Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    3/31/2008

    Derhal yeni parti kurmalı ve erken seçimlere gidilmelidir

    Mahkeme iddia-nağmeyi kabul etti; tabii edecekti; "etmez" diye bir beklenti içine girmek, (a) anayasa mahkemesinin bir adil yargı organı oluğunu varsaymak ve (b) temelde Kemalist Korporatizm (veya derin devlet deyin isterseniz) diye bir şey olmadığına inanmaktan doğuyordu. Anayasa mahkemesi denen kurumun adil bir yargı organı olduğunu öne sürmek ise ancak Emre Kongar gibi, aslî görevi rejimin borazancılığını yapmak olan kişilerden başkasının savunacağı bir şey değildir.
     
    Ama görüldüğü gibi hukuk fakültesi öğrencisinin bile bir okuyuşta reddedeceği nitelikteki bir derleme, anayasa mahkemesi denen ve aslî görevi Kemalist Korporatizm'e gerektiğinde "hukuk" icad etmek olan kurum tarafından AKP'nin kapatılması için görüşme yapmaya yeterli sayıldı.
     
    Üzerine düşen IP ile ortak hazırlandığı şaibesine rağmen.
     
    Rejim, neden AKP'yi kapatmalıdır? Büyükanıt neden Kıbrıs'ta tam iki halk arasında başarıyla sonuçlanacağı tahmin edilen anlaşma görüşmeleri başlamak üzereyken Kıbrıs'tan asker çekmeyeceğini söyledi ise o sebeple kapatılmalıdır!
     
    Bu arada MHP'nin bu davayı imkansız kılacak bir anayasa değişikliğine yardımcı olacağı beklentilerinin de ne kadar boş olduğu görülmüş olmalı. Eğer hala MHP'nin başörtüsü girişiminin bir siyasal tuzak olmadığını düşünen varsa, aklına şaşmak lazım.
     
    Aşağıda daha önceki karalamalarımda uzun uzun rejimin sivil siyaset üzerindeki vesayetinin sürmesi için, AB üyeliğinin gerektirdiği siyasal reformların yapılmaması gerektiğini ifadeye çalıştım. Vesayetçi rejim açısından bu reformları önlemenin ve yapılanların geri çevirmenin zamanı geldi de geçiyor.
     
    AKP, kapatıldıktan sonra iktidarı eline verecekleri MHP-CHP koalisyonu bu geri çevirme ve AB müzakerelerini temelli önleme adımlarını atacaktır.
     
    Buna engel olmanın yolu, derhal, hemen anayasa mahkemesi tarafından yasaklanacak 71 kişinin dışında kişiler tarafından yeni bir parti kurulması ve AKP tarafından bu partinin seçime katılabileceği ilk tarihte yapılmak üzere seçim kararı alınması gerekir.
     
    Böylece anayasa mahkemesi eliyle oluşturulmak istenen darbe önlenmiş ve AKP iktidarı ile halkın gerçek iradesini yansıtacak (ve eminim ki yüzde 47'den çok daha fazla oy alacak) yeni parti arasında hiç kesinti olmadan AB sürecinin devamı sağlanmış olur.
    3/28/2008

    Savcıya bakın!

    Yargıtay savcısı Abdurrahman Yalçınkaya, iddia-nağmesinin anayasa mahkemesine verilmeden önce Doğu Perinçek'in eline nasıl geçtiğini açıklayacağına, bu meselede adaletten yana bir hukukçu gibi değil de bir siyasatçi gibi davrandığını itiraf eden sözler söylüyor.
     
    "Bıraksınlar da yargı görevini yapsın," diyerek olmayan suçlara dayanarak mevhum yeni suçlar üreten bir iddianameyi eleştirenlerin yargıya müdahale ettikleri kanısını oluşturmaya çalışıyor.
     
    Sanki parti kapattırmak gibi demokrasiyle hiç bağdaşmayan bir işlemi üstelik o işlemin kanunda yazılı şartları oluşmadan yapılmasını isteyen kişinin bu tutum ve davranışını anlamak için o kişiye ait herşeyin incelenmesinde bir gariplik varmış gibi "özel hayatıma giriliyor," diyerek zaten kısıtlı olan ifade özgürlüğünü iyice yok etmek istiyor.
     
    Bir kişi eğer "demokrasi" kelimesinden sonra yeni bir cümleye "ama" veya "fakat" diye başlıyorsa, o kişi çok büyük bir olasılıkla demokrat değildir; ve hukukun üstünlüğüne inanmamaktadır. Bu kişi eğer asker-sivil laik-pozitivist merkez seçkinlerinin bir üyesi ise kesinlikle Kemalist Korporatizm'in bir mensubudur. Nitekim Yargıtay savcısı da bunu ayan beyan ifade ediyor.
     
    “Demokrasi bizim için önemlidir. Ama Yargı da Cumhuriyetimizin teminatıdır. Yargı da gücünü Cumhuriyetten alıyor. Biz de gücümüzü halkımızdan, Cumhuriyetimizden alıyoruz."
     
    Demokrasiye saygılı bir kamu görevlisi, hele bir cümle önce gücünü halktan aldığını öne süren bir kamu görevlisi, halkın iradesinin en belirgin şekilde tecessüm ettiği TBMM hakkında, onun son derece meşru ve hukuki yetkisi içinde olan bir işlem için "cesaret edemezler!" diyebilir mi? İfadeye bakın:
     
    “Anayasa değişikliğine cesaret edebileceklerini zannetmiyorum. Farzedelim ki yaptılar. Eğer kapatma davası bitmeden önce değişiklik yapılırsa Anayasa Mahkemesi de yeni duruma göre davayı gözden geçirecektir”
    Şimdi böyle bir anayasa mahkemesine güvenilerek ve orada hakkın tecelli edeceği, hukukun üstün geleceği varsayımı ile bir siyasal iktidar boynunu korporatizmin giyotinine uzatabilir mi?
     
    AKP kesinlikle referandum yoluna gitmeli ve bunu önlemek için yapılabilecek bir askeri darbe girişimine karşı da son derece sıkı önlemler almalıdır.
     
    Darbe düzenlemek için yapacakları ilk girişimde bu girişime katılan bütün subaylar ve onların sivil destekçileri tutuklanmalıdır.
     
    Hükumete düşen, "Görelim bakalım, ne yapabileceksiniz!" diyerek Kemalist Korporatizm'e meydan okumaktır.
     
    Hukümetin kendisinin hukuki haklarını ve siyasal yetkilerini kullanmaya cesareti olmadığını, olamayacağını söyleyen bir kamu görevlisine, bunun bir cesaret değil fakat halkına karşı, halkını çağdaş bir ülkenin insanı olarak siyasal iradesini her zaman ve her durumda kullanabilir bir halk olarak yaşatma sözünün parçası olduğunu hatırlatması gerekir.
    3/27/2008

    Aydın Dogan ve MHP Korporatizm'in neresindeler?

    Aydın Doğan'ın kızlarının, damatlarının, çalıştırdığı kişilerden yönetici mevkiinde olanların (İsmet Berkan dahil), gazetelerinin (Radikal dahil!); ve hesapsız-kitapsız plansız ve bir özgürlükler projesinin parçası olmaksızın tek başına AKP'ye dayatılan başörtüsü değişikliğinin mimarı MHP'nin, Kemalist Koporatizm'in ya da onun kendi kendisini sürdürmesi için oluşturduğu en yeni vasıtaların--daha güncel ifadesiyle Ergenekon'un--neresinde olduğu sorusunu merak edenler, kestirmeden cevabı şurada bulabilirler:
     
    aydindogan_ilhanselcuk
     
     
    Ya da şurada:
     
    mhp-perincek
     
     
    Lakin şimdi bu meydan okuma'nın sebebi ne olabilir?
     
