Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    4/27/2008

    Neden bütün toplum mühendisleri pozitivisttir ve Darwin'e inanır?

    Toplum mühendisleri, Hitler'den Lenin'e.. Napolyon'dan Atatürk'e.. İnsanı yeniden biçimleme, topluma daha iyi şekil verme iddiasında derecesi ne olursa olsun toplum-biçimlendirmenin mümkün olduğuna inananların hepsi, tartışmasız, hilafsız pozitivisttir ve Darwin'in "türlerin başlangıcı" kuramına inanır; evrenin bir "üstün akıl" tarafından tasarlandığını reddeder.
     
    Neden?
     
    Bütün bu sorularınızın cevabını yeni bir belgesel filmde bulabilirsiniz:
    250x300_ai
     

    Ya bu kişiler sistem teorisi okumamışlar, ya da ben Mars'ta yaşıyorum

    Anayasa mahkemesi denen sözüm-ona hukuk kurumunun başındaki kişi bir konuşma yapıyor.. Daha önce verdiği oylarla Kemalist Korporatizm'e ihtiyacı olan hukuku icad etmeye yönelik önemli konularda bir tür muhalefet sergilediği için Haşim Kılıç'ın bu sözleri bir takım kişilerin yüreklerine su serpiyor.
     
    hasimkilice
     
     
    Haberde "yüreğine su serpildiği" (Yani "AKP ve DTP kapatılmayacak; Türkiye'de sivil siyasetin üzerindeki TSK tarafındanr sürdürülen vesayet sistemi bu kez işlemeyecek!" diye sevindiği)  belirtilen şahıslar şöyle sıralanıyor:
     
    Anayasa Profesörü Fazlı Hüsnü Erdem, Anayasa Profesörü Ergun Özbudun,  SP Genel Başkan Yardımcısı Cevat Ayhan, Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel, Mazlum-Der Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, Demokrat Hukukçular Derneği Başkanı Av. Halil Doğan, Emekli Savcı Ömer Köse, Gazeteci Yazar Ali Bulaç,  Demokrat Hukukçular Derneği Başkanı Av. Halil Doğan,  Cumhuriyet Eski Başsavcısı Reşat Petek,  Türkiye Gönüllü Teşekküllüler Vakfı Başkanı ve Uluslararası Hukukçular Birliği Genel Sekreteri Av. Necati Ceylan, Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu.
     
    Hani bir hikaye vardır; padişah sefere çıkmış; düşmanı kuşatmış, çadırında haritaları sermiş, nereye nasıl saldıracağını düşünürken, lalası içeri girmiş, Sultan'ın hala yatmadığını görerek üzülmüş:
     
    "Sultanım, ne düşünüyorsun? Asker evlatlarına emredersin, saldırır kafirin tümünü kırarlar! Sen şimdi yat, uyu!"
     
    demiş ya.. Padişah da bunun üzerine:
     
    "Allah'ım şu Arabın aklını bir gecelik olsun bana ver de doğru dürüst uyuyayım!" diye dua etmiş ya.. Aynen o hesap, acaba bu anayasa profesörlerinin, emekli savcıların,  uzun sıfıatlı dernek başkanı hukukçuların bildiği bir şey var da biz mi bilmiyoruz?
     
    Ne zamandan beri korporatizm, sistem kuramı ile anlaşılabilecek olmaktan çıkıp da atacağı adımlar ve gelişimi onun içindeki bireylerin konuşmalarına içerik analizi yaparak anlaşılabilecek bir hale ulaştı?
     
    Bu bana Cengiz Çandar'ın, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçildiği zaman, Fehmi Koru'nın da bulunduğu bir mecliste, "Siz bu adamı tanımıyorsunuz; ben tanıyorum. Çok iyi insandır. Göreceksiniz, çok iyi cumhurbaşkanı olacak!" dediğini hatırlatıyor.
     
    ***
     
    Tamam, MHP'nin gerçek yüzünü ortaya koymasıyla, anayasa mahkemesinin varlığına son verecek, en azından parti kapatmayı imkansızlaştıramasa bile zorlaştıracak bir anayasa değişikliğinin imkansızlığı anlaşıldı. Ama bundan başka çare yok mudur? Mesele, anayasa mahkemesi başkanının demeçlerine yapılacak üstünkörü içerik analiziyle rehavete erilecek bir mesele midir?
     
    Erken seçim imkanı yok mudur? Başka bir parti kurmak ve kapatma kararı çıktığında, atanacak cumhurbaşkanı eliyle Deniz Baykal+Devlet Bahçeli formülüyle bir hükumet kurulmasını önlemek imkanı yok mudur?
     
    Ne acı..
     
    Göz göre-göre bir siyasal felakete doğru gidiliyor ve koca koca insanlar, böylesine çocukca yorumlarla kendi kendilerini ve dolayısıyla milleti teselli ediyorlar.
     
    Rahmetli teyzem buna "Yanmış g..e b.. tan yelpaze!" derdi..
    4/19/2008

    Bir yalanlama da Paşamızdan!

    Bir yalanlama da Fikret onbaşı (başka kim olur? Ellerinde başlıca iki borazan varken!) marifetiyle, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli oramiral Yener Karahanoğlu beyfendiden geliyor Üstelik bu paşamız kendisiyle ilgili haberin özünü reddetmeden, millete bir de akıl-fikir dersi veriyor:
    "Çıkan haberler, yazılar doğrusu akla ziyan. Bir kuvvet komutanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı veya bir üyeyi arayıp, ‘şu kararı almazsanız, darbe yapacağız’ der mi? Bunun akla sığan bir tarafı var mı? Mantıklı bir yönü var mı? Olacak iş mi? Ayrıca öyle haber verilerek darbe mi yapılır? Darbe yapmanın da kuralları vardır, gizliliği vardır. Bu bile düşünülse, iddiaların saçma olduğu anlaşılır.”
     
    Biz darbe yapmanın kuralı olduğunu bilmeyen, demokrat kafalı sivilleriz; bu derslerin okutulduğu okullarda okumadık. Bu sebeple bilemeyeceğiz darbe yapmanın kurallarını. Lakin "darbe" suç olduğuna göre, darbe yapmadan önce hazırlık aşamasında ve yaptıktan sonra fiili iktidarı elden bırakmaları üzerine yakalanan darbecilerin ölüm cezasıyla cezalandırılması (şimdi asmayıp, beslemek moda olduğu için sanırım, onları da denize bakan bir hastane odasında ömür boyu misafir ederdik) gerektiğine göre, bunu gizli tutmak military intelligence gibi bir oxymoron dahil her türlü akla yakın olsa gerek.
     
    Lakin, bu ülkede darbe yapabilen sadece TSK olduğuna göre, onun bahriye kanadının başındaki kişinin "yıllarca aynı üniformayı taşımışız" diyerek anayasa mahkemesi başkanı veya üyesi bir kişiyle görüşmesi, hem de onları hukuk dışı bir konuda karara zorladıkları sırada görüşmesi halinde lafzen "Bak, bu kararı alın, yoksa maalesef darbe yapmak zorunda kalacağız!" demek gerekmediğini bilmek için askerî okullarda okumak ve orgeneral olmak hiç gerekmez.
     
    "Merhaba!" demek yeter bu durumlarda.. Hatta merhaba demeye bile gerek. Hatta görüşmeye bile gerek yok. Korporatizm bu demektir: sistemin elit'nin ideolojik-düşünsel-davranışsal saatleri ayarlanmıştır. Geldikleri etnik köken dahil, gittikleri okullardan, üyesi oldukları kurum ve kuruluşlara kadar, her türlü sosyalleştirme ajanı, onları öyle bir şekillendirmiş ve onlar kendi üyelerini (ki bu sebeple sistemin adına Korporatizm denmektedir) seçme süreçleri ortaya öyle bir seçkin kadro çıkartmıştır ki onlar durumdan vazife çıkartırlar ve oturup Şubat Soğuğu'ndaki gibi sigara dumanlı ve masonik simgelerle süslenmiş salonlarda görüşmeler yapmaları bile gerekmez. Ama bu şahsın da itiraf ettiği gibi--Taraf gazetesinin zikrettiği türden--bir takım görüşmeler yapılmış. Bu görüşmelerle kimin kime ne dediği, kimin "Ya demokratlar kazanacak olursa.. Benim şerefim iki paralık olmaz mı?" diye zırıldayıp, gözyaşı döktüğü veya dökmediği, Selim Edes'in arayıp da bulamadığı ve bu sebeple mahkemeye arzedemediği rüşvetin belgesi türünden belgelerde kayıtlıdır.
     
