|
|
3/26/2009 Uğur Dündar'ın oturup düşünülmüş, hasar-kontrolü amaçlı çıkışını izledik. Herkes bir tepki gösterdi; adalet bakanı "anlayışla" karşıladığını açıkladı. Bence en güzel tepkiyi Aktif Haber okuyucu Tayfun Talipoğlu veriyor: Sizin bahsettiğiniz şeyler iddianamede yer almıyor. O yazılanları C. Savcısı da yazmış değil. O iftira dediklerinizi yazanlar sizin savunduğunuz ETÖ sanıkları, yandaşlarınızın yazıp iftira ettiklerini niye Başbakana soruyorsunuz anlamadık, Savcı adamların ne çirkin işlerle uğraştığını bunların şantajcılığını ortaya koyuyor, savcı senin hakkını karının namusunu savunuyor ama sen nedense namusunu savunanı değil de yandaşlarını iftiracıları savunuyorsun. Delikanlıysan ETÖ'den şikayetçi ol. Artistlik yapma. 3/24/2009 Aşağıda demişiz ki: Bu yerlerde halkın iradesini çarpıtmak ve AKP'nin oylarını az göstermek, CHP ile MHP'nin hatta DTP'nin oylarını çok göstermek için--hala bir takım kamu kurumları ve özel örgütler içinde faaliyetini bütün hızıyla sürdüren Ergenekon tipi çetelerin eliyle--girişilebilecek hilelerin, düzenbazlıkların yapılabileceğini tahmin etmek de zor değil. Eksik söylemişiz.. Sandık başındaki Ergenekon çetecisinden önce aslan gibi gazeteciler veya 1938 Basın Kurultayı'nda benimsenen tanımlama ile "devrimin gazeteci erleri" olduğunu unutmuşuz! İşte AKP oylarını azaltmanın başka bir çaresi: Kanal B Genel Müdürü Nahit Duru: Size 1.5 - 2 dakikalık bir haber ayırsalardı. O Doğan Grubu da dahil... Şu anda siz kafa kafaya gelmiştiniz. Kemal Kılıçdaroğlu: Evet Duru: Önümüzde daha bir hafta 10 gün zaman var. O süre içerisinde de geçerdiniz. Ama bunlar p.şt. Çok ciddi söylüyorum Kılıçdaroğlu: Tabi... Tabi... Duru: Ve çok üzülüyorum şimdi, Haberal... Haberal... Bana şu talimatı verdi. Dedi ki, ne yaparsan yap... Ne yaparsan yap... Kılıçdaroğlu: Evet... Duru: Bunların (AK Parti'nin) oyunu azaltacak Ankara, İstanbul, İzmir, Adana'nın oyunu artıracak ne p..ştluk biliyorsan hepsini yap dedi. Dedim ki hocam, yani biz tabi bu adamlarımızı çıkaracağız, ama esas Saadet'i (Saadet Partisi'ni) çıkarmak lazım. Niye dedi. Dedim bunlarda CHP'ye oy 1 gidecekse Saadet'e 3 gitme ihtimali var. Kılıçdaroğlu: Evet... Duru: Çıkarabilir miyiz dedi. Dedim ki Ertan Yülek'i tanıyorum konuşurum çıkarırız. Ertan'ı ben de tanıyorum dedi. O zaman siz konuşun dedim. Kılıçdaroğlu: Ben de tanıyorum. Duru: Ertan abiye açtım telefonu Saadet Partisi'nden istediğim adamı, Genel başkanları dahil getirdim. Buraya getirdim ve 1000'in üzerinde SMS geldi Saadet Partisi genel başkanına. Ve ben inanıyorum ki en az bir puan artırdı. Kaynak (Bu şeref de Erbakan'a ve kızına yeter de artar bile!) İhsan Dağı, Zaman'da çıkan "YSK üyeleri ya Türkçe bilmiyorlar, ya da amaçları başka" başlıklı yazısında, şöyle diyor: YSK kararı, '298 sayılı kanunun 87. maddesi uyarınca, seçmenin kimliğinin tespiti amacıyla düzenlenmiş belgelerde; TC kimlik numarasının bulunması zorunlu hale getirildiğinden' söz ediliyor. Şimdi 87. maddeyi okuyalım: 'Sandık seçmen listesinde yazılı seçmenin kimliği, nüfus hüviyet cüzdanı VEYA kimlik