namaza beş de siz katın, ister ağzınızın bir kenarı ile PKK'yı haklı bulun; ister odanızın duvarında Che Guevera posteri asılı olsun; eğer ABD'de iseniz önseçimlerde Barak Obama'ya oy vermiş olun, hatta ve hatta Tükiye'yi AB hukukuna kavuşturmak için halka söz vermiş ve bunun için halktan yetki almış bir siyasal gruba dahil bulunun.. İsterseniz Almanya'da veya İsviçre'de oturup Türkiye'deki rejimin aleyhtarı yazılar yazın! Siz bütün Kemalist'ler gibi, özgürlüklerin sadece ve sadece sizin ve sizin gibi düşünenlerin hakkı olduğuna, devlet, millet ve ülkenin bekası kavramlarının sizin için başkalarının hak ve hukukundan önde geldiğine inanan birisiniz!
     
    Böyle olmak böyle olmamaktan iyi veya kötüdür demiyorum.
     
    Yanlış anlamayın!
     
    Ama karşımıza geçip de demokratlık numaraları yapmayın!
     
    Demokrat olmak zor iştir. Özgürlüklerden yana olmak kolay değildir.
     
    Herkes demokrat olmaz, olamaz; olmak zorunda da değildir.
     
    Napolyon da değildi. Siz de değilsiniz! Bütün mesele bu..
    2/7/2008

    Zarar kontrolü

    Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Bülent Orakoğlu, terör örgütü PKK'nın elebaşı Abdullah Öcalan'ın 'Ergenekon terör örgütü üyesi' olduğunu iddia etti.

    Orakoğlu, yakında piyasaya çıkacak 'İhanet Çemberi' isimli kitabında, "Abdullah Öcalan ABD güdümlü Ergenekon içine alınarak eğitilen kişilerden biriydi, örgütün bir üyesiydi. ABD, İngiliz ve İsrail derin devletleri ve Ergenekon işbirliği ile Türkiye'de Kürt kökenli Türk vatandaşları içinde var olan ayrılıkçı iç dinamiklerin kontrol altına alınması amacıyla Abdullah Öcalan'a ayrılıkçı bir terör örgütünün kurdurulmasına ve faaliyete geçirilmesine karar verilmişti." iddiasına yer veriyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan büyük bir operasyonla deşifre olan Ergenekon'la PKK'nın eylem birliği içinde olduğu görüşünü dile getiren eski istihbaratçı, "PKK'nın ilan ettiği ateşkesin 2003 yılının son aylarında bozularak Türkiye'nin yeniden bir terör dalgası içine sokulması, ordu içindeki gizli bir cuntanın iki ihtilal teşebbüsünün (Sarıkız ve Ayışığı) aynı tarihlere denk gelmesi, PKK ile Ergenekon terör örgütlenmesinin eylem birlikteliğinin bir sonucudur." ifadelerini kullanıyor. Türkiye'de kaos ve istikrarsızlık ortamı oluşturulmaya çalışıldığını ileri süren Orakoğlu, "Bunun, PKK terör örgütü kullanılarak devam ettirildiğini görüyoruz. Bu sefer, hükümet ile birlikte Genelkurmay'ın üst düzey bazı yöneticileri de hedef tahtasındadır." diyor.
     
    Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Bülent Orakoğlu, gazete haberlerine bakarak, istihbarat çıkartan türden bir yazar intibaı verse de mesele çok daha ciddi. Bu iki satırlık gazete haberinin bile çok dikkatle okunması gerektiği bir badiredeyiz.
     
    Türkiye’deki Ittihat ve Terakki’nin ve MM’nin devamı olan komiteleri “Ergenekon” gibi olmayan bir isim altında ABD ve İngiltere güdümünde oluşmuş bir resmî varlık olarak sunmak, Kemalist Korporatizm’in son zamanlarda uğradığı ideolojik ve kurumsal kayıpları telafi için ortaya atılan bir “zarar kontrol girişimi” gibi görülebilir.
     
    Ortada ne Ergenekon diye NATO tarafından filan kurdurulmuş bir kuruma dair kanıt, ne de onun “bize bir ayrılıkçı örgüt lazım!” diyerek, ayrılıkçı Kürtlere kurdurulmuş bir PKK'ya ilişkin bilgi var. PKK, Türkiye’de taa 1920’lerde bir ara İngilizlerin desteğini arayarak (ve hatta kısmen bularak) sürmekte olan Osmanlı’nın çöküşü sürecinin bir parçası olan, etnik unsurlara sirayet etmiş milliyetçilik akımının bir sonucudur.
     
    Abdullah Öcalan 1970’lerde yeniden ve bu kez solculuktan bağımsız olarak gelişen Kürt isyan hareketi nüvesine organize silahlı bir görünüm vermiştir. Bu tür girişimler silahı ve diğer lojistik desteği sağlamak için zaman zaman taşeron olarak çalışırlar.  Onların bu girişiminin içinde faaliyet gösterdikleri ülkede yaratabileceği istikrarsızlık da o sırada komşu (PKK'nın durumunda Suriye, Irak, İran, Yunanistan ve hatta Almanya gibi) ülkelerin işine geldiği ölçüde, bu gibi ülkelerin ve o ülkelerin içindeki bazı özel grupların desteğini de alabilirler. Nitekim, Abdullah Öcalan’ın kendi yazılarında da bazen talep edilerek bazen talep edilmeden verilen bu desteklerin dökümü var.
     
