| Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists | Help |
|
5/31/2008 Önder Sav'ın pantalonuKendisini yakından tanıyan ve bu gibi bir soruyu sorduğu zaman yanlış anlamaya yol açmayacak birisi, kendisine, "Amca, dükkan açık mı, kapalı mı bir bakar mısın?" der mi?
Yani dese iyi olur.
Şimdi Vakit muhabiri kalkıp böyle bir soru sorsa, şüphe çeker! Onur Öymen, mesela, partinin genel başkan şeysi olarak bunu pekala yapabilir kimse onun ön veya ard niyeti olduğıundan kuşkulanmaz.
Bu konu açılmışken aklımda olan bir soruyu da iletmeden geçemeyeceğim. İnşallah, Vakit gazetesi yetkilileri bu hususu dikkate alırlar.
Şimdi bu kadar "zeki" olduğu ve akşamı beklemeyip öğleyin başladığı burnunun renkli resminden anlaşılan Önder Sav'ın devletin valisi ile mükalemesinde, sadece kendisinin yüksek teolojik görüşleri olmasa gerek.. Yayınlandığı şekliyle bu tek yanlı telefon görüşmesinin notlarının 46 dakika tutmadığı belli. Bu kayıtlarda daha ne inciler olsa gerek. Ne inciler..
Böylesine yüksek zeka sahibi bir kişinin bjir valiye söylediği 46 dakikalık sözlerinde bizim de ulusça çok istifademiz olacak hususlar vardır.
Partisi, AK Parti'nin kapatılması suretiyle uygulama konan son askerî (asker arkasında olmasa, bu yaptıklarının onda birini yapabilir miydi o savcılar, hakimler!) darbe süreci, ve daha neler neler olsa gerek o konuşmanın içinde..
Yazdıkları ve yaptıkları ile gaz çıkartma fonksiyonu şeklinde bir ulusal rahatlama hissi uyandıran Vakit gazetesinin, şu karanlık günlerimize mizah ışığı serpen girişiminin devamını diliyoruz.
(Karikatür için teşekkürler, Levo!) 5/29/2008 Aferim Savcı Ali'ye.. Akıllı adam!Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır'ı ne kadar taktir etseniz azdır. Ne derler: Akıllı ol, 3 numara şapka giy! Bu hukukçumuz değil 3 numara, 33 numara şapkayı hak ediyor.
Bülent Ersoy hakkında, "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği iddiasıyla 10 değerli yurttaşımızın ihbarını yaptığı soruşturma ile yerinde bularak dava açmaya karar veren ve bu davada savcılık görevini üstlenen Ali Çakır, hazırladığı iddianame ile mesleğinde ilerleyeceğini ve çok geçmeden parti kapattırma iddianameleri hazırlayan konumlara kadar yükseleceğini göstermiş bulunuyor.
Anası-babası ve sınıf arkadaşları ve meslektaşları kendisiyle ne kadar iftihar etseler azdır.
Mesela Şemdinli eskiiiii savcısı Ferhat Sarıkaya'nın bu arkadaştan alacağı çok ders vardır. Keşke önceden tanışsalardı da Ali Çakır, Ferhat beye bir çift tavsiyede bulusa idi Türkiye ve hukuk üzerine!
Ali Çakır, sadece Türkiye'de değil, ama hukukun başlıca değer olduğu bütün ülkelerde hukuk temel eserleri arasına girmesi gereken iddianamesine, Bülent Esoy'un 3 yıl içeri atılarak boyunun ölçüsünün verilmesi talebinin hukuka uygunluğunu kanıtlamaya, atasözleri ile başlıyor. Türk halkının askerliğe ve askere büyük değer verdiğini hatırlatan Ali Çakır, “Her Türk asker doğar!" şeklinde--atasözü mü yoksa özdeyiş mi olduğu kesin olmamakla birlikte--bir sözün mevcudiyetini hatırlatıyor.
Kanunla ve hukukla bunun ne alakası var diye soru soranları hemen susturmak için Ali bey, sadece atasözlerinin değil, Türk Milletinin vicdanının da bir kanıt olarak kullanılacağını belirterek, bu vicdanda ‘Asker ocağı’ ile ‘Peygamber ocağı’ kavramlarının eş düzeyde tutulduğunu belirtiyor.