tespiti amacıyla düzenlenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını taşıyan resmi belgelerle belirlenir. Hangi resmi belgelerin kimlik belirlenmesinde kabul edileceği, Yüksek Seçim Kurulu'nca seçimlerin başlangıcında tespit ve ilan edilir.' Bunda anlaşılmayacak ne var? TC kimlik numarası istenilen belge nüfus hüviyet cüzdanı değil, kimlik tespiti amacıyla düzenlenen 'diğer' resmi belgeler. Kanun koyucu zaten nüfus hüviyet cüzdanını seçmenin kimliğinin belirleneceği temel belge olarak kabul etmiş. YSK'nın 'tespit ve ilan edeceği' resmi belgelerin arasında yok nüfus cüzdanı. Anlaşılan 'VEYA'nın ne anlama geldiğini çözememiş YSK üyeleri. Açıp baksalardı bir TDK sözlüğüne: 'Ayrı olmakla birlikte aynı değerde tutulan iki şeyi anlatan kelimelerden ikincisinin önüne getirilir. Olacağı sanılan, seçime bırakılan şeyler ikiden çok olursa kullanılır.' Anlaşılmayacak bir şey var mı? Aynı değerde olan iki şeyden birinin önüne gelir ve bunlardan birini seçersin. Yasa maddesinde o iki şey ne? Birisi nüfus hüviyet cüzdanı. Varsa, seçmenin kimliğini bununla belirlersin. 'Veya' diğer kimlik belgeleriyle belirlensin ki onlarda TC kimlik numarası olmalı. TC yüksek yargıçlarının bunu anlayamadıklarını düşünemiyorum. Buna inanamam. Doğrudur, kimse inanmaz buna. Kemalist Korporatizm'in devamını sağlamakla görevli ve amaçla birinci vazifesi hukuk üretmek olan kurumlardan Yüksek Seçim Kurulu isimli olanının yasaya ve mantığa açıkça zıt bir kararı neden aldığını anlamak için aldığı ikinci karara bakmak gerekir. YSK, sandık başında görev yapacak parti gözlemcisi kadınların İslamî bir tarzda giyinmesini yasaklamakla, seçime hile karıştırmaya şahit olabilecek parti temsilcisi sayısını azaltmak istemeekte değil midir? Bazı yerlerde bazı partilerin başı açık kadın gözlemci bulamadıkarını göreceğiz üç gün sonra! Bu yerlerde halkın iradesini çarpıtmak ve AKP'nin oylarını az göstermek, CHP ile MHP'nin hatta DTP'nin oylarını çok göstermek için--hala bir takım kamu kurumları ve özel örgütler içinde faaliyetini bütün hızıyla sürdüren Ergenekon tipi çetelerin eliyle--girişilebilecek hilelerin, düzenbazlıkların yapılabileceğini tahmin etmek de zor değil. Amaç, daha önce bir çok kere denenen ve Ergenekon belgelerinde, iddianamelerde ve sızdırılan telefon görüşmelerinde örnekleri bulunan tarzda, AKP'nin seçimleri kazanmasını önlemektir. Bir kişi nüfus cüzdanında numara yazmadığı için oy veremese, kârdır Kemalist Korporatizm için. Bu mahallî seçimler Ergenekon soruşturması ve Türk halkının mevcut şekliyle TSK'ya kadşı güveninin bir tür referandumu niteliği kazandığı için, AKP oylarının mümkün olduğu kadar az çıkmasını sağlamak, birinci amaçtır Ergenekon'un hala devam eden kanatları için. Bir jandarma komutanı veya ordu komutanı emekli oldu ve foyaları ortaya döküldü diye, bu işler tümüyle bitti mi sanıyorsunuz? 3/21/2009