    Kılıçların tümüyle çekildiği; palaların bilendiği, zırhların kuşanıldığı çok belli. Büyükanıt Kıbrıs'a gidiyor ve muhtemel bir halklar arası anlaşmanın (ve dolayısıyla Türkiye'nin AB üyeliğinin) önünü kesecek nihai sözü söylüyor: Asker çekmeyiz!
     
    Anayasa Mahkemesi başkanı, kapatma davası öncesi hiç konuşmaması gereken yargıç-başı  (yargıç dediysem, konumuna işaret etmek için, fonksiyonuna değil! Anayasa Mahkemesi, adı mahkeme olmakla birlikte yargı organı olmadığı için üyeleri de yargıç değildir.) bizzat kendisini olduğu halde, verecekleri kapatma kararının kesinliğini yurgulayarak bunu önlemek için yapılmasını istedikleri yapısal dğişikliklerin pazarlığını başlatıyor.
     
    Aydın Doğan ve MHP'ye düşen de şimdi bu kritik noktada rejimin imdadına koşmak olsa gerek..
     
    AKP hala başını bu giyotine uzatacak mı?
     
    Bütün bu girişimlerin nihai yaptırımı olan askerî darbenin bir halk müdahalesi ile önlenmesi imkansız mı? Uzlaşma zorunluğu buradan mı kaynaklanıyor?
     
    Rusya ahalisinin 70 yıllık baskı ve zulümden sonra yaptığını yapıp, TBMM'yi korumak için kimse hiç bir umut görmüyor mu?
     
    ***
     
    Bu arada kayda geçmesi ve yukarıda sorduğum sorulara kısmen cevap verdiği için bir yazıyı aynen aktarmak istiyorum:
     

    Ortalık çok karışacak çok!

     

     Madımak Oteli’ni ateşe vermişler, Uğur Mumcu’yu, Bahriye Üçok’u, Necip Hablemitoğlu’nu öldürmüşler, Hrant Dink’i vurmuşlar, Akın Birdal’a suikast düzenlemişler.

    Ona kurşun sıkmışlar, buna bomba atmışlar.

    Ülkeyi fitneye, fesada boğmuşlar.

    Sonra da bir köşeye geçip bıyık altından gülmüşler.

     

    Kilislere saldırmışlar, rahipleri öldürmüşler.

    Darbeler yapmışlar.

    28 Şubat’lara imza atmışlar.

    Çalmışlar, çırpmışlar, hortumlamışlar.

    Yemişler, içmişler, dalga geçmişler.  

     

    İktidarlar kurup, yıkmışlar.

    Hakimler, savcılar, bürokratlar, başbakanlar, emniyet müdürleri ayarlamışlar.

    Devlet içinde devlet kurmuşlar.

    Devletin zirvesini parmaklarına takıp oynatmışlar.  

    Uyuşturucu satmışlar, kadın pazarlamışlar.

    Güneydoğu’da faili meçhul cinayetler işleyip, bölge insanıyla devletinin, ülkesinin arasını açmışlar.

    Kaos ortamı yaratıp, nemalanmışlar.

    Gazete bombalamışlar.

    Gazeteci öldürmüşler.

    Toplumun sinir uçlarına onlarca yıl dokunup zıplatmışlar.  

     

    Başbakanlar asmışlar, cumhurbaşkanları zehirlemişler.

    Tüm bunları yapıp, gözümüzün içine baka baka yurtseveriz demişler.

     

    Açlıktan ölen bebekler onların eseri.

    İş bulamadığı için intihar eden babalar onların eseri.

    Parası olmadığı için okutulamayan çocuklar onların eseri.

    Evini geçindirmek için kötü yola düşen kadınlar da onların eseri.

    Ne kadar pislik uğursuzluk varsa onların eseri. 

     Onlara dikkat edin.

    Bari bu kez dikkat edin.

    Bari bu kez aldanmayın.

    Zira ortalık çok karışacak, çok.

    Karıştıracaklar.

    Tutuklu olduklarına bakmayın, dışarıda kalanlar son bir kez daha can havliyle bu işten kurtarmaya bakacaklar.

    Yine yakıp, yıkacaklar.

    Ülkeyi kaosa sürükleyecekler.

    Güç gösterisi yapacaklar.  

     

    Bari bu kez gözünüz açık olsun.

    Bari bu kez bunlara göz yuman, kucak açanlara tepkiniz olsun.

    Bari bu kez sıranın kendisine geleceğini gören medya patronlarının “ekranlarından kustuklarına” kanmayın.

    Bari bu kez. 

     


    Turgay Güler

    http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142007

    3/26/2008

    Ergenekon değil Kemalizm; çete değil Korporatizm

    Kim bilir, belki  siyasal teori okumamış, düşünce tarihi dersi görmemiş olanlar için böyle amiyane, güncel isimler meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlıyor olabilir. Kemalist Korporatizm'in kendi kendisini sürdürebilmek için belirli bir zamana mahsus olarak kurulmuş bir "task force" dan olayın kendisi imiş gibi söz etmek bana aykırı görünüyor ama Ahmet Altın'ın yazdığı gibi yazınca, olay daha çok açıklık kazanıyor:

    IV. KUVVET MEDYA
    Çünkü Ergenekon çetesiyle ilgili gerçekleri anlatmaya başladığınız zaman bunun bir “şeriat” ya da “AKP” kavgası olmadığı kendiliğinden çıkıyor ortaya. Ergenekon, AKP iktidarından çok daha önceden biçimlendirilmiş bir örgüt. Bu çeteyi rahatsız eden, AKP değil. Bu çeteyi rahatsız eden, Avrupa Birliği üyeliği ve genişlemesinden çekindikleri demokrasi. Onlar düzenin eskisi gibi yürümesini istiyorlar. Düzen değişme eğilimi gösterdiğinde, bunu engelleyebilmek için cinayetler işlemeyi, suikastlar düzenlemeyi, bombalar patlatmayı rahatlıkla göze alıyorlar. Bunların hepsini de yaptılar zaten. Ve, bu çetenin devletin her kurumunda adamı var.

    Mesele sadece ve sadece özgürlüklerin genişlemesine ve özellikle ifade özgürlüğü önündeki kısıtlamaların kaldırılmasına engel olmaktır.

    Çünkü millet, Kemalist Korporatizm'in nasıl kendi kendisini sürdürebilmek için, bazı elemanlarını sol (Deniz Baykal gibi) bazı elemanlarını sağ (Devlet Bahçeli gibi) gösterip sonuçta kendisinin sürekli iktidarda olmasını sağlıyorsa aynen öyle kimi zaman çeteler, kimi zaman işadamları, kimi zaman din adamları, kimi zaman başkaları vasıtasıyla halkın kafasını bulandırıp (mesela İlhan Selçuk'u solcu sanmak gibi)  kendi çıkarının nerede olduğunu görmesini önlemeye çalışan rejimin ipliğini pazara çıkartmaya başlayınca, rejim kendi kendisini nasıl sürdürecek?

    Özgürlüklerin genişlemesini ve özellikle kitle iletişim araçlarının Kemalist Korporatizm'in kontrolü dışına çıkmasını önlemek için ne yapmak gerekiyorsa onu yapacaklardır; yapıyorlar.

    Söz gelimi, AB üyeliği ve onun gerektirdiği reformlar özgüklürleri genişletiyor mu? O halde AB üyeliğini ve reformları engelemek için gereken ne ise onu yapmak gerekir. Parti kapatmak, hele bu parti AKP ise bir taşla iki kuş vurmak olur!