    Fikret onbaşı sormuyor tabii "Görüşme günlerinizi ve sürelerini söyler misiniz?" diye..
     
    Neden sorsun? Gazeteci mi o?
     
    O, askeriyenin borazanı.. Ne üflersen o geliyor geriye...
     
    Sonra da milletin aklıyla alay ediyorlar karşılıklı; akla ziyanmış darbeden söz etmek.. Kim size "anayasa mahkemesi başkanını arayıp da darbe hazırlıklarıyla ilgili andıçları görüştünüz!" diyor? Ortada açık ve seçik bir tehdit var ve bu tehdidin TSK mensubu bir çete tarafından başka bir yere mensup başka bir çeteye iletildiği söyleniyor.. Eğer içinizde başka bir akıllı devlet bilgisalarında  özel darbe günlüğü tutmuşsa, elbet bir gün görürüz kimin kime ne ilettiğini.
     
    Şimdilik karineyle ve sizin beğenmediğiniz akıl ve fikrimizle ve mantığımızla hareket etmek zorundayız: 367 kararının hukukla ilgili var mı ki, şimdi yok öyle demedik, yok asker arkadaşımla tavla oynamıştım sadece gibi bizim değil ama sizin aklınıza bir ziyan erişmiş olduğunu gösteren açıklamalarla temize çıkmaya çalışıyorsunuz?
     
    Bir gün gelecek ve bu hanımların, beylerin kimin nasıl ilettiği etki ile ne yaptığını gün gibi göreceğiz.
     
    Tabii o zamana kadar sizin bu bulandırdığınız ortamda aklımıza gerçekten bir şey olmazsa!

    Ergenekon'da Kimler Var?

    "Devrim erleri"nin halka açık listesi için burayı tıklayınız:
     
    kemalalemdarogluinlan
     
    Kemalist Korporatizm'in ölümü bu Alemdaroğlu veya diğer bir ego-manyak üniversite mensubunun dilinden olursa, hiç şaşmam..
     
     
     
     
    4/18/2008

    Ohh, müsterih olabiliriz artık!

    Eski baş yargıç açıklamış:
     
    tugcuCapture
     
    Ne kadar rahatlatıcı bir açıklama:
     
    ''Dönemin mahkeme başkanı olarak böyle bir olayın kesinlikle muhatabı olmadığım gibi ne bir komutan ne bir asker ya da sivil kişiden bu yönde değil tehdit, ima dahi gelmemiştir. Anayasa Mahkemesi üyeleri, önlerine gelen davaları her zaman ve her koşulda hukuka ve vicdani kanaatlere göre, her türlü etkiden uzak olarak karara bağlarlar. Bundan kuşku duyulmamalıdır.''
    Zaten, biz rejime sadık Kemalist Korporatistler ve devrimin erleri ve  "Vatan söz konusu oluğunda her şey bi tarafa abi!" diyenler böyle bir şeyden asla kuşkulanmıyorduk; ayrıca ne lüzumu var koskoca mahkemenin  üyelerini tehdit etmenin... Onların vicdanı, zaten tek başına bırakıldığında da bir komutan, bir asker veya bir sivil kişinin vicdanı gibi, anında yazılı ve geleneksel hukukta olmayan bir şeyi icad edecek kadar, önceden terbiye edilmiş bir vicdandır!
     
    Hadi bakalım, şimdi sıra Selim Edes'in kulalarını çınlatarak rüşvetin belgesini bulmakta!
     
     
    4/17/2008

    AKP'nin kendisini yok edecek olan "sistem" ile özdeşleşmiş olmasına dair

    Buckley'nin "Amerikan Sağ Düşünce Geleneği" için yaptığını birinin Türk Sağ Düşünce Geleneği için yapması gerekli; yoksa (sözüm-ona demiyeceğim çünkü samimiyetlerine dair belirtiler çok) Türkiye'deki sağ düşüncenin de kendisini yok etmeye azmetmiş olan Kemalist Korporatizm'in birçok söylemini, otoritaryan modelini benimsediği ve bunlardan arındırılmaması halinde Türkiye'de yakında tıpkı solun yok oluşu gibi sağın da yok oluşuna tanık olacağız.
     
    Bunu son derece veciz biçimde ifade eden Mustafa Erdoğan, şöyle diyor:
    Erdoğan ve ekibi, birçok başka vesileyle de tanık olduğumuz gibi, carî sistem nezdinde kendi meşrulukları bile şüpheli iken, kendilerini devlet gibi görmeye ve devletçi seçkinlerin dilini içselleştirmeye istekli görünüyorlar. Oysa, o mütehakkim devletin defalarca mağduru olmuş bir siyasî geçmişten gelen AKP’lilerin kendilerini devlete değil de sivil topluma daha yakın hissetmeleri beklenirdi.

    Kendileri ‘Devlet’ tarafından hep aşağılanagelmiş olanların, biçimsel iktidar mevkiine geçince, bu sefer onların, yine ‘Devlet’in hazzetmediği başkalarını aşağılaması ne garip bir tecellidir!...

    AKP’lilerin kendilerini devlet sanma eğilimine girmelerinin başka bir örneği de şu TCK 301 meselesidir. Hükümet güya reform niteliğinde olmak üzere, Meclise 301. maddeyle ilgili bir değişiklik teklifi sundu. Önerilen değişikliklerin işin esasını değiştirmediğini zaten başka arkadaşlar yazdıkları için, burada değişiklik metnini analitik bir eleştiriye tabi tutmaya gerek görmüyorum. Esasen bugüne kadar defaatle yapılan analizler hiçbir işe yaramadı.
     
     
     
    4/16/2008

    Secaat arzederken

    TSK'nın ilk borazanı, yine şecaat arzediyor:
     
    AKP bilinen dinci kökeniyle, iktidara TBMM içinde rahat çoğunluk sağlayarak gelen ilk parti oldu. Ama daha önceki benzerlerinin yarattığı havayı yinelememesi için Cumhurbaşkanı Sezer ve fazla görünür olmadan Atatürkçü anayasal rejimin kırmızı çizgilerini kendisine hatırlatan geçerli güç mevcuttu. Erdoğan yakın siyasi geçmişinde önemli dersler de almıştı. Bu ortamda atacağı dikkatli adımlarla değiştiklerine kamuoyunu ikna edebilir görünüyordu.  AKP iktidarının devletin yaşamsal misyonlar üstlenmiş kimi kurumunca, daha ilk günlerden itibaren nasıl dikkatle izlendiğini çok yakından gördüm. İşte bu izleme sonunda AKP'nin kapatılması davasına iddianame oluşturdu.  Kaynak
    Mehmet Ali Kışlalı kadar [soy]ismiyle müsemma insan az olur! Kendisini hiç tanımasanız bile yazısına "AKP iktidara geldiğinde kimi Cumhuriyet'i özümsemiş çevrede 'Şimdi ne olacak?' kaygısı vardı," diye başlayabilen birinin daha sonraki paragraflarda demokratik bir tek fikir ileri sürmeyeceği açıktır.  Lakin, "cumhuriyeti özümsemiş çevrelerin" gemi ne kadar azıya aldıklarını anlamak için bu yazıyı okumak yeter! Mehmet Ali Kışlalı açık ve seçik, AKP'nin kapatılması için anayasa mahkemesinde açılan davanın "devletin yaşamsal misyonlar üstlenmiş kimi kurumunca" hazırlanan iddianame ile açıldığını bildiriyor.
     
    Cümledeki Türkçe hatası ihmal edilebilir; bu cuntacı-Cumhuriyet yazarı takımının bayıldığı "kimi" lafı, "bazı" anlamına gelir ve çoğul anlam taşır. Yani "kimi kurumunca" denmez, "kimi kurumlarınca" demek gerekir; ama Mehmet Ali Kışlalı böyle bir çoğullaştırmanın o kuruma saygısızlık olacağını bildiği için, Allah tarafından kalemi sürçtürülerek, meramını açıkça anlatmak zorunda kalmış; ve malum kurumu bulunduğu tekil vaziyette açıkça ifade etmiş.
     
    Şimdi "kimi kurum" yani elinde silah olduğu için KemalistKorporatizm'in devam ettirici tek ögesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun içindeki hakim klik tarafından hazırlanan bir iddianame ile açılan davanın, nasıl sonuçlanacağını bilmek için, insanın müneccim olması gerekmiyor. Başbakan Erdoğan'ın partisinin kapatılması ihtimali aklının ucundan bile geçmiyor olabilir; ama iş resmî demeç boyutunun dışında sorulunca sanırım ki deneyimli her politikacı TSK'nin ne zaman ve nerede duracağını tahmin ediyor olsa gerek.
     