    Türkiye’de korporatist rejimin devamını sağlayan unsurlardan biri olan “orduya daima bir veto mercii olarak ihtiyaç duyma” halinin sürmesi için bizzat rejimin kendi kurumları tarafından oluşturulan “sürekli istikrarsızlık” haline yol açap planları kim yapıyorsa, onlar da PKK’yı zaman zaman taşeron olarak kullandılar; kullanıyorlar. AB üyeliğinin gerektirdiği reformların ciddiyetle yapılması sonucu kendileri için giderek artan tehlikeyi önlemek üzere merkez-seçkinlerinin kolları sıvaması ile eşzamanlı olarak yeniden başlayan terör dalgasının arasında o sırada resmen yürürlükte olan ateş-kes ilanına rağmen PKK’ya mensup grupların eylemlerinin de önemli bir yer alması rastlantı olabilir mi?
     
    Bu bağlamda elbette PKK, eğer illa başka isim veremediğimiz için Ergenekon diyecek isek, korporatizmin sürmesini sağlayan şartları oluşturan ve devam ettiren—nihai yönetiminin kime ait olduğunu iyi bildiğimiz—komitelerle ilişkilidir; ama bunu PKK yönetiminin tümünün ve hele hele sempatizan durumundaki kişiler ve PKK yanlısı yazarların bilmesi (başkalarının bu yöndeki iddialarını da kabul etmesi) imkansız ölçüsünde zordur. Bu bakımdan onların redlerine bakarak, PKK'yı korporatizmin taşeronlğundan aklamak mümkün değildir.
     
    Ne var ki eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Bülent Orakoğlu ve onun gibi bizatihi bu komitelerin elemanı olmuş ve belki de bu tür ilişkisi halâ devam eden kişilerin sözüm-ona ifşaatları, herşeye rağmen zaman kontrolü çabasının parçası olabilir. Bu yüzden çok dikkatle ele alınması gerekir.
     
    Söjz gelimi bu şahsın buradaki açıklamasından almamız beklenen nihai ders nedir?
     
    "AB ve ABD’nin bize önerdiği küreselleşme ve onun getireceği libertariyen ideolojileri kabul edemeyiz;  çünkü bu ülkeler bizi bölmek ve parçalamak istiyorlar."
     
    Bu, Kemalist Korporatizm’in devamı için, ideolojinin taraftarlarının ideolojinin yeniden üretimi için ürettikleri ve sürekli geçerli tuttukları en değişmez inançtır.
     
    Bu şahsın mesajı, rejimin niteliğine dair Kemalizm'in ve ondan önce Genç Osmanlılar ve Jön Türkler hareketleriyle ve İttihat Terakki'nin iktidarda olduğu yıllarda yapılan ve toplam 160 yıla yaklaşan, ve bugün "Cumhuriyetimizin ilkeleri nedir?" diye sorulduğunda herhangi bir yurttaş tarafından uç-aşağı beş yukarı hatasız sayılabilecek kadar kollektif şuurumuza işlemiş, aynı zamanda aydın olmanın rüknü sayılan inançları (laik, modern, rasyonel, ilerici, demokrat, eşitlikçi) teyid etmekten başka hangi amaca hizmet ediyor?
     
    Söz gelimi bu açıklamaları okuyunca, okuyucuda Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir yeni yaklaşıma ihtiyaç olduğu fikri mi uyanıyor?
     
    Korporatist sistemin, kendi bekası için her hafta camilerde hutbe okutturmak ve imam-müftü tayin ederek onlara maaş vermek suretiyle dini kullanacak kadar teokratik, Kürtler ve bazı Türk aşiretleri arasında var olmaya devam eden feodal ilişkileri sürdürecek kadar gerici, kanla yapılmış bayrak resmi, üstün ırk inançları ve "Vatan için herşey feda!" gibi sloganları dağa taşa yazdıracak ve hukukçularına benimsetecek kadar akılcılıktan uzak, 70 yıl kullanılır ömrü olan bir baraj için 10 bin yllık antik yerleşim yerlerini sular altında bırakacak kadar çağdaş değerlerden uzak, askerlerin sivil dünyayı ilgilendiren eylem ve işlemleini askerî mahkemede yargılatacak kadar demokrasi karşıtı bir sistem olduğunu anlamış mı oluyoruz bu ve benzeri açıklamaları okuyunca?
     
    İşleri bu kadar karıştırmak ve anlaşılması güç hale getirmek de aslında korporatist ideolojinin bir gereğidir ki, halk sonunda hiç bir şey anlamaz hale gelsin ve "Büyüklerimiz bilir!" deyip, siyasal süreçten soyutlansın.
     
    Bu oyunu bozmak gerekir.
     
    Ama nasıl?