    Kıbrıs Türk ve Rum halkları anlaşmak üzere mi? O halde Kıbrıs'a bir tahrik gezisi yapmak yerinde olur. İçerde ne kadar refom yapılırsa yapılsın, Kıbrıs'taki TSK birlikleri geri çekilmedikçe, AB üyeliği mümkün olmaz! Demek ki bütün AB mücaresanının en hassas noktası Kıbrıs olabilir! O halde Kıbrıs'ta iki halkın bir devlet çatısı altında birleşmesini önlemek başlıca amaçtır.

    Yoksa mesele Ahmet Altan'ın da dediği gibi bizatihi AKP'yi yok etme meselesi değil.

    Bakalım kendisini alternatif iletişim aracı olarak gören ama gereğinde bir Hürriyet'ten farksız, Korporatizm'in aleti oluveren kurumların yöneticileri bu gerçeği ne zaman farkedecek?

    3/25/2008

    İlişkiler yumağından bir örnek

    Ergenekon operasyonu derinleştikçe ucu Aydın Doğan'a doğru ilerliyor. İşte Ergenekoncuların MSN kayıtları ve ayrıntılarıyla Hürriyet'in Ergenekon'la bağları..

    25 Mart 2008 12:55

    Cumhuriyet Başyazarı İlhan Selçuk'a yönelik operasyon gerçekleştirildikten sonra Ergenekon'un medya bağlantıları deşifre olmaya başladı.

    Türkiye'yi istediği yörüngede, yarı canlı, kontrol edilebilir düzeyde tutmaya çalışan Ergenekon'un suikastler, bombalamalar, satın almalar ve fahişelerin kullanıldığı kasetlerle sürdürdüğü bu düzende, medyanın önemli bir yeri vardı.

    Aslında yıllardır "tek merkezden atılan başlıklar" şeklinde ifade edilen şey, Ergenekon'un bu "LOBİ" gücünden kaynaklanıyordu. Anayasası da "LOBİ" ismini taşıyan Ergenekon, yıllardır Medyayı etkin biçimde kullandı.

    Gözaltına alınan Vedat Yenerer'den Güler Kömürcü'ye kadar pek çok isim farklı düzeylerde medya ilişkileri içinde vardılar.

    Ancak bir kale olan Cumhuriyet'in Başyazarı İlhan Selçuk'un bağlarının tespit edilmesi, Ergenekon Operasyonu'nda ulaşılan belgelerin derinliğine işaret ediyor. Bu derinliğe inilince de ister istemez "Büyük Medya"daki bağlantılara rastlanılacak.

    Şamil Tayyar'ın köşesinde verdiği Geçen ay Ergenekon soruşturması kapsamında 'tanık' sıfatıyla dinlenen birine şu soru yöneltilmiş: Aydın Doğan bu işlerin neresinde? sorusu, Savcı Zekeriya Öz'ün bu noktayı araştırdığının delili.

    Aslında birazdan okuyacağınız ve Ergenekon Operasyonu dosyasına da giren MSN kayıtları, Doğan Grubu ile Ergenekon arasındaki bağlantıları, Ergenekon'un Doğan Grubu'ndaki etkinliğini, Doğan Grubuna nasıl yazı ve haber sokabildiğini, hatta Doğan Grubu'na yazar bile kabul ettirebildiğini anlatıyor.

    Önce MSN kayıtlarını okuyun, sonra olayların perde arkasına geçelim:

    Tarih: 03.07.2005

    SEVİL ATASOY:

    herkes bir çok şey biliyor da, memleket elden gidiyor. ne yapılacak

    ÜMİT SAYIN:

    işte onu konuştuk

    ÜMİT SAYIN:

    memleketin elden gitmesine karşı paşaların duyarsızlığını konuştuk.

    ÜMİT SAYIN:

    emin gürses laz damarından silahlı mücadele diyor.

    ÜMİT SAYIN:

    ama emin gürses televizyonlarda mesut parlağa çatmaya başlarsa bu korkunç bir ivme kazandırır bize. şimdi detaylı okuyacak ve Perinçeke de anlatır.

    ÜMİT SAYIN:

    Perinçek ingilterede imiş. Ondan randevu alıyorum. gelince birlikte konuşuruz.

    SEVİL ATASOY:

    perinçek hala alemdaroğlunu destekliyor mu

    ÜMİT SAYIN:

    Evet perinçek alemdarı destekliyor. onların da bilgileri var, bu aydınlıka kapak olursa korkunç olur.

    SEVİL ATASOY:

    aytaç paşa buna karşı idi mesela

    ÜMİT SAYIN:

    ama hem sağ, hem ülkücü, hem radikal sol, hem orta kanaldan gitmek daha iyi. siftahı avrasya tv yapacak pzt. başlıyor.

    ÜMİT SAYIN:

    bu arada Haftalık'taki hakkımız hala saklı

    ÜMİT SAYIN:

    şermin ve ertuğrul özkök de yardım etsinler. biraz.

    ÜMİT SAYIN:

    tuncay özkan bana güven telkin etmediyse de bu yayınlardan sonra bize imkan sağlar

    SEVİL ATASOY:

    önce başta medyayı bir görelim, sonra haftalık'a döneriz

    ÜMİT SAYIN:

    tamam

    Tarih: 21.07.2005

    ÜMİT SAYIN:

    atasoy aradı

    ÜMİT SAYIN:

    yanlız sadece ikimiz arasında strictly confidential (katı biçimde gizli)

    ÜMİT SAYIN:

    bugün ertuğrul özkök ile görüşmüş

    ÜMİT SAYIN:

    sıkı dur

    ÜMİT SAYIN:

    E. ÖZKÖK Atasoy'un şatoya gittiğini biliyormuş

    ÜMİT SAYIN:

    ve Atasoya özel bir sayfa yapmayı teklif etmiş yani ayrı investigatif bir iş

    ÜMİT SAYIN:

    bir sürü ekip kuracak, ekibin içinde ben de varım tabii

    ÜMİT SAYIN:

    G2 var ve tabii ki A2 de var

    ÜMİT SAYIN:

    sonuçta hürriyette her istediğimiz haberi çıkartma serbestisi veriliyor bize

    ÜMİT SAYIN:

    E.ÖZKÖK bir şeylerin kokusunu almış hocam. o yaş tahtaya basmaz

    ÜMİT SAYIN:

    şatoya gittikten 1 ay sonra bu teklifi veriyor

    ÜMİT SAYIN:

    bu bilgiyi sadece emre alb., atilla alb., hakan binb. ve oğuz binb.ya iletebilirsin

    ÜMİT SAYIN:

    4 kişiden başkasına gerekmedikçe iletme

    ZAFERYENER2004:

    anlaşıldı

    ÜMİT SAYIN:

    olayın arkasında Hurşit Tolon olduğu açık

    ÜMİT SAYIN:

    ekibin kurulmasında A2'nin ne kadar etkin olacağını sen düşün

    "ŞATO"YA GİTTİ VE YAZAR YAPTI

    "Haftalıktaki (Vatan Gazetesinin eki) hakkımız duruyor" Aydınlık kapak yapsa" Siftahı Avrasya TV yapacak, Ertuğrul Özkök te yardım etsin".

    MSN konuşmaları başlı başına Ergenekon Medya ilişkilerinin belgeseli gibi.

    Ertuğrul Özkök'ün "ŞATO"ya gittikten sonra Sevil Atasoy'a yazarlık teklif ettiğini Ümit Sayın söylüyor.

    Şuan Ergenekon üyesi olmaktan tutuklu bulunan Doç. Dr. Ümit Sayın'ın bu konuşmayı yaptığı tarih; 21 Temmuz 2005" Sevil Atasoy'un Hürriyet'te ilk yazısının çıktığı tarih ise: 18 Eylül 2005

    ŞATO'daki görüşmeden sonra Atasoy'u parlatma işi de yine Hürriyet'in kumandanı Ertuğrul Özkök'e düşmüş. Özkök, 11 Eylül 2005'te bizzat kendi Sevil Atasoy'la röportaj yaptı. Hürriyet'in haftasonu ekinde yayınlanan röportaj devasa büyüklükteydi.