    Edemeyenler için Mehmet ali Kışlalı'nın şecaati yardımcı olabilir!
    4/14/2008

    "Gelinlik içinde otostop yapan bir kadın ha! Üstelik 'gavur'..."

    Hasan Bildirici'den:

    Sanat dünyasında 'Pippa Bacca' olarak tanınan Giuseppina Pasqualino di Marineo, Dünya barışı için gelinlik giyerek otostopla İtalya'dan İsrail'e giderken Gebze’de tecavüz edilerek öldürüldü. ... .... Türkiye’nin cinsel sorunları iktidar sorunundan daha ciddi. Tatminsiz kadın ve erkeklerin günlük cinayet işlediği bir cehennemden söz ediyoruz. Google arama motoru dünyada en çok çocuk pornosu sitelerine giren 3 şehri açıkladı...

    Tesadüfe bakın! İzmir, İstanbul ve Ankara birinciliği kimseye vermiyor.

    Çocuk pornosu ile mücadele eden devletler Türk polisinin çalışma biçimini kınıyor.

    Ben söylerken ürperiyorum: Tecavüz ederken öldürme CD’leri 100 Dolardan satılıyor Türkiye’de. Çocuk pornosu ile mücadele eden ekipler bu CD’leri İstanbul’dan rahatlıkla temin ettiklerini açıkladılar...

    http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1350

    4/12/2008

    Başbuğ'u okurken..

    Merkez seçkinlerinin AKP'nin kapatılmasının değil ama Kıbrıs konusunun Türkiye'ye AB üyeliğinin yolunu tamamen kapatmaya yeteceği inancından olduklarını doğrulayan bir gelişmeyle önce Genelkurmay başkanı ardından Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, Kıbrıs konusunda faaliyetlerine devam ediyorlar.
     
    Büyükanıt'tan daha çok Yeni Kemalist Düşünce'nin (ki buna Hablemitoğlu ideolojisi veya kısaca Ulusalcılık deniyor) sözcüsü durumunda görünen Başbuğ, Kıbrıs'taki Türkiye birliklerine hitaben bir konuşma yaptı. Askeriyenin yeni borazanlarından Fikret Bila'nın aktardığına göre, Başbuğ'un konuşmasında 11 madde var ki 11'inde ifade edilen görüşler de demokratikleşme yolunda Türkiye'nin objektif çıkarlarına tamamen aykırı hususlar içeriyor.
     
    Bu maddelerden Kıbrıs ile ilgili olanlarını Fikret Bila'nın cümleleriyle aktaralım:
    1. Başbuğ, Kıbrıs sorununun sadece Kıbrıs Türklerinin değil, Türkiye ve KKTC’nin güvenliklerini ilgilendiren “milli ve ortak” bir sorun olduğuna dikkat çekti.
    Türkiye, Kıbrıs Sorunu denen şeye sadece Kıbrıs Türkleri tarafından çağrıldığı için katılmıştı; KKTC de Türkiye'nin bu katılımın sonucu olarak Kıbrıs Türkleri'ne biçtiği siyasal örgütlenme tarzıdır; bir savaş kurumudur; bir zorla dayatılmış yapıdır. Kıbrıs Türkleri, artık bitmiş olan savaş durumunda, köprülerin altından tonla su aktığı bu vaziyette kendi kendilerini temsil edebileceklerini yaptıkları gerçekten demokratik seçimlerle, Türkiye'nin bir uzantısı halini almış ve üstelik Türkiye'nin en ileri, en demokratik kesimlerini değil, adını Ermeni fuzuhatıyla hatırladığımız Osmanlı yöneticilerinden Talat'ın adıyla özdeşleştirebilen, reaksiyoner, gerici, demokrasi düşmanı bir grubu temsil eder hale gelen Rauf Denktaş'ı sırtından silkeleyerek  göstermiş, olgun bir halktır. Bu halk, kendi kendisini Türkiye ve onun kurdurduğu KKTC denen yapı olmadan temsil edebilir, koruyabilir. Kıbrıs Türkleri çıkarlarının nerede olduğunu biliyorlar. Bu çıkarlar, Kıbrıs'a askerî müdahalenin ortaya çıkarttığı durumu araç değil amaç haline getirmiş olan TSK'nın kurumsal çıkarlarıyla örtüşmüyor. TSK, Türkiye'deki vesayet gücünü elinde tutabilmek için Kıbrıs'taki savaş halini devam ettirmek zorunda. Hatta bunun da yetmediği ve bu kurumun yeni yeni maceralara atılmak üzere idedolojiler geliştirdiği, örneğin yine bizzat Başbuğ'un ağzından "Misak-i Millî sınırlarına hapsedilmiş bir Türkiye" kavramını ve bugünkü şekliyle Türkiye'nin "korunamaz olduğu" görüşünü dile getirildiği biliniyor (Korunma meselesine aşağıda dtöneceğiz). Kıbrıs sorununun iki tarafı vardır: Türkler ve Rumlar. KKTC gibi yapay bir yapı ve onun sahibi Türkiye (daha doğrusu Türkiye adına hareket ettiğini öne süren bir grup subay), bu sorunda taraf değildir. Bunun tersini söylemek, Kıbrıs'ta herhangi bir çözüm girişimini baştan başarısızlığa mahkum etmektir.
    2- Org. Başbuğ, Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği açısından “stratejik” önemde olduğunu vurguladı.
    Bu, Türkiye'nin gelecekle ilgili beklentilerini, takip etmesi gereken yolu nasıl tanımladığınıza bağlıdır. Eğer sizin çizdiğiniz çizgi Türkiye'nin objektif çıkarlarına değil de sizin kurumsal olarak çıkarlarınıza daha uygun ise, elbette size Kıbrıs gibi, Türkiye'nin AB üyeliğini de, özgür ve kalkınmış ülkelerle ülkelerle ilişkilerini ve hatta ittifaklarını da etkileyecek bir alet lazım, ki o zaman bu alet sizin için stratejik önemde olsun. Mesela Türkiye bir Yunan saldırısı veya Kıbrıs Rum saldırısı veya onlarla anlaşarak Kıbrıs'ı bir sıçrama tahtası olarak kullanacak bir üçüncü ülke veya ülkeler grubu saldırısı korkusu içinde olsa, o zaman gerçekten Kıbrıs, bir zamanların moda deyimiyle sabit bir uçak gemisi konumuyla Türkiye'yi askerî açıdan tehdit edebilirdi. Ama Türkiye kendisine dünyada nasıl bir yer biçiyor? Misak-i milli sınırları içinde, kendi içinde ve çevresinde barış ilişkileri kurarak yaşayan, kendisine komşularıyla ilişkilerinde klasik ifadesiyle Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesiyle yol çizen bir Türkiye, neden Kıbrıs'ı kendi güvenliği için stratejik önemde görsün? Başbuğ ve Kıbrıs'ı Türkiye'nin "yumuşak karnı" sayan diğer stratejistlerin bu ifadesi kadar onların Türkiye'ye maceracı, kendi içinde ve komşularıyla ilişkileri barış esasına dayanmayan bir gelecek çizdiklerini gösteren başka bir Freud-varî tarzda ağzdan laf kaçırma olamaz. Onların çizdiği stratejik haritanın Türkiye halkını nerelere götürebileceğini bundan iyi ortaya koyan bir açıklama yapılamaz. Koruma-korunma veya koruma güçlü kavramları da bu grubun Türkiye için biçtiği gelecek tanımından çıkıyor olmalı. Bir ülkenin bugünkü sınırları itibariye korunamayacağını düşünüyorsanız, önce sizin için böyle bir korunmanın söz konusu olabileceği bir gelecek ihtimalı vardır. Benim için böyle bir ihtimal yok; çünkü ben Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde ulusal çıkarının gerektirdiği ve diplomasi yoluyla halledemeyeceği bir sorunu olacağını sanmıyorum; ortaya böyle bir sorun çıkartacak bir talepte bulunmaya asla niyetim yok. Tanıdıdığım kadarıyla Türkiye halkının da böyle bir talebi yok. O zaman bu koruma-koruyamama endişesi nereden çıkıyor? Dediğim gibi, Başbuğ ve onu destekleyen bu subay grubu, "niyetini" bu kadar açık ve seçik ortaya koyan başka bir açıklama yapamazlardı.
    3- Kara Kuvvetleri Komutanı’nın verdiği önemli bir mesaj da soruna kalıcı ve adil bir çözüm bulunabilmesi için KKTC’nin bir gerçek olduğunun kabul edilmesi çağrısıydı.
     