Yine bir sözüm-ona “yüksek” kurul; yine bir halk egemenliğini kısıtlamaya yönelik karar.. Ama bana öyle geliyor ki, Ergenekon soruşturmaları (yargılamaları değil.. Çünkü mahkemelerin hala Kemalist Korporatizm’in etki alanında olduğu görünüyor) ile birleştirilince, bu yerel seçimlerin aldığı referandum niteliği sebebiyle, seçim sonrası dönem tam bir hesaplaşma dönemi olabilir. Hala korporatizm’in çarpışmadan çekilmeyeceği korkumu koruyarak, çok aydınlık bir geleceğin de ilk işaretlerini görmüyor değilim. 3/18/2009 Eski Ege Ordu Komutanı.. Eski 1'nci Ordu komutanı.. 2001 yılında Orgeneral olmuş.. 2004 yılında, yani şurada 4-5 yıl önesine kadar, TSK'nın beş-altı en büyük komutanından biri imiş.. Hurşit Tolon.. Ses kayıtlarına bakın: “Celalettin’i emniyet genel müdürünü sıkar yaa. Şeyi sıkar yaaa Vali’yi...." "Şimdi bakınız o Çevik Bir’i niye kıvırttırıyor Sayın Kıvrıkoğlu istemedi. İstemez. Ben Çetin’i çok severim ama Ankara’da olmasını istemem niye? Dizginleyemem. Haaa o zaman molla gelir...” "Molla geldi, bu ordunun başına bir molla gelmiştir. Kim ne derse desin. Ondan sonra bizim şeyimiz bozuldu..." Celalettin dediği İstanbul Emniyet müdürü.. Vali dediği İstanbul valisi.. Molla dediği, genel kurmay başkanı.. Ki "molla" dediği kişi, sivil irade ile seçilmiş hükumetin, meclisin karşısına Anayasa Mahkemesini, savcıları, sanayi odalarını diken kişi! Peki ne değişti? Ne gibi bir değişiklik oldu ki, şimdi 2009'da TSK'nın en üst beş-altı üyesinin bu zihniyette olmadığı gibi bir iyi niyet besleyebilelim? Nereden biliyoruz seçime üç gün kala, Yüksek Seçim Kurulu denen bir diğer yüksek kurul eliyle, malum kişi ve kuruluşların nüfus cüzdanlarında vatandaşlık numarası yazması zorunluğunu getirmediklerini? Seçime yaklaştıkta, mahalli seçim olmasına rağmen, CHP'nin de, MHP'nin de tamamen eriyeceği anlaşılıyor ve buna karşı kimbilir nerelerde "molla" edebiyatı bütün hızıyla sürüyor. Bizim bilmediğimiz yerlerde, başka Hurşit Tolonlar, aynı sözleri söylüyor, aynı mantıkla "Bunlara engel olmazsan bütün Türkiye'de belediyelerin başına mollalar gelecek!" diyor. Tıpkı anayasa mahkemesi ikinci başkanının genelkurmay ziyaretleri gibi, kimbilir yüksek seçim kurulu üyeleri arasında da belirli yerleri ziyaret edenler vardır! Neden olmasın? Ne değişti ki son dört beş yıldır, klasik müzik sanatçılarından, üniversite hocalarına, ordu komutanlarına kadar egemen olan Kemalist Korporatist vesayetçi zihniyetin ortadan kalktığını var sayıyoruz? Mevcut genelkurmay başkanı çok değil geçen Eylül'de bu Hurşit Tolon'u, tutuklu iken tutukevinde bir garnizon komutanına ziyaret ettirmemiş miydi? 3/17/2009
Haber 7’nin bir haber başlığı:
“Adana'da bir taksi şoförü, iki kişi tarafından gasp edildikten sonra boğazı kesilerek öldürüldü. İlginç bir de ayrıntı çıktı..”
Haberin ayrıntılarını birinci sayfada, başlıkta vermemek, nasıl bir gazetecilik anlayışıdır; bilmem. Ama daha vahimi, ikinci cümle..
Birinci cümlede “Adana'da bir taksi şoförü, iki kişi tarafından gasp edildikten sonra boğazı kesilerek öldürüldü” deniliyor. Vahşete bakın!
Hayır cümledeki öznesiz gasp fiilini kastetmiyorum. Bir şoför nasıl gasp edilir! Olsa olsa insanın parası, ceketi, cüzdanı, otomobili gasp edilir! Haydi galat-ı meşhur sınıfından, hoş görelim bu ifadeyi.