    Ancak Atasoy'un yazılarının Ümit Sayın ve Ergenekon ekibinin istediği gibi olmadığı ve hoşuna gitmediği de ayrı bir gerçek. Bu durum, bir süre sonra kavgalı hale gelmelerine sebep olmuş. Hürriyet'le Ergenekon arasıdaki kontak ise bundan ibaret değil.

    HÜRRİYET YAZI İŞLERİ'NDEKİ KONTAK

    Ergenekon Operasyonu'nun ilk perdesinde tutuklanan Türk Ortodoks Kilisesi Sözcüsü Sevgi Erenol'un Hürriyet gazetesine yaptırdığı haberler de dinlemeye takıldı. Sevgi Erenerol, Hürriyet gazetesi Yazıişleri Müdürü Doğaner Gönen ile

    26 Ekim 2007 tarihinde temas kurdu ve "vakıflar yasasıyla ilgili" bir haber sipariş etti.

    Dinlemeye takılan konuşmanın o bölümü şöyle:

    "Konu hakkaten bu cemaat vakıfları meselesi açısından son derece önemli şu anda böyle bir yasağında çıkması önümüzdeki günlerde çıkması söz konusu olacağı için ne yapıp edip bu vakıflar yasasının önlememiz lazım. Şayet bu konuda bunların en büyük sahtekarlıklar çevirerek bir takım mal mülkü bizden istediklerini ortaya koyabilirsek belki vakıflar yasasına da etkileyebilir diye düşünüyoruz. Eee siz bu konuyla ilgili muhabirlerle mi görüşürsünüz yoksa bu konunun davacı olan şahsa sizin numaranızı versem o size detaylı konuyu anlatsın. Nasıl arzu ederseniz ona göre."

    ERENOL DOĞRULADI

    Hürriyet'le bu temas gözaltındayken Erenol'a soruldu. Erenol'un verdiği yanıt şöyle: "Bu konuşmayı yaptım Doğaner Gönen Hürriyet Gazetesinde çalışır vakıf konusu Balıklı Rum Hastanesinin davasının gazetede yayınlanması konusu ile alakalı konuşmadır."

    Görüldüğü gibi Büyük Gazete'nin Ergenekon'la bağları da büyük ve üst düzeyden. Soruşturma ilerlerken yeni bağlantıların bulunması işten bile değil. Hürriyet'in Ergenekon haberlerini kullanış biçimine dikkatli gözlerle bakılırsa, olabilecekler daha iyi anlaşılabilir.

    AKTİFHABER

    http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=308543

    3/24/2008

    Aslinda herşey o kadar açık ki

    susurluk

    Okumasını bilene nasıl bu evren bir Tekvin kitabı ise... Türkiye'ye geleli iki gün olmuş bir Merihli bile İlhan Selçuk'tan Cumhuriyet'te bomba attıran yüzbaşı emeklisine, onun amiri olan general emeklisinden eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'e, Büyükanıt'tan, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'ya, Doğu Perinçek'ten emekli oramiral Özden Örnek'e, Kemalist Korporatizm'in, bütün ilişkileri o kadar ayen ve beyan anlayabilir.

    Susurluk hakimi nereden nereye | haber7com
    Ergenekon davasında yeni bir Susurlukçu izi. Susurluk davasında DGM Başkanı olan Metin Çetinbaş, Prof. Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı olarak medyanın önüne çıktı.

    Şimdi merak ediyor musunuz neden Susurluk davalarından bir şey çıkmadı?

    Ve hala sanıyor musunuz Ergenekon davalarından veya Danıştay Saldırısı veya Hrant Dink Davası'ndan bir şey çıkacaktır?

    Eğer öyleyse siz Merihlilerden de daha uysal ve devletine milletine inançlı bir kişisiniz; muhtemelen Türkiyelisiniz!

    3/22/2008

    Tutuklamadan çok arama

    Son tutuklamaların insanları işlemek için örgüt kurdukları suçları işleyemez hale getirmekten çok, ellerindeki belgeleri kanıtları ortaya çıkartmak için yapıldığı anlaşılıyor.
     
    Ümraniye'de el bombalarının ele geçirilmesinin ardından tutuklananların listesine bakarsak. o zaman amacın bu adamları artık suç işleyemez hale getirmek, biriktirdikleri bombaları herdeflerine atmalarını  önlemek olduğu söylenebilir:

    Emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin,
    Emekli astsubay Oktay Yıldırım
    Emekli astsubay Mahmut Öztürk
    Emekli binbaşı Fikret Emek
    Emekli yüzbaşı Gazi Güder,
    Mehmet Demirtaş,
    Muzaffer Şenocak,
    Eski polis memuru Aydın Yüksek,
    Esnaf Kuddusi Okkır,
    Kuvva-i Milliye Derneği Genel Başkanı Bekir Öztürk,
    Fuat Ermiş,
    İsmail Yıldız,
    Ergün Poyraz,
    Asuman Özdemir,
    Mete Yalazangil
     
    Bu adamların ifadelerinden yola çıkarak daha sonra lider kadronun tutuklandığı anlaşılıyor:

    Eski yüzbaşı Zekeriya Öztürk,
    Eski uzman çavuş Muhammet Yüce,
    Kahraman Şahin,
    Erol Ölmez,
    Özel büro sorumlusu Erkut Ersoy,
    Emekli tuğgeneral Veli Küçük,
    Emekli kurmay albay Mehmet Fikri Karadağ,
    Avukat Kemal Kerinçsiz,
    Sami Hoştan,
    Hüseyin Görüm,
    Oğuz Alpaslan Abdülkadir,
    Hüseyin Gazi Oğuz,
    Sevgi Erenerol,
    Abdullah Arapoğlu
    Esnaf Levent Kara
    Ümit Oğuztan
    Vatan Bölükbaşoğlu
    Doç. Dr Ümit Sayın
    Doç. Dr. Emin Gürses,
    Emekli astsubay Orhan Tunç,
    Hayrettin Ertekin,
    Vedat Yenerer,
    Muammer Karabulut,
    Abdulmuttalip Tonçer
    Selim Akkurt
     
    İfadeleri alanın Danıştay saldırısı sanığı Alparslan Arslan ve Danıştay saldırısı davasında tutuklanan Osman Yıldırım da bu davaya dahil sayılabilirler.
     
    Seri katil olduğu öne sürülen Durmuş Anuçin, Mafyacı Sedat Peker, Yaşar Öz ve Semih Tufan Gülaltay dolaylı olarak bu çetenin içinde sayılabilirler.
     
    Son partide tutuklananlar ise şöyle sıralanıyor:
     
    Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi, Başyazarı İlhan Selçuk
    İstanbul Üniversitesi'nin vski rektörü Kemal Alemdaroğlu
    İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek
    Perinçek'in kurduğu Ulusal Sanayici İşadamları Derneği'nin yönetim kurulu üyesi ve KKTC Ulusal Dava Kuruluşları diye bir örgütün temsilcisi İbrahim Benli
    Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni ve Talat Paşa Komitesi derneği genel sekreteri Ferit İlsever
    Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk
    İP'nin Çin ile ilişkisini yürüten görevlisi Adnan Akfırat
    Perinçek'in koruması Yusuf Beşirik
    Perinçek'in makam şoförü Aydın Gergin: .
    IP görevlisi Yusuf Tuncer
    IP görevlisi Mahir Çayan Güngör
    IP görevlisi Aykut Tokak
     
    Bu liste sondaki beş kişi hariç suç örgütünün elemanlarını etkisiz hale getirmek ve delilleri ortadan kaldırmalarını önlemek, tanıkları konuşamaz hale getirmelerine engel olmak gibi bilinen sebeplerden ziyade, toplamı 50'ye varan adını bildiğimiz kişilerle, söz gelimi eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, eski savcılar-yargıçlar Sabih Kanadoğlu, Nuh Mete Yüksel, Sami Selçuk, veya emekli Oramiral Özden Örnek gibi eski subaylar, ve şu anda henüz TSK içinde bulunan askerî kişiler arasında bir ilişki bulunup bulunmadığına dair "smoking gun" arandığı izlenimini veriyor.
     