    "KKTC'nin bir gerçek olduğunu" AB'ye, ABD'ye ve tüm Birleşmiş Milletler'e zorla kabul ettirmeye kalkmanın ne kadar başarılı bir uluslararası siyaset olduğunu son 35 yıllık yalnızlık gösteriyor olmalı. Kıbrıs Türklerinin (Türkiye'den yapılan göçürtme hareketi çerçevesinde oraya yerleşenler de dahil!) nerede ise tam bir ittifakla reddettiği bir olguyu, hala BM'ye kabul ettirebileceğini sanan kişilerin kafasına ne kadar güvenilebilir ki onlarla ilerde söz gelimi Kerkük Türklerini koruma, veya Azerbaycanlı kardeşlerimizi Karabağ'a kavuşturma veya ortaya atacakları başka Enver-varî girişimlerde (TSK'nın Tarih Dairesi ve Özel Harp Birimi boşuna Enver'i diriltmeye ve ona ulusal onurlarını geri vermek üzere kitap ve film yayıncılığına soyunmamış olsa gerek: Enverci bir çizgi izleyebilmek için önce Enver'e iade-i itibar yaptırmak gerekir!) onlara ne kadar güvenilebilir? Bu Enverci zihniyet, içerde Talatçı zihniyetle birleştiğinde, ortaya, içerde ve dışarda savaş hali bitmemiş bir Türkiye yaratma çabasının varlığı çıkıyor. Kendi kafalarında oluşturdukları gerçeği, dünyaya kabul ettirebileceklerini zanneden bir seçkinci zihniyet! 35 yıldır, subayları TSK'nın okullarında eğitilmiş bir Pakistan'a bile KKTC'yi kabul ettirememiş, komşularından hiç birinin KKTC ile ticaret yapmasını sağlayamamış Korporatist Rejim, hala dünyaya KKTC'yi dayatıyor ve onu tanımanın barış konuşmak için önşart olduğunu söylüyor. Ve kendisine aydın süsü veren bir gazeteci de bunu "önemli mesaj" diye taktim ediyor! 35 yıldır KKTC'nin varlığını görmemiş ve 35 yıldan beri her BM açılış toplantısında dostumuz-müttefikimiz, alışveriş ortağımız bütün ülkeler dizi dizi kürsüye gelip, "Kıbrıs'taki işgal haline son verilmesini" istemişken, siz çıkıp, hala, "Seninle konuşabilirim ama önce KKTC'yi tanıyacaksın!" demek nasıl bir ruh halidir? Kişisel planda kendi gerçeğini dış dünyaya dayatmaya kalkanlara, doktor tedavisi gerekiyor. Kurumsal alanda böylesine bir tutuma sahip hale gelmiş olan TSK'nın yönetici tabakasının elinde, Türkiye'yi nasıl bir gelecek bekliyor?
     
    4- Org. Başbuğ, tarafların eşit ve egemen şekilde ortaya koyacakları “ortak iradesi” olmaksızın çözüm bulunamayacağının herkes tarafından kabul edilmesini istedi.
    Tarafların eşit ve egemen olması için tarafların önce dış baskılardan (velev ki bu dış baskı 35 yıl önce anlaşmalardan doğan haklarına dayanarak imdadına koşmuş soydaşların ülkesinden gelsin) masun olmak gerekir. Bunun için tıpkı Yunanistan gibi Türkiye de Londra ve Cenevre anlaşmalarının tanıdığı sınırlara ve duruma geri dönmelidir. Ki ancak o zaman göreceğiz Türk tarafı acaba taraflarının çoğu artık hayatta bile olmayan 35 yıl önceki çatışmaların izlerini ve korkularını ne kadar taşıyor veya Rumlarla ne ölçüde bir birlik kurmak istiyor? Kıbrıs halkının iradesi, orada bulunan bir başka ülkenin silahlı kuvvetleri tarafından beyan veya dermeyan edilemez. Bunun için Kıbrıs'ta  seçimler yapılmaktadır. Bu seçimlerde ortaya konmuş sonuçlar vardır. Başbuğ'un konuşması, Kıbrıs'ta seçilmiş liderlerin seçim programlarına ve daha sonra yaptıkları konuşmalara taban tabana zıttır. Bu açıdan bakınca Başbuğ, sadece BM'ye değil, fakat Kıbrıs halkına da gözdağı vermektedir.
     
    5- AB Komisyonu Başkanı Barroso, “Kıbrıs’ta doğan fırsat kaçırılmamalı ve Türkiye, Rum gemilerine limanlarını açmalı” derken, Kara Kuvvetleri Komutanı, KKTC’nin iyi niyetli, barışçı ve uzlaşıcı yaklaşımlarına Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin karşılık vermediğini, ayrıca Avrupa Birliği’nin izolasyonlarıyla karşılaştığını, bu durumun de güven sarsıcı olduğunun altını çizdi.
    KKTC'nin bir yaklaşımda bulunması ve uluslararası alanda tanınmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin gerçek temsilcisi olarak AB'nin muhatabı olan Rum yönetimin buna cevap vermesi gibi bir durum yok ki! Tersine, Türk tarafının, kendi oluşturduğu bölünmüşlüğe son vermesi gerekiyor. Bu bölünmüşlüğe son verme keyfiyetinin bir günde ortaya çıkmayacağını bilen AB yetkilileri, bunun aşamalı bir tarzda olmasını da Rumlara kabul ettirmiş vaziyetteler. Bu adımlardan birisi limanların karşılıklı olarak açılmasıdır. Rum limanları Türk gemilerine kapalı olmadığına göre, liman açma işi de tamamen Kıbrıs Türklerine düşmektedir. Lakin Kıbrıs Türkleri kendi limanlarını açma ve kapama yetkisine sahip değildir. Bu yetki Ankara'da TSK'ya attir. TSK bir kere daha limanları açmayacağını, bir kaç sonra Genelkurmay başkanı olacak zatın ağzından bildirmiş oluyor. TSK, sadece AB'ye onun talebini yerine getirmeyeceğini bildirmekle kalmıyor aynı zamanda onun çizdiği harekat planına, yani iki taraf arasında güven arttırıcı tedrici gelişme haritasına da itiraz ediyor. Yani bir kere daha 35 yıldır tüm dünya tarafından reddedilen beklentilerini, şartlarını, taleplerini, bir kere daha dış dünyaya dayatmak, empoze etmek istiyor. Askerî Realizm ve military intelligence bu olsa gerek. Sanırım bu sebeple "Yurt savunması askerlere bırakılmayacak kadar önemli iştir" diyor elin alemin devlet adamları!
     
    6- Org. Başbuğ, iki kesimliliğin garanti ve ittifak anlaşmaları delinmeden ve sulandırılmadan korunması gerektiğini vurguladı. İki kesimliliğin delinmesinin, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınması anlamına geleceğini söyledi.
     
    "İki kesimlilik" TSK'nın Kıbrıs'ta birlik bulundurmasının diğer adıdır. Böyle bir şeye ihtiyaç olmadığı ortada iken iki bölgelilikte israr, ancak ve sadece Kıbrıs'ta barış sağlanmamasının teminatı olur. Türkiye, Londra ve Cenevre anlaşmalarının, bizzat kendi askerî müdahalesi ile öldüğünü kabul etmek ve ortaya yeni bir AB hukuku çıktığını anlamak zorundadır. Türkiye'de bunu anlamış yani reel-politikçi, diplomasiden yana sivil siyasetçiler vardır. Lakin bu anlayıştaki sivil siyasetçilerin kendi siyasal programlarını uygulayabilmeleri ancak TSK'nın siyasal vesayetinin bitmesi ile mümkündür. TSK ise, mevcut korporatizmin devam ettirici ögesi olarak, bu rejimin değişmesine izin vermeyeceğini, gerekirse yargıyı hukuk dışı şekilde kullanmanın bile ötesine geçerek, doğrudan iktidara el koyacağını belirtmiş vaziyettedir. Bu sebeple Kıbrıs Türkleri, "Biz güneye geçebilelim, onlar da kuzeye geçebilsin ve Kofi Annan Planı çerçevesinde ne olacaksa demokratik şekilde olsun!" deseler ve buna Türkiye'den sivil siyasetçilerden destek sağlasalar bile, TSK Türkiye'deki vesayetini sürdürdüğü sürece Kıbrıs'ta asker tutacak ve bu askerler için bir "kesim" sahibi olmaya devam edecektir.
     