Vahşet, Haber 7 editörünün Türkçeyi katli değil; iki kişinin bir taksi şoförünü önce soyup, sonra da (soygunun tanığı olduğu cihetle) öldürmeleri ve bunu adamcağızın boynunu keserek yapmaları.
Fakat Haber 7 editörü için buraya kadar olanlarda bir ilginçlik yok. Asıl ilginçlik ayrıntıda: İlginç de bir ayrıntı çıktı.
Buraya kadar olanlar eğer size bu haberi okumak için ilgili link’i tıklama arzusu vermedi ise, editörün gizlediği ayrıntı size bunu yaptırtabilir. Tıklayıp ilginç ayrıntıyı okuyun!
Allah sabredenleri sever! Ya sabır! Ya Türkçe.. Ya gazetecilik! Sabır! 3/4/2009 ARAŞTIRMACI yazar Serdar Şen, 28 Şubat Post Modern darbenin üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen biçimsel farklılıklar yaşansa da askerin siyasete müdahalesi sürdüğünü söyledi. “Geçmişten Geleceğe Ordu” ve “Cumhuriyet Kültürünün Oluşum Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silâhlı Kuvvetler ve Modernizm” kitaplarının yazarı Şen, 28 Şubat’ın 12. yılında askerin siyasete müdahalesini değerlendirdi. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin (TSK) kendi içindeki yapısal dönüşümüyle birlikte siyasal alana müdahalesinin 12 Eylül’deki açık darbeden farklı olarak, 28 Şubat’la birlikte değiştiğini belirten Şen, ‘Post Modern’ olarak adlandırılan bir tarza yönelindiğini ve asıl önemli olanın ise bu değişikliğini gerekçelerinin olduğunu vurguladı. 12 Eylül 1980’de ordu sistemin rejim krizini aşarken kendisini ifade etme araçlarını farklılaştırdığını iddia eden Şen, ordunun siyasal etkinliğini asla kaybetmediğini kaydederek, “Daha önceden içe yönelik bir süreçte müdahale yaşanırken bölge stratejilerindeki gelişmesinin etkisiyle ordu dış dünyaya bakışla kendini besler hale geldi” dedi. Türk’ün konuşmasına yapılan açıklamanın 28 Şubat’ın nasıl elbise değiştirdiğine Şen şöyle örnek veriyor: “En çarpıcı örneklerinden birisi –tarz değişikliği gibi görünmekle birlikte özde değişiklik olmadan- e-muhtıra’dır. Biçimsel değişikliklerin önemli olduğunu düşünmüyorum. Biçimsel farklıların daha fazla demokratikleşme ya da antidemokratikleşmeye kaydığı algısı doğru değil.” Kısa vadede arka plandaki dinamiklerin “açık darbe” olarak gündemde olmayacağını düşünen Şen, “Ancak buna karşılık hukuk alanındaki gelişmelere basın açıklamaları üzerinden müdahaleler ya da son olarak Ahmet Türk’ün Meclis’teki Kürtçe konuşmasına yapılan açıklamalar daha çok kamuoyunda algılamasının kaymış olduğu noktaya doğru yani medyayı merkeze alan açıklamalar ön planda” diye konuştu. Bir süre daha bu durumun bu şekilde seyredeceğini dile getiren Şen, “Fakat özellikle ekonomik krizin daha da derinleşmesiyle hiç beklenmedik takdirde e-muhtıra, basın açıklaması ya da bildiriler yetmeyebilir, dengeler tepe taklak olabilir. Yani biçimsel kaygılarla bakmak yanlış” şeklinde konuştu. Kaynak Özetle.. Çünkü... Mevcut korporatist rejimi devam ettiren ana öge, bu koalisyonun ana ortağı TSK'dır! Bu denklemden TSK'yı çıkarttığınız anda korporatizm, patır-patır çöker. 