    Kovboy filmlerinden hatırlarsınız; şerif, cesedin yattığı bara gelir, herkes önüne dönmüş, içkisini içmektedir. Görünüşe göre orada bulunanlardan hiç biri ateş etmemiştir! Fakat acar şerif, ahalinin silah kılıflarına bakar, birinin silahından hala duman çıkmaktadır!
     
    Bu durumda dumanı üstünde kanıt, bir e-mail olabilir; bir mektup, hatta bir posta kartı olabilir. 12 adam, her birine ait evi ve iş yeri olmak üzere iki yerde arama yapılsa, 24 mekandan alınan tonla belge, bilgisayar kaydı, CD, DVD.. Özellikle savcının bazı tutuklular için ek süre talep etmesi henüz aramaların veya ele geçirilenlerin ayıklanmasının bitmediğini gösteriyor. (Bu soruşturmayı yürüten savcının polisin ve adalet kurumunun tümümen değil bir kısmının desteğine sahip olduğunu da unutmamak gerekir! Cuntacıların, her kurum ve her seviyede şu anda bu soruşturmayı engellemek, eğerbunu yapamazlarsa en azından zorlaştırmak için neler yaptığını tahmin etmek hiç de zor değil.) 
     
    İnandırıcı red keyfiyetinden yararlanmak için "emekli" görünen askerî eshas (yahu Türkiye'de yüzbaşılıktan, binbaşılıktan veya tuğgenerallikten emekli olmuş insan olur mu ordudan dinci diye atılmadıkça?), belgeciliğe meraklıdır. Tanıyanlar İlhan Selçuk'un da belge meraklısı olduğunu bilirler.
     
    Dikkatli bir arama ile ortaya Kemalist Korporatizm'in darbe düzenleme ve bu amaçla kurulan istikrarsızlaştırma örgütlerine gelir sağlamak için sürdürdüğü soygun çabalarına dair çok şey ortaya çıkartılabilir.
     

    Tuncay Özkan'a yapılacak en büyük iyilik!

    Tuncay Özkan ağzını iyice bozdu | haber7com
    Ergenekon davası kapsamında gözaltına alınan Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk'un gözaltına alınış şeklini de eleştiren Özkan, "Mustafa Kemal'in askeri olarak beni götürmezlerse, işkence tezgahlarından geçirmezlerse, ben de onların yüzüne tükürmezsem namerdim. Onlardan her türlü namussuzluğu beklerim, beni bu yoldan alıkoyamazlar. Ben halkımdan ayrılmam. Sizlerle beraber karanlıkla mücadele etmeye devam edeceğim." şeklinde konuştu. Eğitim anlayışının toptan değiştirilmeye başlandığını da iddia eden Özkan, "Andımızı sildiler. Türklerin kurtuluşunu, Fransızların Kahramanmaraş'tan, Gaziantep'ten çıkışını, Sütçü İmam öyküsünü, Fransızlar istemiyor diye kitaptan çıkardılar." dedi. Konuşması sırasında dinleyicilerden birinin, "Milli Eğitim Bakanı yobaz!" diye bağırması üzerine de şunları söyledi: "Yobaz ama nasıl yobaz? Özel okulların Atatürk köşelerini kaldırtıyor. Emperyalizmin uşakları ki nasıl uşaklar. Uşak bile değil, köpek bunlar köpek." Mayıs ayının beklenmesini isteyen Tuncay Özkan, sözlerini şöyle tamamladı: "Ben CHP'ye üyelik başvurusu yapacağım. Kabul ederlerse oradayım, yoksa Mustafa Kemal'in bayrağını açıp Türkiye'yi dolaşacağım."

    Her ne kadar psikolog-psikyatr ve norologların teşhis rehberi Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders'ın dördüncü versiyonundan (DSM-IV) başlı başına bir sendrom olarak yer almaktan çıkartılmış ve Post Traumatic Stress Disorder (PTSD) içine dahil edilmişse de, bir savaşa katılan erlerden bir kısmı yaralanır, ölür veya esir düşerken kendisine bir zarar ilişmeyenlerden bazılarında "Survivor Guilt/ Survivor Syndrome" denen ruh bozukluğu görülüyor.

    Yani "Ben neden hayatta kaldım? Bana neden bir şey olmadı?" diye-diye üşütüyor insanlar!

    Bir zamanlar da SBF öğrenci derneğinde veya FKF'de, birileri yakalanınca veya evi basılıp tutuklanınca yakalanmayanlar veya evi basılmayanlarda bir tür aşağılık kompleksi görürdük! Evi basılmayanlar birbirlerine "polis ajanı" gözüyle bakılırdı! Bunların arasında elbette polis ajanları, ajan provakatörler, sıradan muhbirler bulunurdu. Örneğin nedense en baba eylemlere katıldığı halde Mahir Kaynak'ın evi hiç basılmazdı mesela! Yıllar sonda MIT'te ajanlık yaptığı ortaya çıktı. (Her ne kadar kendisi bunu şerefli bir şeymiş gibi sundu ve daha sonra kendinden menkul MIT'çiliği yüksele yüklese nerede ise MİT müsteşaralığına gelip dayandı ise de, sıradan bir muhbirdi; ve hala o çizgide devam ediyor! Yazdığı çizdiği herşey, sonuçta Kemalist Korporatizm'i güçlendirmeye yarıyor! Ama bu ayrı mevzu!)

    Şimdi devrimciliği ve Mustafa Kemal'in Erliği bahsinde kendi kendine kendine payeler biçen ve burada nereden geldiği belli olmayan paraları da epey bir götürdüğü anlaşılan Tuncay Özkan da yırtınıyor: Beni neden içeri almıyorsunuz! Alın beni de içeri. Biraz kahraman olayım!"

    Neresinden bakansanız bakın Tuncay Özkan'ın bütün yiğitliği Şubat Soğuğu dizisinde kendisine de rol verilmiş olmasından ibaret! Televizyonculukla veya televizyonda atıp tutmakla onun arzu ettiği yere gelmek mümkün değil! Bu savaşta biraz yaralanmak, bir takım madalyalar almak gerekir savaş sonrası meydanlarda savaş kahramanı muamelesi görmek için. İlhan Selçuk, Doğu Perinçek ve hatta eski rektör bile çıkınca kahramanlar gibi karşılanacaklar Çilli hocanın mitinglerinde, toplantılarında, konferanslarında! Tuncay'a kimse beş paralık bir önem atfetmeyecek. Oysa ne güzel olur şu sırada birisi içeri alsa; bir kaç hafta orasını burasını sıkıştırsalar; o da çıkınca bire bin katıp, bize yeni yeni tabutluk hikayeleri anlatsa.. Ne güzel olur değil mi?

    Ama bu adama yapılacak en büyük işkence, onu adam yerine koyup içeri filan almamaktır!

    Varsın böyle kıvransın dursun, "Noolur beni de tutuklayın!" diye..

     

     

     

    Dikkat edilecek bir iki husus..

    Kemalist Korporatistlerin bir diğer örgütü, Talat Paşa Komitesi'dir.
     
    Bu grubun içinde kimler yok ki..
     