    7- Org. Başbuğ, Türk ulusunun kendisine zorla dayatılan bir antlaşmayı (Sevr) elinin tersiyle itip çöken bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir devlet yaratan bir ulus olduğunu ve buradan güç olan mücahit Kıbrıs Türkünün de zulüm ve haksızlıklara karşı fedakârlık ve azimle direnerek var oluş mücadelesini bir devlet (KKTC) kurarak taçlandırdığını vurguladıktan sonra, “Bunun bazıları tarafından iyi okunması ve anlaşılmasında sonsuz yararlar var” diyerek, yanlış hesaplar yapılmaması mesajını verdi.
    Sevr, Türkiye'ye zorla dayatılmadı; Türkiye, subayları tarafından sokulduğu ve subayları tarafından yenilgiye uğratıldığı bir savaşın sonunda müzakerelerle Sevr anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Türkiye o savaşa girmeyebilir ve Sevr'i imzalamak zorunda kalmayabilirdi. Sonra bu subayların içinde bulunan ama kendisini ne savaştan ve ne de imzalanan barış anlaşmasından sorumlu saymayan bir grup başka subay, ülkede yeni bir siyasal ittifak sağlayarak (ki bu sefer ittifak daha önceki gibi Türklerin hakim etnik grup olduğu imparatorluğun Rum ve Ermeni azınlıklarıyla değil, sadece Kürt ve Çerkez azınlıkları ile kurulmuştu, çünkü ortada Rum ve Ermeni kalmamıştı ittifak yapacak), barış anlaşmasını ve ona yol açan ateşkes şartlarını reddetti. "Bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir devlet" yaratılmamıştır; i"mparatorluğu kurtaracağım" diye başlatılan girişim, ancak bu kadarının kurtarılmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye'nin daha sonra Kıbrıs'taki tutum ve devranışlarının, aradan geçmiş olan 40 yıl içinde sonsuz denecek derecede değişmiş uluslararası ilişkiler ortamında hala Birinci Dünya Savaşı sonrası savaşlara ve siyasal oluşumlara bağlı imiş gibi gösterilmesi, bugün Kıbrıs'ta oluşmuş olan Türkiye'nin de, Kıbrıs Türklerinin de objektif çıkarlarına tamamen aykırı olan durumun devamına meşruiyyet kazandırmak için söylenmiş  bir "kahramanlık edebiyatı" sayılmalıdır. Bir sayasal çözümün tartışıldığı ortamda, Birinci Dünya Savaşı sonrası olmuş ve vardığı sonuçlara tamamen konjonktürel sebeple varmış bir savaş dizisini hatırlatmak, "Kıbrıs'ta çözüm istemiyorum" demenin başka şeklidir; ve nitekim AB yöneticileri, bunu böyle anlamaktadırlar.
     
    Kemalist Korporatizm, revizyondan geçirdiği Kemalist veya Misakçı dış ilişkiler ilkeleriyle Türkiye'yi yeni Enver-varî maceralara hazırlamaktadır. Bunun önündeki en büyük engel, Türkiye'nin bir yandan AB üyeliğinin gerektirdiği reformları yaparken kavuştuğu demokratik ortam; ikinci büyük engel ise Özal'dan bu yana ülkeye hakim olan siyasal partilerin kimi zaman isteyerek kimi zaman istemeden sebep oldukları küreselleşme ile entegrasyondur. Internet'iyle, Türkiye'de ve Türkiye üzerinden başka ülkelerde serbestçe faaliyet gösteren uluslararası yatırımcı ve sanayicilerin çalışmalarıyla, giderek artan iletişim faaliyetleriyle, çağdaşlaşma, uygar ülkeler ağının parçası haline gelme, Türkiye'nin sınırlarının içinde ve dışında savaş halinin sürmesine en büyük engeldir. ulusalcıların "entegrasyan" ve "küreselleşme" kavramlarından nefret etmeleri, giyim-kuşamlarıyla veya yarım-yamalak anladıkları pozitivzm ile öykünmeye, benzemeye çalıştıkları Avrupa'yı şimdi böyle ellerinin tersiyle itmeye kalkmaları, bunu anlamış olmalarındandır.
     
    Vesayetçi rejimin sürdürülmesinde doğrudan çıkarı olanlar ile onların mevcut egemenliğinden ürkerek onlardan yana tavır alanlar ve bulundukları ekonomik-sınaî veya siyasî konuma rejim tarafından getirilmiş bulunanlar (unutmamak gerekiyor ki, bu sistem hala kimin hangi şirkete veya holdinge sahip olacağına karar verebiliyor; devletin ekonomiye müdahalesi korporatizm'de sadece kamu iktisadî teşekkülleri ile sınırlı kalmıyor; özel sektörün de kimlerden oluşacağına karar verme yetkisi rejimin elinde bulunuyor), şimdi elbirliği ile bu siyasal ve ekonomik entegrasyonu durdurmak için çaba gösteriyorlar.
     
    Kıbrıs'a arttırılan ziyaretler ve Kıbrıs konulu konuşmalar, en azından AKP'nin kapatılma teşebbüsü kadar, bu çabanın, Türkiye'de gerçek demokrasinin tesisini önleme gayretlerinin ayrılmaz parçasıdır.
    4/11/2008

    Papatyalar...

    papatyalardayasak

    Papatyalar da yasak bu ülkede

    11 Nisan 2008

    3 yaşındaki Renas’ın Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan babasına vermek üzere topladığı papatyalar, cezaevi idaresi tarafından yasak olduğu gerekçesiyle elinden alındı.

    Yasaklar ülkesi olan Türkiye’de, her gün yeni bir yasakla daha karşılaşıyoruz. Bu sefer sakıncalı bulunan papatyaların cezaevine girmesinin yasak olduğu ortaya çıktı. Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan DTP İzmir İl Başkanı Mehmet Bayraktar’ı ziyarete giden 3 yaşındaki oğlu Renas’ın babasına vermek üzere topladığı papatyalara, yasak olduğu gerekçesiyle cezaevi idaresince el konuldu.

    22 Mart’ta gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Buca Kırıklar 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne gönderilen DTP İzmir İl Başkanı Mehmet Bayraktar’ı ziyarete giden eşi ve oğlu papatya yasağı ile karşılaştı. 3 yaşındaki Renas, babasına vermek üzere cezaevi bahçesinden papatya topladı, ancak cezaevi yetkilileri çiçeklerin verilmesinin yasak olduğu söyleyip çocuğun elinde aldı. Oğlunun elinden papatyaların alınmasına tepki gösteren Nezahat Paşa Bayraktar, “Babasına papatya götürmek isteyen Renas’ın elinden çiçekleri yasak olduğu gerekçesiyle aldılar. Ben üzerimizi ararlarken bile Renas’a etkilenmesin diye ‘Kıyafetlerimizde toz var mı diye bakıyorlar’ derken, karşılaştığımız bu durum Renas’ı çok üzdü” dedi. Oğlunun yaşadığı psikolojik durumun travma noktasında olduğunu da belirten Bayraktar, cezaevi politikalarının insani boyutlardan arındırıldığını söyledi.

    Papatyaların ne sakıncası olabilir ki

    Yasak olduğu gerekçesiyle 3 yaşındaki çocuğun elinden papatyaların alınmasına tepki gösterenlerden biri de İHD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Necla Şengül. Renas’ın yaşadığı olayın 12 Eylül cezaevlerini hatırlatan bir durum olduğunu ifade eden Şengül, “3 yaşındaki bir çocuğun babasına papatyayı vermesinin ne sakıncası olabilir ki. Hangi genelgeyle bu özlemin önüne geçebiliriz. Nasıl anlatırız şimdi bu yasağı küçük Renas’a” diye sordu. “Biz insan hakları savunucuları biliriz ki Renas gibi çocukların çok olduğu bir ülkede yaşıyoruz” diyen Şengül, şunları söyledi:”Bir çok kadının çocuklarına babalarının nerde ve neden tutulduğunu anlatamadığı, onları sevimli öykülerle ikna ettiği bir ülkedeyiz. Babasının bir fabrikada çalıştığını, hiç izin kullanamadığını, ama fabrika patronunun ayda bir ailesini görmesi için izin verdiği hikayeleri ile büyüyen çok çocuk tanırız. Biz bir gün bu hikayeleri çocuklarımıza anlatırız da, yaptıklarını anlatamayacak olanlar tarihin önünde çok acı çekeceklerdir.”

    MUSTAFA AYDIN/ DİHA/İZMİR



    "Internet kapatılıp duruyor!"