3/2/2009 Taraf gazetesi yazarı Gökhan Özgün, Fatih Altaylı’ya ve çıkarttığı yeni gazeteye “hoşgeldin!” diyor; “… Dün, aynı pişkinlik, aynı şişkinlik, şerit değiştirdi ve ‘değişik’ bir zeminde gaza bastı. Bu pişkinliğin adı Fatih Altaylı. Atom bombasından bile sağ çıkacak genlere sahip Fatih Altaylı, Haber Türk’teki ilk yazısına, “Bugün benim için 2 Nisan 2007. Neden mi? Anlatayım” diye başlıyor. Fatih Altaylı hakikatinin Haber Türk’ün köşesinden tekrar ‘sırıtmaya’ başladığı bugün, benim için 19 Ocak 2007’dir. Hrant Dink’in öldürüldüğü gündür. Neden mi? Ben de anlatayım. Madem Fatih Altaylı utanmıyor, pişiriyor, şişiriyor, anlatıyor. Ben de anlatayım. Bana olanı, olduğu gibi anlatayım, …” Devamı İşte son 30 yılın en güzel haberi: O kadar güzel ki... Bu ipucu sürdürülürse, etkisi Ergenekon davasından bile daha kalıcı ve olumlu sonuçlar alınır. Haberin ayrıntısı şöyle: AVRUPA İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren hakkında iddianame hazırladığı için meslekten ihraç edilen savcı Sacit Kayasu’ya iade-i itibar yaparken, darbecilere yargılama yolunu açan önemli bir karar aldı. AİHM kararında, darbeciler hakkında dava açılması için iddianame hazırlayan Kayasu’ya ceza verilmesinin ‘acil sosyal ihtayaç şartını içinde barındırmadığını’ belirterek, ‘Bu uygulama, ifade özgürlüğünü zaafa uğratan önceki Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesi tarafından silahlı kuvvetlere verilen artan bir korumadır’ dedi. AİHM kararında şöyle denildi: DİĞER SAVCILARA GÖZDAĞI ‘BUNDAN başka, devletin hukuk hizmetine ait bir kamu görevlisine, bu tarzda bir cezai müeyyide uygulanması, tabii olarak, sadece ilgili kamu görevlisi nezdinde değil, bütünüyle bu görevde olanlar üzerinde kaçınılmaz olarak korkutucu etki yaratacaktır. (...) Mahkeme sonuç itibariyle, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına, silahlı kuvvetler aleyhine suç işlediği ve dolayısıyla mesleğinden daimi olarak çıkarılması ve hukuk alanında çalışmasının yasaklanması gerektiği yönünde bir kabul ve cezai müeyyide ile karışılmasının amaçlanan herhangi bir haklı yarar ile orantısız olduğu ve dolayısıyla 10. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir.’ DARBECİLER KORUNAMAZ KONUYLA ilgili star’ın sorularını yanıtlayan eski savcı Kayasu, ‘Bu karar tarihi önemde bir karar. Bundan sonra hakimler ve savcıların yapacağı işlemlere ışık tutan bir karar. Aynı zamanda HSYK, Adalet Bakanlığı, Yargıtay’a, hepsine ışık tutan bir karar’ dedi. Kayasu, ‘AİHM, ‘söz konusu olayın Anayasanın koruması altında olması bile bu iddianamenin tanzimine engel değildir. Darbeler, darbeciler korunamaz’ dedi’ diye konuştu. AİHM, kararında kendisine verilen ihraç kararının ‘diğer savcıları da yıldırmaya yönelik eylem’ olarak değerlendirildiğini ifade eden Kayasu, ‘Sadece benim açtığım davaya atıf yapmıyor, başka savcılar da darbeyi dava edebilir diyor’ dedi. Kayasu, AİHM kararına uyulmaması halinde Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi uyaracağını belirterek, ‘Türkiye ısrar ederse Avrupa Konseyi’nden çıkartır’ dedi. Kayasu, AİHM’in Türkiye’nin ödemeye mahkum ettiği 41 bin euro tazminatı ise 13 Şubat’tan başlamak kaydıyla 3 ay içinde eline geçeceğini de sözlerine ekledi. Kaynak Gerek bu olayda, gerekse Ergenekon davasıyla ilgili idianama ve mahkeme ifadelerinde bir husus var ki, Hakimler ve Savcılar Kurulu denen örgütün, korporatizmin başlıca uygulama araçlarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir şey için gerekmese bile, anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi ve HSYK denen örgütlerin kapatılması için gereklidir.
|