     
    Son zamanlarda sitedeki bazı bilgi ve belgelere erişimin engellendiği, sayfa linklerinin kaldırıldığı anlaşılıyor. Bazı Google hack'leriyle link'ler ikaldırılmış ama henüz silinmemiş olan bazı belgelere ulaşmak mümkün olabilir. Örneğin:
     
     
    Silinmeden önce kopyası çıkartılması gereken belgelerden biri şu olabilir:
     
     
    ***
     
    AKP'yi kapatmak üzere girişim başlatılmasından kısa bir süre önce başlayan gelişmeler arasında Kıbrıs'ta nihai çözüme doğru kararlı adımlar atılması vardı. Rumların yeni lideri Demetris Christofias ile Türklerin lideri Mehmet Ali Talat arasındaki görüşmeler bütün dünyada yeni bir heyecan yarattı.
     
    Eğer Rum lider başka baskılara boyun eğmezse, çok kısa bir süre sonra Kıbrıs Türkleri, AB pasaportlarına sahip olacaklar; ve yıllardır Kıbrıs'ta bulunan TSK birlikleri geri dönecek!
     
    Ve tam bu sırada Büyükanıt Kıbrıs'a gidiyor!
     
    Bakalım ziyaret sırasında ve sonrasında neler olacak; mevcut müsbet gelişmeler nasıl etkilenecek, ve çözüm hayalleri nasıl bir biçim alacak?
    3/21/2008

    Fikret Bila için de bir iyilik düşünülebilir mi?

    Sırf Deniz Baykal'ın anlamlı bir şey söyleyebildiğine inandığı ve bunu yazabildiği için, Fikret Bila'nın derin devletin bir aleti olduğuna inmaya başladım. Evinde iyi bir arama yapılıp bir kaç çuval dosyasına el konulması gerekir.
     
    Neler vardır içinde Allah bilir!
    3/15/2008

    Ya etmezse... Ya da "Velev ki etti!"

    arinc
     
    Mesele Anayasa Mahkemesi'ne sunulan iddia-nağme'lerin ciddiyeti meselesi mi?
     
    Ya da Oktay Ekşi'nin ve bir çoğunun üstü kapalı sevinçlerine tarafsızlık kazandırmak çabasıyla "anayasa mahkemesinde yapılacak yargılamanın göstereceği sonucu" görmek mi gerekiyor?
     
    Böyle bir yaklaşım, anayasa mahkemesi denen organın bağımsız bir yargı kurumu olduğunu ve halk adına yargı erkini kullandığını kabul anlamına gelir.
     
    Öyle midir? Anayasa mahkemesi, üyelerinin hukukçu bile olması gerekmeyen bir siyasal kurumdur.
     
    Bu kurumda değil adil yargılama, adalete aykırı yargılama bile yapılmaz; çünkü bir yargı mercii değildir.
     
    Orada Kemalist Korporatizm'in hukuktan istifade etmesi gereken durumlarda, hukuk üretilir.
     
    Ve ayrıca başsavcının hukuka uygunluk görüntüsü vermek için çarpıtarak aktardığı AB hukuk metinlerine yaptığı atıflara rağmen, ortadaki iddianame, bir hukuk adamının ürünü müdür?
     
    Bir partinin, daha önceden özel-harp taktikleri çerçevesinde ürettirilmiş gazete haberleri (!) ile kapatılması girişimi, hukukî olabilir mi? Ki bu üretme haberlerin hemen hemen tamamı, aynı taktikler çerçevesinde, Kemalist Korporatizm'in gizli kurumları tarafından (ki siz bunları devrin devletin çeteleri diye bilirsiniz) düşman görüldükleri kişi, kurum ve partilere yamanmak üzere planlanmış, uygulanmış tedhiş eylemleri hakkındadır.
     
    AB, Nazizmi, musevi soykırımını ve Rusya'daki Bolşevik ihtilali benzeri bir ihtilal savuculuğu ile kurulan partilerin, bu amaçlar parti belgelerinde veya merkez karar organlarının aldığı kararlarda veya desteklediği ifadelerde yer alması halinde kapatılması gibi, üstelik partilere değil, derneklere yönelik bir hukuka sahip iken ve böylece bilinirken, okullarda ders olarak okutulurken, Yargıtay Başsavcısı sıfatını taşıyan birisinin bu hükümleri kafası üstüne dikip, önce DTP'yi ardından AKP'yi kapatmaya teşebbüsü, bir "hukuk olayı" değildir; bu Kemalist Korporatizm'in 6 okundan geri kalan ikisine nasıl sahip çıktığının göstergesidir.
     
    Şimdi ne bu iddianameyi hukuk belgesi sayarak, onu onurlandırmanın, ne de anayasa mahkemesini yargı kurumu sayarak, orada bu belgeye karşı savunma yapmanın demokrasi açısından bize kazandıracağı hiç bir şey yoktur.
     
    "Olsun, kapatsınlar. 71 kişi gider yerine 71 bin kişi gelir. Halk o onları bu kez yüzde 71 ile iktidara getirir!" demek, kendi kendini avutmaktır.
     
    Ya da ATÜT ülkelerinde halkın dinamiksizliğinin başka bir göstergesidir: bugün sokağa çıkmayalım, başımız kişisel olarak belaya girmesin, ama mesela oy verme giebi kollektif bir eylem içinde, biz sözümüzü söyleriz!
     
    Eğer Türkiye halkı, bu kısır döngüyü kırmak ve gerçekten demokratik ve gerçekten bağımsız bir ülkeye ve siyasete sahip olmak istiyorsa, gün bugündür; eğer herkes gibi ifade, örgütlerme ve vicdan özgürlüğüne, ibadet özgürlüğüne sahip olmak istiyorsak, bu özgürlüklerimizi bir takık efendilerin tanıdığı sınırlar içinde değil de, uygar uluslar gibi evrensel hukuk çerçevesinde kullanmak istiyorsak, gün bugündür.
     
    Anayasa mahkemesi lağvedilmeli, parti kapatma hükmü anayasadan çıkartılmalı ve Yargıtay Başsavcısı görevinden atılmalıdır.
     
    Ona bu cesareti verenler hakkında da soruşturma açılmalı ve bağlı oldukları kurum ne olursa olsun, o kurumdan tard edilmelidirler.
     
    Yoksa, biz bu filmi daha çook görürüz.
     
     Bir de işin felsefi ahlakî boyutu var. Böyle bir siyasal idam belgesine karşı mahkeme bile olmayan, üyelerinin hukukçu bile olması gerekmeyen bir kurum önünde savunma saptınız diyelim. Böyle bir kurumdan çıkacak "af" veya "beraat" kararı sizi aklayacak mıdır? Bu karar AKP'nin, Köemalist Korporatizm ile yapıldığı iddia edilen Dolmabahçe Protokolü ile aldığı imaj yarasını derinleştirmekten başka neye yarayacaktır?
     
    Anayasa mahkemesinin, anayasada olmayan hükümleri ile evrensel hukuka taban tabana zıt hukuk icad ettiği bilinirken, vereceği bir beraat kararı, sadece AKP için değil ama sivil siyasetçiler için nasıl bir ahlakî değer taşıyacaktır?
     
    Bu vesaletçilği kabul etmek, Kemalist Korporatizm'in ömrünü ve gücünü uzatmaktan başka nedir?
     
    Diyelim ki ırk ayrımı uygulanan bir zamanda, bir ülkedesiniz. Zencileri müşteri olarak kabul etmeyen bir otele geliyorsunuz; sizin deri renginiz de siyah!
     
    Otelciye "İyi ama kardeşim; bak benim rengim o kadar koyu değil; ben nerede ise beyaz sayılırım!" diyerek otele geribilir misiniz? Girseniz, öteki zenciler, ve bir insanlık lüzkarası olan ırk ayrımını tümden kaldırmak için uğraşan siyah-beyaz-sarı herkes sizin yüzünüze tükürmez mi?
     