    Bir soru:
     
    Internet kapatilip kapatilip duruyor... STK'larımız ise konuyason derece dyarsız..  İşin komiği Ulaştırma bakanlığı yeni İnternet Kurulunu ise bu STK'lardan temsilcilerle oluşturdu. Ortaya çıkan durum gerçekten içler acısı. Bakanlıkta bu işten görevli kişiler internetin Türkiye'deki tarihi hakkında hiçbirşeyden haberdar değil. İsimleri tanımıyor. Sizden ricam Türkiye'de internet yasası ve sitelerin kapatılması konusundaki duygu ve düşüncelerinizi 1 - 2 paragrafta anlatıp bana iletmenizdir.
    Bu konuda biz konuşmazsak, kim konuşacak?
     
    Cevabım:
     
    Byte ve ITPro'nun son sayılarındaki yazılarımda yasak konusunu işledim; ve fikirlerimi açık açık yazdım. Internet Yasası ve kurulu hakkında da düşündüklerimi daha önce Byte'te da ITPro'da da ifadeye çalıştım: en iyi yasa olmayan yasadır. "Düzenleme" kılıfı altında yapılmak istenen sadece denetimdir ve bunu yapan da sivil hükumet değildir; bürokrasidir.
     
    Kemalist Korporatizm, iletişimin her veçhesini denetimi altında tutabilmekte ve istediği basın-yayın grubuna "sahip" bile atayabilmektedir. Fakat IP-tabanlı iletişim bu denetimin dışındadır ve halka kendi içinde doğrudan iletişim imkanı vermektedir. Vesayetçi Rejim, bazen sivil hükumetleri, bazen yargı organlarını hatta sivil seçilmiş siyasetçileri kullanarak, IP-tabanlı iletişimi de denetimi altına almaya çalışıyor. Böylesine içiçe kuruluşlar, böylesine karmaşık organizmalar oluşturulması ve bunların bir yerine bir takım sözüm-ona STK temsilcisinin getirilmesi ve bütün bunları sanki AKP hükumeti yapıyormuş gibi görüyor olmamız, işin altında gerçek sebepleri ve gerçek müsebbibleri gözden kaçırmamıza sebep olmamalı.
     
    Amaç, IP-tabanlı iletişimi devlet denetimine sokmaktır. Ve bunu yapmak isteyen hükumet değil, devlettir.
     
    Tek tesellimiz, IP ve TCP'nin Türkiye'deki vesayetçi sistemi kuranlardan ve devam ettirmek isteyenlerden daha akıllı kişilyer tarafından yaratılmış olmasıdır. Internet'i yasaklayamazlar. IP-tabanlı iletişimi denetim altına alamazlar. Google-groups'u yasaklarsa, herkes grubuna Yahoo'ya geçirir.
     
    Kaldı ki, www.opendns.com şimdilik onların bu tuzağını başlarına geçirmeye yetiyor! Onu engellerlerse yenisi bulunur.
     
    Çin, Küba, Suriye ve İran bile Internet'e engel olamıyor; bizimkiler mi olacak?
    4/9/2008

    Anayasa mahkemesi neden var?

    Anayasa mahkemesi neden var? Öteki mahkemelerin kuruluşu, işleyişi neden söylesine çapraşık ve demokratik ilkelere aykırı?
     
    Genç kuşakların, demokratik bir ülkede yaşamak istiyorlarsa bu sorulara cevap aramaları gerekir.  Böyle bir çabaya gireşecek olanların dikkatine şu noktayı sunmak istiyorum.
     
    Korporatist rejimlerde ve onun--Taha Parla hocamızın deyimi ile--daha çiçek açmış versiyonu olan Faşizm'de, hiç bir kurum ve kuruluşun varlığı, rejimin bekasından başka bir sebebe dayanmaz. Adı mahkeme olmakla birlikte bu kurumlar adalet dağıtmak için değil, toplumun yargı ihtiyacını karşılamak için değil, başlıca, vesayetçi sisteme gerektiğinde "hukuk icad etmek için" vardır.
     
    Bunun bir kanıtı, Taraf gazetesindeki şu makalede anlatılıyor:
     
    Anayasa Mahkemesi’nin geçen yılki o evlere şenlik 367 kararına imza koyan yargıçlar arasında bu ahlaki yükü aylardır sessizce taşıyanlardan bazılarının artık çok zorlandıklarını düşünüyorum. Ve umuyorum ki, bir gün konuşacaklar. 367 kararını almaları kendilerine yukarıdan tebliğ edildiğinde, neden “Bunu torunlarıma anlatamam” diye gözyaşlarıyla itiraz ettiklerini anlatacaklar örneğin. Bu kararı kendilerine tebliğ edenin kim olduğunu da öğreneceğiz o zaman.
    Anayasa Mahkemesi’nin neyle tehdit edildiğini de birinci elden bileceğiz. Acaba anlatılanlar doğru mu? Dönemin kuvvet komutanlarından biri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin meşrebine uygun saymadığı bir siyasetçinin Çankaya’ya çıkmasını önlemek için Anayasa Mahkemesi’ne görev verdi mi? Bu göreve, “Olmaz paşam” diye karşı çıkan yargıçlar kimdi? İtiraz edenlerin, “367 kararını çıkartmazsanız, ordu yönetime el koyacak” diye darbe tehdidiyle bastırıldığı rivayeti rivayetten mi ibaret? Bu soruların yanıtını bir gün öğreneceğiz. Herkesin her şeyin farkında olduğu bu darbe sürecinde, öğrendiklerimiz muhtemelen yine şaşırtmayacak bizi.
    Ama en azından bu memleketin rahatsız vicdanları sükunete davet etme gücüne inancımız pekişecek.
     
     
    Bu açıdan bakınca, AKP'nin veya DYP'nin kapatılması için açılan davanın açılmasına dair fiziksel emre ilişkin kanıt aramak gerekmez; çünkü korporatizm ve benzeri hegemonik ideolojiye dayanan otoriter rejimlerde, merkez seçkinleri sistem tarafından haddelenmiş, frezelenmiş, yontuluş, kalıba dökülmüş ve kafaları arasında saat ayarı yapılmış kişilerdir. Onlara doğrudan emir verilmesi ve bunun kanıtlı-delilli tarzda yapılması çok ender olur. Herkes ne yapacağını bilir. Bu bağlamda söz gelimi Ertuğrullara, Kongarlara, Altaylılara, Birandlara, Bilalara ve benzerlerine düşen, bu ilişkileri örtmektir. Söz gelimi Oktay Ekşi, bu durumda anayasa mahkemesinin bir hukuk organı oluğu fikrini işler. Sistemin CHP, MHP ve benzeri siyasal kurumlarına düşen, her türlü demokratikleşmenin önüne dikilmek ve buna engel olmaktır. Ergenekon, MHP ve benzeri silahlı örgütlere düşen ise, sisteme ihtiyacı olan kaos ortamını sağlamaktır; ki sonunda halk kurulacak bir "partiler üstü" hükumet ile ülkeye "sükunet" geleceğini sansın ve bir kere daha Allah'tan "devlete zeval vermemesini" dilesin, ordunun varlğı için şükretsin.
     
    Bu yazara göre "memleketin rahatsız vicdanlarının"  yazarın beklediği sükunet ise asla gerçekleşmeyecektir; çünkü korporatizm ve benzeri vesayetçi sistemler, vesayetçilerin bu vesayeti devraldıkları halk, ayağa kalkıp, dikilip, vesayetini geri almadıkça, sona ermezler..
    4/8/2008

    Biz bu filmi görmüştük - 2

    Başörtülü öğrencinlerin giremediği üniversite bahçesinde silahla öğrenci avına çıkan kişi, MHP'li değilmiş! Öylesine partiye gelir gidermiş.. Öyle mi?
     
    Buyrun, olayın devamını birlikte okuyalım:
     
     
    Ömer Ulusoy'un 2005’ten bu yana MHP üyesi olduğu ortaya çıktı

    ANTALYA (08.04.2008)- Akdeniz Üniversitesi'nde çıkan olaylardaki görüntülerde elindeki tabancayla 8-10 el ateş açan ve gazeteciler tarafından görüntülenen Ömer Ulusoy’un MHP üyesi olduğu ortaya çıktı. Ulusoy'un 2005 yılında Kayseri MHP Tomarza ilçe teşkilatına üye olduğu tespit edildi.

    Antalya MHP İl Başkanın Ulusoy’la birlikte ortaya çıkan görüntülerinin yanısıra, Ulusoy’un 2005 yılında MHP’ye üye olduğu belirlendi.

    Alınan bilgiye bilgiye göre, 2005 yılında MHP’ye üye olan Ömer Ulusoy’un parti üyeliğinden düşürülmesi için bugün tüm teşkilatlarına uyarıda bulunduğu öğrenildi....

    Öte yandan MHP binasında yatıp kaltığı ortaya çıkan Ulusoy’u tanımadığını söyleyen MHP İl Başkanı Mustafa Akar’ın Ulusoy’la birlikte görüntüleri ortaya çıktı. 2006 yılına ait görüntülerde, Akar Ulusoy ile Vakıflar Bölge Müdürü’nü ziyaret ederken görülüyor.

    ANF NEWS AGENCY

    4/7/2008

    Şamil Tayyar röportajı..

    Şuradaki röportajı okur musunuz?

     

    http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=674459

     

    Şamir Tayyar, güzel güzel giderken, en sonunda sapıtıyor bence:

    Yaşar Büyükanıt'ın görev süresinin uzatılacağını ve İlker Başbuğ'un emekli olacağını söyleyenler var. Sence ne olacak ağustosta?

    Bence Yaşar Büyükanıt'ın görev süresi kesinlikle uzatılmayacak. Böyle bir niyet olsa bile Yaşar Paşa'nın bunu kabul edeceğini düşünmüyorum. Bu tür söylentiler, Yaşar Paşa'yı yıpratmaya yönelik psikolojik harekâtın bir parçası. Buna kamuoyunun inanmaması gerekir. İlker Başbuğ'un genelkurmay başkanı olma ihtimalini çok yüksek görüyorum. Sürpriz olabilir mi? Her şûra sürprizlere gebedir. Sonuçta kimin genelkurmay başkanı olacağına siyasi otorite karar verecektir. O açıdan her türlü sürprizlere açık olmak gerekir. Askerî şûrayı etkilemek için siyasi gerginlikler şûra tarihi yaklaştıkça biraz daha arttırılabilir. Bazı paşaların koruma sayısının arttırıldığı yönünde bazı bilgiler ulaşıyor. Çok kritik bir süreçten geçiyoruz.

     

    Bu kadar meselelere vakıf görünen birinin, Genelkurmay başkanını siyasal otoritenin seçeceğini söylemesi, “wishful thinking” ile bile izah edilemez. Ne zaman olmuş böyle bir şey? Özal bile sadece “şunu istemem..” diyebildi, ama kimin olacağını söyleyemedi. Kapatılmak üzere mahkemeye verilmiş bir partinin hükumeti, kendisini ve DYP'yi kurtaracak bir girişimin kendi içinden en az 20 milletvekili tarafından sabote edileceği haberleri ortada dururken, Askerî Şura'nın basına açık bölümünden sonra içerde bile kalamaz!

     

    Sivillerin Genelkurmay başkanını atamaları, Kemalist Korporatizm’in elifine de minhasına da aykırıdır.

     

    Bu zatın ve çoğunun Ergenekon dediği şey, Kemalist Korporatizm’in kendi kendisini sürdürmesi için geliştirdiği örgüt, oluşum, söylem,  ve benzeri taktik uygulamalardan biridir.. Sadece biri.. Kendisi değil; bütünü değil. Korporatizm, böyle sıradan bir "mafya" örgütü şubesi derekesinde mütalaa edilemez.

     

    Bu paragrafa bakarsak, demek ki Şamil Tayyar da Ergenekon’u bir takım emekli subayların kurduğu, amaçları ne olursa olsun uygulamalarında biraz yasa sınırlarını aşan, bir “vatanseverler klübü” sanıyor; eğer gerçek başkanını da bulabilsek, ve bir de işlediği suçları ortaya çıkartabilsek, mesele bitecek!

     

    İlker Başbuğ’un genelkurmay başkanlığını kesindir, çünkü gerçek 28 Şubat’ın Büyükanıt ile değil, Başbuğ ile devam ettiğine dair çok güçlü belirtiler vardır. Bunu Şamil Tayyar gibi bir takım “gizli bilgilere” dayanarak söylemiyorum. Gazete haberleri ortada.. Yapılan konuşmalar ortada. Her iki subayın da şeceresi Internet’te bulunabilir. Bakan görecektir ki, son yılların Hablemitoğlu ideolojisini aynen tekrar ederek konuşan subayı, İlker Başbuğ’dur.  (Kemalizm'in sol strand'inin yerini sağ strand'e bırakmasından sonra iki yaka arasında bir köprü kuruldu; milliyetçilik kavramı--kelimesi dahil--reddedilerek yerine ulusalcılık kavramı oturtuldu ve özü aynı olmakla birlikte kelimelerde yapılan bu değişiklik sayesinde Maocu "Millî Demokratik Devrim" yanlısı sözüm-ona sol ile, geleneksel Kemalist kadro arasında uzlaşma sağlandı. Böylece Denktaş ile Doğu Perinçek, İlhan Selçuk, cuntacı subaylar, ilerici kadınlar, pozitivist sözüm-ona bilimadamlarının aynı yatağa girmesi mümkün oldu. Kemalizm'de yapılan ideolojik düzenleme, veya Kemalizm'i günün gereklerine göre revize etme çabasıyladır ki, Genç Osmanlılar'dan beri "Batıcı" olan merkez seçkinleri, birden batıya, ABD'ye, AB'ye cephe aldılar. Uğur Mumcu tarafından başlatılan bu söylemi, teorik temellere oturtan kişi de bunu sağladığı için rakip görüşlerin temsilcileri tarafından ortadan kaldırılan Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, bunu önce askerî okullara ve sonra genel olarak tüm TSK'ya şamil hale getiren Batı Çalışma Grubu--ve onun üyesi olarak İlker Başbuğ--ile benzeri birimlerdir. Burası yeri olmamakla birlikte meraklıları "Bizi Anadolu'ya hapseden Misak-ı Millî" söyleminin kime ait olduğunu araştırabilirler.)

     

    Sürpriz, TSK içindeki cunta-karşıtı güçlerin AKP tarafından ve demokratik bir halk tepkisi ihtimali sayesinde ne kadar güçlendikleri ile  doğru orantılı olarak olabilir. Ama görünen o ki, şu anda anayasa mahkemesi arzu edileni yapacağı teminatını vermekte ve kimse bu süreci durduracak bir şey yapmamaktadır. Dolayısıyla cuntacı-cunta karşıtı dengesinin bir sınavdan geçmesi gerekmiyor. Bunun sonucu olarak da darbe-karşıtlarının herhangi bir "sürpriz" ile sonuçlanacak çabası olamayacaktır. Bir şeye "karşı" olarak tanımlanan bir girişim, o şey ortaya çıkmadıkça belirginlik kazanamaz.

     

    Eğer mesele rejimi gerçekten demokratik, örneğin AB'ye tam üyeliğin gerektirdiği siyasal-sosyal-ekonomik reformlar üzerine oturtmak gibi bir özgürlükler projesi olmuş olsaydı, bu bir şeye "karşı" değil, kendiliğinden gelişen bir sosyal-siyasal hareket olacağı için, TSK içinde de, anayasa mahkemesi içinde de daima gücünü (veya güçsüzlüğünü) ölçme imkanı olabilirdi.

     

    Şimdi orada değiliz; sürpriz (ne Şura'da, ne sözüm-ona mahkemede) değil, ancak böyle akıllı uslu insanların konuşmalarının sonunda olabiliyor.

    4/6/2008

    Üniversite bahçesinde ateş açan MHP'li! Biz bu filmi görmüştük..

    MHPlisaldirgan
     
     
    MHP'nin, Kemalist Korporatizm'in amansız bir bekçisi olduğu şuradan belli ki, AKP'nin kapatılması davası öncesi ülkede darbe yanlılarının ekmeğine yağ sürecek davranıştan kaçınmak yerine, tam tersine darbe ortamını belirginleştirmek için elinden geleni yapıyor.
     
    AKP'nin bu provokasyona izin vermemesi gerekir.
     
    En katı tavırla, MHP'nin üzerine gidilmesi gerekir.
     
    Anayasa değişikliğinde uzlaşma imkanı olabileceği gibi bir taviz arayışı ile MHP'nin gerçek tutumunu ortaya koyacak bir tavır sergilenmezse, Kemalist Korporatizm, bunu AKP'nin zayıflığı için bir başka gösterge sayacaktır.
    4/5/2008

    Yakında salıverilirler..

    Trabzon'daki yargıç değişikliğinin de gösterdiği gibi, bu işin üstünü örtecekler ve yakında Veli Küçük dahil hepsi serbest bırakılacak. Eğer cinayetler aradan çıkartılırsa geriye suç olarak ne kalıyor? Çöplükte bulunan 60'a yakın bomba mı?

    Hadi ispat edelim bakalım bombaların bir Kemalist Korporatist kurum--mesela Genelkurmay--tarafından emir-komuta zinciri içinde bu adamlara verildiğini!! Mümkün değil.