    Bu iddianameye karşı anayasa mahkemesinin yargı erkini temsil ettiğini kabul ederek yapılacak savunma, aynen böyle bir savunma olacaktır: işlendiği iddia edilen suçları siz resmi karar makamları olarak işlemedik.. Suçumuz eğer varsa partiyi kapattıracak kadar ağır değildir!
     
    Böyle bir savunma ile kazanılacak şey, acaba ülkede Kemalist Korporatizm'in yenilgisi ve sivil demokrasinin zaferi açısından gençlere ve gelecek kuşaklara nasıl bir değer miras bırakacaktır?
     
    Yapılacak şey bellidir: DTP'nin kapatılmaya kalkışılmasında yapılması gereken, anayasa değişikliği şimdi yapılmalıdır.
     
    Parti kapatmaya son verilmeli ve hukuk üzerindeki Korporatist siyasal vesayet kaldırılmalı, anayasa mahkemesi lağvedilmelidir.
     
    Yargıtay, savcısının bu son nağmelerine rağmen bir hukuk kurumudur; ve islahı daima mümkündür.

    İkinci 28 Şubat..

    Yargıtay savcısının girişimi, ikinci 28 Şubat sürecinin başladığının işaretidir.
     
    Yargıtay başsavcısı, bunu, Kemalist Korporatizm'in malum iki kanadının, özellikle silahlı kuvvetlerin desteği olmadan başlatamazdı.
     
    Anayasa Mahkemesi üyelerinin eğilimlerine bakarak, kelle hesapları yapmanın da yararı yoktur.
     
    Anayasa'da TBMM'nin Cumhurbaşkanı seçmek için oturum açmasında üçte iki aranması diye bir hukuk var mıydı? Anayasa Mahkemesi denen ama mahkeme ile ilgisi bulunmayan siyasal kuruluş, böyle bir şey icad etti; ve Türkiye'yi nelere zorladı.
     
    Şimdi de filan üyenin vicdanı şöyle dermiş, falan üyeninki böyle dermiş; yok Cumhurbaşkanı sorumsuzmuş, onun siyasal yasağa sokulması mümkün değilmiş! şeklindeki tartışmalar demokrasiye verilecek zararı önlemez.
     
    Bunları bir süre sonra birbirimizin külahına anlatırız!
     
    Yapılacak tek şey var: karşı mücadeleye başlamak.
     
    Bir yandan anayasa değiştirilerek, parti kapatma yöntemine son verilmeli; bir yardan da Anayasa Mahkemesi lağvedilerek, görevleri Yargıtay'a aktarılmalıdır.
     
    Öte yandan halkın derhal ama derhal en az bir Ukrayna halkı kadar demokrasiye sahip çıkacağını göstermesi gerekir.
     
    27 Mayıs'taki sessizlik, bugün o cinayetlerin meşruiyetine gerekçe sayılıyor Emin Çölaşan'ın karısı tarafından. bu kişi bir tek Emin Çölaşan'ın karısı olsa, kimsenin umurunda değil; ama bu kişi bugün "Türk ulusu adına" hukuk icad ediyor!
     
    Korkunun ecele faydası yoktur!
     
    İkinci 28 Şubat'ı, bugüne denk getirmelerinde bir çok saik var; bunlardan biri Kıbrıs'ta barışa ulaşılmak üzere olmasıdır.
     
    Bir diğeri, Kuzey Irak harekatının sonuçları ve hükumetin askerî çözümden sonuç çıkmayacağını kabul ederek, siyasal çözüme yanaşmakta olduğu izlenimidir.
     
    Bir diğeri başörtüsü yasağının tarihe karışmasının Emin Çölaşan'ın karısının gayretiyle önlenemeyeceğinin belli olmasıdır.
     
    Bu ve benzeri sebeplerle Kemalist Korporatizm, 28 Şubat'ı yeniden başlatmaya karar verdi.
     
    Korkum odur ki bu sez süreç 28 Şubat ile sınırlı kalmayacak ve bir 27 Mayıs boyutuna varacaktır.
     
    Eğer zamanında önlem alınmaz ise..
     
    Gün bugündür..
     
    Demokrasi yanlıları tezelden birleşmeli ve demokrasi karşıtı güçleri bulundukları bütün resmî makam ve kurumlardan hukuk çerçevesinde uzaklaştırmalıdırlar.
    3/14/2008

    Anayasa Mahkemesinin Eceli...

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, ''Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği'' iddiasıyla AK Parti'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı.
     
    Anayasa Mahkemesi denen ama ne mahkeme ile ne hukukla ilgisi bulunmayan Korporatist Kurumun kapatılması zamanı geldi de geçiyor! Belki bu girişim, Kürt partilerinin uğratıldığı zulmü malum zevatın dikkatine sunar!

    Newroz Piroz bê – Kürt aydınları neden baltayı taşa vurup duruyorlar..

    Başını örtmek isteyen müslüman kızların ve kadınların resmî kurumlardan hizmet edinmesini önleyen Kemalist Korporatizm, bunu, çeşitli sözüm-ona yüksek mahkeme kararlarının gerekçesinde ifade edildiği üzere, siyasetin pozitivist-laisist ilkelerden başka ilkelere dayandırılmasını önlemek amacıyla yapıyor. (Gerçi bir Danıştay kararında başı örtülü kız öğrencilerin gerektiği gibi bilgi edinemeyecekleri şeklinde bir görüş de dile getiriliyordu; ama sanırım bu kadar komik bir iddiayı Kemalist Korporatizm’in kurucu ve devam ettirici babaları da kabul etmezler. Bu sebeple biz onlar açısından daha yaygın geçerliği olan gerekçe üzerinde duralım.)

    “Siyasal”, Duverger’in tanımıyla kaynak paylaşımıdır; kamuya ait kaynakların nasıl paylaşılacağını düzenleyen sürece siyaset denir; çeşitli çıkar grupları bir araya gelirler ve onları birleştiren düşünce sistemi ne ise o sistemin kaynak paylaşımı konusundaki ilkelerini uygulamak üzere halktan yetki isterler. Buna partileşme denir. Yetki isteme işlemine seçim adı verilir. Bu yetkilendirmeyi yapan da halktır; halklar, partilerden birine veya bir kaçına yetki verme yetkisini ya kendi iradeleri ile edinirler; ya da birileri onlara bu yetkiyi verir. Halk, bu yetkiyi nasıl edinmiş olursa olsun, bu noktadan sonra tek yetkilidir. Bu durumu Türkçe siyaset retoriği geleneğinde “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” sözü ifade eder.

    Bu açıdan bakınca, siz başı örütülü insanların kamu hizmeti edinmesine—siyaset dışı—yöntemlerle engel olursanız, yaptığınız iş, millete ait hakimiyetin üzerinde başka bir otorite tesis etmek olur.

    Kürt aydınları, ister Kürt halkının temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanması için etnik kimliklerini önplana çıkartarak (yaygın deyimiyle, milliyetçilik yaparak) mücadele etmeleri gerektiğine inansınlar, ister diğer etnik gruplarla ve bu arada çoğunluktaki Türklerle ortak çıkarlarını öplana çıkartarak mücadele edileceğine inansınlar, son Anayasa değişikliğinde hiç tartışmasız, bir saniye bile yeniden düşünmeye gerek kalmaksızın, başörtüsünden yana olmak zorundaydılar; çünkü –bu meseleyi TSK’ya ve Kemalist Korporatizm’in diğer hakim unsurlarına plan-program dışı bir tarzda dayatmaya önayak olan MHP gibi Türkiye için bir özgürlükler projesine sahip olmadığı bilinen bir parti bile olmuş olsa—ortaya atılan, geniş özgürlükler projesinin bir bölümü, bir yapıtaşı idi.