    Bu, Veli Küçük'ün ve diğer subayların plausable deniability kavramı çerçevesinde emekli edilmiş gibi gösterildiklerini kanıtlamak kadar imkansızdır.  (Buna boşuna mı inkarı inandırıcı olan şey deniyor?)

    Geriye bir tek bu adamların Hrant Dink'in öldürülmesi, Malatya'daki rahiplerin katledilmesi ve daha önceki cinayetlerle bağlantısının gösterilmesi kalıyordu, ki Trabzon'daki durum, bu tür bir bağımsız yargı (komiklik bu iki kelimenin Türkiye bağlamında yanyana getirilmesiyle başlıyor!) uygulamasının bütün diğer olaylarda imkansız olacağını gösteriyor.

    Şırnak'ta eli, kolu barut isi ile dolu iken yani bomba attıktan iki dakika sonra yakalanmış kişiler nerede? Onları yakalayanlar ve yargılamaya kalkanlar nerede? Bu sorunun cevabını verdiğimizde, Ergenekon olayının nerede biteceğini görebiliriz.

    Bu işten kimsenin burnu bile kanamaz, eğer Trabzon'daki askerî kişiler-katil-Veli Küçük üçgeni delillendirilemezse, ki rüşvet gibi cinayete azmettirmenin ve bomba tahsisatının da belgesi olmaz, adamlar kuşlar gibi hür ve mesut olurlar yakında.

    Sorun, aynı süreç içinde demokrasi yanlılarının ne kadar özgür ve mutlu olacağında.

    4/4/2008

    Bunun adına "hakim ayarı" deniyor

    Haberi okuyalım:
     
    Ermeni Gazeteci Hrant Dink suikastında ihmalleri olduğu iddiasıyla yargılanan iki jandarmanın davasına bakan hâkim görevden alındı.

    Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi hâkimi İzzet Kabal, son duruşmada jandarmaların Albay Ali Öz'le ilgili itirafları üzerine gereğinin yapılması için Trabzon Başsavcılığı'na başvurmuştu. Bu girişimin ardından görevden alınan Kabal'ın yerine Dink suikastı azmettiricisi olduğu iddiasıyla yargılanan Yasin Hayal'i, MC Donalds'ın bombalanması davasında 10 ayda tahliye eden hâkim Şevki Uluçam atandı. Eski Trabzon Jandarma komutanlarından Albay Ali Öz'ü suçlayıcı ifadeler veren jandarmalar Okan Ş. ve Veysel Ş.'nin davasına artık Uluçam bakacak.

    Dink ailesinin avukatı Erdal Doğan, eleştiride bulunarak kararın manidar soru işaretleri ortaya çıkardığını söyledi. Avukat Doğan, eski Trabzon 2. Sulh Ceza hâkimi İzzet Kabal'ın, jandarmaların yargılandığı ihmal davasını, olayın "görevi kötüye kullanmak" suçunu oluşturduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek ağır ceza mahkemesine gönderdiğini belirtti.

    Avukat Doğan, "kararı manidar bulduğunu" söylemiş! Bu karara "manidar" demek, Ay'a giden uzay aracına "uçak" demek gibi olur!
     
    Bu işin iması, manisi kalmış mı?
     
    Aziz ülkede, adaletin en yüksek noktasındaki siyasal oyunlara baktıktan sonra Trabzon'da böyle bir "ayar" çekmişler; çok mu?

    TSK'nin ulusal politikitayla ilgili vizyonu olursa..

    Genelkurmay başkanı, yine demeç vermiş:
     
    Orgeneral Büyükanıt, Türkiye'nin komşularıyla ilişkileri ve güven artırıcı önlemler konusunda ise TSK'nın geleceğe yönelik vizyonunun; komşu ülkelerle ve bölge ülkeleriyle çıkar çatışmasına girmeden; ortak menfaatlere dayalı, yeni güvenlik anlayışını paylaşan, uzun vadede karşılıklı güven ve bölgesel istikrarın tesisine yönelik iş birliğini geliştirmek olduğunu belirtti.
     
     
    Ne diye uğraşıyor Türk milleti irademi seçim yoluyla beyan edeceğim; temsilcilerimi işbaşına getireceğim, kendimi yöneteceğim diye!
     
    Al sana, ne güzel böyle ulusal politikalara sahip, geleceği belirleyecek ilkeleri bulunan bir silahlı kuvvetlerin varken, ne gerek var sivil siyasete!
     
    Konuşmanın hiç bir yerinde herhangi bir hükumet programına, yasaya, başbakanın veya cumhurbaşkanının konuşmasına atıf var mı?
     
    Genelkurmay başkanı ağzıyla söylüyor Türk halkının özgürlüklerinin ne ile, nasıl ve kim tarafından belirlendiğini: TSK'nın ülke güvenliği dendiği zaman bundan sadece dış savuma değil, fakat içeride, demokratik ülkelerde askerî güçlerin dışında kalan sivil kuruluşlar tarafından sağlanan güvenliğin de kendi görev alanında oluğunu belirtiyor ve kendine anayasayı şahit gösteriyor!
     
    Anayasada böyle bir hüküm olmasa ne yazar!
     
    Anayasada 367 var mıydı?
     
    Anayasada cumhurbaşkanlarının yargılanabildiği var mıydı?
     
    Halkın iç güvenlik adı altında daha yakından izleneceği ve TSK'nın bütün kurum ve kuruluşlar tarafından derlenen bilgilerin toplandığı merkez olacağı, kısaca, var olan  özgürlüklerin de hemen hemen tümüyle sınırlanacağı bu konuşmada açıkca yer alıyor.
     
    Uygulamaya geçilmesi için ortada birtek engel var: bugünkü şekliyle TBMM ve AKP!
     
    AKP'yi kapatma davasının sıradan bir "savcının sorumluluğu" meselesi olmadığı, Türkiye'nin çok daha karanlık bir 28 Şubat sürecine adım adım süreklendiği bu konuşmayla biraz daha açıklık kazanmış olmalı.
     
     
     
     
    4/2/2008

    Namuslu bir ses

    Cife ve laşenin orta yerinde namuslu bir ses duymak istiyorsanız:
     
     
    huluengin
     
    ***
     
    Bu arada bugün Hrand Dink davasına karışan askerî kişilerin TBMM'de dinlenmesi gerekiyordu. Fakat beyler, TBMM'yi iplemedikleri için tenezzül edip gitmediler bile!
     
    Bu durum haberlere yansıyınca Jandarma Genel Komutanlığı lütfen bir açıklama yaptı. Meğer, askerî beyler, mahkemenin bağımsızlığına gölge düşmemesi için gitmemişler TBMM'ye! Açıklamalarında şöyle diyorlar:
     
    Anayasa'nın 'Mahkemelerin Bağımsızlığı' başlıklı 138'nci maddesinin 3'ncü fıkrası, 'Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz' hükmüne amirdir.  Bu nedenle; Alt Komisyon'da alınacak beyan ve ifadelerin, görülmekte olan davayı etkileyip etkilemeyeceği dikkate alınarak, tanık personelin Alt Komisyon'a gönderilmesinin bir sakınca yaratıp yaratmayacağı hususu ilgili mahkemeden yazılı olarak sorulmuş, aynı zamanda Alt Komisyon Başkanı'na yazılı ve sözlü bilgi verilmiştir.
    Bu anayasa maddesi TBMM'nin soruşturmasını asla engellemez; engellememesi gerekir. Çünkü darbe anayasasına sokuşturulmuş olan bu faşist hükum bile komisyonun ifade almasını önlemeye değil, TBMM üyelerinin kürsüde konuşmasını önlemeye yöneliktir. TBMM üyelerinin meclis konuşmalarının yayınlanması engellenemeyeceğine göre, eğer bir üye mahkemedeki bir konu hakkında kürsüde konuşursa bunu yazmak ve yaymak suç olamaz ve böylece "mahkemeye yansımış bir konu hakkında konuşulmaz!" şeklindeki diğer faşist hükümü çiğnemek mümkün olur.
     
    Altkomisyon başkanına "yazılı ve sözlü" bilgi verilmişse, o adam neden bugün komisyonun toplantısını iptal etmemiş? Açıklamanın şecaat arzederken beyan buyurduğu sirkat bir yana, doğruluğu da tartışılır!
     
    Bu anayasanın, iler-tutar yeri olmadığı, öyle bir kaç maddesini değiştirerek rejime demokratik bir nitelik kazandırmanın mümkün olmadığı, hergeçen gün daha belirgin hale geliyor.