    Çünkü.. Çünkü’lerde devama bile gerek yok; bu o kadar açık ki!

    Ama böyle olmadı.

    Kürt aydınlarının çoğu, kendilerinin hayat-memat meselesi olan genel özgürlükler projesinin bir ayağı olan inanç özgürlüğüne destek olup olmamayı, oturup düşündüler. Ve bir kısmı kerhen, ağzının yarısı ile destek olurken, büyük çoğunluğu buna ideolojik sebeplerle olsa gerek, karşı çıktılar. (Bu kesimin faaliyetlerinden halâ ümitvar olduğu örgütün bayrağında komünist ideolojinin kızıl yıldızı boşuna durmuyor, tabiî!)

    Belki bunda yadırganacak bir şey yoktur; çünkü isterse Kemalist Korporatizm’in başka ilkelerini reddediyor olsunlar Kürt aydınlarının düşünce sistemlerinin temeli de 200 yıllık bir İttihat ve Terakki geleneğinin meyvasıdır. Bir elmanın ağacından uzağa düşmesi beklenmez.

    Lakin, Kürt aydınlarının bununla kalmadığı görülüyor. PKK’nın yönetiminde olanlardan tutun, ondan bağımsız fakat hemen hemen aynı çizgide olanlara, PKK’ya karşı olanlardan tutun, PKK-zıddı çizgide olanlara kadar hemen hemen bütün Kürt aydınlarının yazılarında çizilerinde açık ve seçik bir İslam karşıtlığı görülüyor. PKK’nın ve onunla aynı çizgide olanların din-karşıtlığını, ideolojik miraslarıyla, yıllarca sürmüş Moskova-güdümlü komünist eğitimle açıklasak bile, PKK’ya karşı olan ve onun ne ideolojisini, ne stratejisini paylaşmayanların din karşıtlığını sürdürmelerindeki tutarsızlık çok daha önemli görünüyor.

    Dinin insanın düşünce sisteminin vazgeçilmez bir rüknü, hatta daha da ötesi özgür düşünmenin doğal bir sonucu olduğu gerçeğinin dünyanın hemen ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de daha çok kavranmaya başlanmasıyla, kendi bireysel ve toplumsal siyasal tercihlerini İslamî bir çerçevede ifade eden kişi sayısında artış oranı büyüyor. Bir sayının artması başkadır; artış oranının büyümesi başkadır. Dinin, Kemalist Korporatizm tarafından inkar edilen bireysel yararları ortaya çıktıkça, kişiler inançlarına uygun yaşamaya başlayanlardaki her anlamdaki kazançları gördükçe bu oranın daha fazla artacağını söylemek, aslında bütün dünyada olup biteni tekrar etmek olur!

    Ne var ki, Kemalist Korporatizm, altı dişinden geri kalan ikisini feda etmeyeceğini çok belirgin tarzda ortaya koymuş bulunuyor. Bu kararlılığı aşmak, bir ATÜT ülkesinin kendi başına becerebileceği bir şey değildir (ATÜT konusunda aşağıda bazı şeyler bulunabilir; ayrıca Karl Marx’tan, Sencer Divitçioğlu’na kadar bir çok kaynaktan yararlanılabilir). ATÜT ülkelerine ihtiyaçları olan dinamizm, daima ama daima dışarıdan gelmiştir. Bir çok kişinin gördüğü de odur ki, bizde tam bir özgürlükler projesi uygulama imkanı, AB üyeliğinin gerektirdiği reformları yapmak ve onları korumak için sağlam bir siyasal irade ortaya koymakla sağlanacaktır.

    Bu talep, Kürt aydınlarının kolkola girdikleri Kemalist Korporatistlerden değil, onların merkez seçkinlerinden değil, Siyasal Kenar‘dan, alternatif kadrolardan, kırsal kesim aydınlarından ve yatırımcılarından gelmektedir. Bu kesimin bırakın geleneksel eğilimlerini bir kenara, giderek artan yeni söylemlerine bakmak bile, sanırım bütün Kemalist Korporatizm babalarının tüylerini diken diken ediyor olmalı. Bizzat bu unsur, içerdiği barışçı mesaj ve yöntemler, PKK'dan ve diğer gizli-saklı girişimlerden değil, ama açık süreçlerden ve siyasal realizmden sonuç bekleyen Kürt aydınları için de cesaret, umut kaynağı olmalıydı.

    Merkez seçkinlerinin ve onların basın-yayındaki “devrim erlerinin” Türkiye’nin önemli bir  özgürlük sorunu olduğunu anlamaması, bu çerçevede İslamî yaşam taleplerindeki artışı da, Kürtlerin etnik kimliklerinin dermayan edilebilirliğini de inkar etmeleri mümkündür. Fakat Kürt aydınlarına ne oluyor ki, kendileri için böylesine hayatî  bir değerlendirmede bile hata yapabiliyorlar?

    Özgürlük ve insan haklarını elde etmek için, bu ikisine de taban tabana zıt değerlerin geliştirilmesinden başka bir şey olmayan siyasal şiddet, korkutma, sindirme, kan ve ateş yolunu seçmiş olanların, PKK’nın kendilerine kendilerini ifade için gerekli şemsiyeyi sağladığını,  bu açıdan bakınca bu tedhiş örgütünün Kürt halkının iradesini simgelediğini öne sürenleri bir kenara bırakalım. Taa 1960’larda, 70’lerde reddedilmiş ve bir kenara atılmış olan silahlı direniş fikrini, 1980’lerde yeniden canlandıran süreçlerin üzerindeki esrar perdesi kaldırıldığı zaman göreceğiz nelerin ve kimlerin kimlerin iradesi olduğunu; hangi örgütü kimin neden kurduğunu, kurdurttuğunu! Ama o zamana kadar boş durmak yerine Roma’dan, Osmanlı’dan ve daha sonra İngiltere’den silahlı isyanla elde edilmiş kaç etnik bağımsızlık bulunduğunun bir listesini çıkartıp, bu ülkelerin karşısına bugün uluslararası kabul gören bir skalaya göre ne kadar özgürlük sahibi olduklarını yazan kişi, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, hukukun en yüksek değer olduğu bir toplum oluşturmak için gerekli değerlerin nasıl üretilemeyeceği görecektir. Fakat bu gruba şu sırada hiç bir akla dayalı sınav önerilemez. Hele PKK kadar esrarengiz bir “8-gün Savaşı” deneyiminden sonra!

    Benim merak ettiğim, gerçekten demokratik bir ülkede yaşamaya arzulu ve bunu sağlamaya kararlı olan Kürt aydınlarına ne olduğu?!

    İster W ile yazın, ister V ile.. İster O ile yazın, ister U ile.. İnsanlık için yeni bir gün kutlamanın bile dinî bir yaşam biçimi olduğunu görmezden gelenlerin, hiç olmazsa Türkiye’de en istikrarlı ve barışçı çözümleri üretenlerin hayatlarını müslümanca yaşamak isteyen ve tıpkı kendileri gibi bir özgürlük projesinin parçası olma zorunluğu bulunan büyük çoğunluğu görmeleri gerekirdi diyorum. Ama kolay değil 200 yıllık pozitivist-laisist merkez seçkinleri eğitiminden geçmek!

    İnsan, etnisitesi ne olursa olsun; bazen silahlı bileşkeninin karşısında gibi dursa bile Kemalist Korporatizm’in yılmaz bir bekçisi oluverir. Aynı şekilde dinini hayatına yön veren ilke haline getirmek istediği için laik bileşkesinin karşısında gibi durmanın bile insanı Kemalist Korporatizm’in kahraman bir neferi olmaktan kurtaramadığı gibi.