Burada bir parantez açalım: Her zaman savcılara ve yargıçlara iddianame ve kararlarda kullandıkları fiyakalı kelime adedine göre bir ikramiye verilmesini savunmuşumdur. Bir uzmanlar kurulu kurmalıdır Yargıtay başvcısı.. Derin devlet kurumlarından temin edilecek temsilcilerden oluşacak bu kurul, kelimelere fiyakasına göre paha biçmelidir. Mesela bu "Asker ocağı," "Peygamber ocağı" terimleri ile ""eş düzeyde tutma" ifadesi, benim hesabıma göre an az 100 dolarlık tamlamalardır; ki bunu kullanan savcı yüklü bir ikramiyeyi hak eder benim kitabımda. Buradan ilgililerin dikkatine sunmuş olayım.
İddianamaye dönersek, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır, hukuksal argümanlarında atasözü ve kamuoyu vicdanından sonra gelenek, görenek ve âdetlerimize değinerek, asker uğurlama töresini ayrıntılı olarak ele alıyor ve asker uğurlama işinin törenle ve coşkuyla yurdun her yöresinde yapılıyor olmasna dikkatlerimizi çekiyor. Bu noktadan hareketle, asker uğurlamanın "örf ve adet olarak, toplum tarafından benimsenmiş bir olgu olarak varlığını sürdürmekte" olduğunu belirtiyor Ali Çakır. Önce, bir 100 dolarlık bonus-kelime olarak olgu kelimesini kullanması taktirle karşılıyoruz. Sonra Prof. İbrahim Yasa'nın Sosyolojik Açıdan Gelenek ve Göreneklerimiz isimli eserini yeniden kaleme almak gerektiğini vurgulamak istiyoruz. Böylesine önemli bir töreye kitabında yer vermekte geç kalmak da tarihe Prof. Yasa'nın ayıbı olarak geçer umarız!
Bitmedi.. Hukuksal argümanlar dizisi devam ediyor:
"Bu nedenledir ki; Askerliğin eksiksiz tamamlanması, ‘Şehitlik’ ve ‘Gazilik’ kavramlarına verilen ulviyet ve kutsiyet; kişiye ve ailesine toplumsal bir değer kazandırmaktadır."
Tabii iddianamenin her köşesinde asker ve askerlik kelimelerini büyük harfle yazması, umarım ki Anka muhabirinden değil, yine bizzat Savcı Çakır'dan kaynaklanmaktadır, ki ayrıca şayan-ı dikkat bir tutumdur. Hem dilbilgisi, hem de imlâ kitaplarında bundan böyle gerekli düzeltmeleri, devletimizin diğer bir derin kurumu olan Dil Kurumu yapar artık! Bugüne kadar bunu düşünmemiş olmalarının ayıbı da onlara yeter!
Ayrıca Kemalist Korporatizm'in pozitivizm üzerine kurulu olması, insanda bu tür devlet kurumlarında ulviyet, kutsiyet gibi kavramlarla karşılaşmayacağı ve hele bunların bir ceza davasınd ahukuksal argüman olarak kullanılamayacağı zehabı uyardırıyorsa da, görüyorsunuz, Korporatizm, tanımı gereği herşeyi içine alır ve hiç bir şeyi dışında bırakmaz! Yeri geldiğinde şehit, yeri geldiğinde gazi! Allah ne verdiyse!
Böyle değerli bir hukuk belgesine gölge düşürmek istemem; ama Anka Ajansı'nın haberini doğru ve tamam kabul edecek olursak, bu noktada insanın gözü bir iki Atatürk özdeyişi aramıyor değil. Fakat dediğim gibi başlı başına bir hukuk zirvesi olan bu belgenin bir kadı kızından daha fazla kusursuz olmasını beklemek ardniyetlilik olur.
Savcı Çakır, hukuksal çerçeveyi böylece oturttuktan sonra Bülent Ersoy’un sözlerinin ‘çağrı’ ve ‘propaganda’ amaçlı olduğunu kanıtlamak üzere harekete geçiyor ve bu sözlerin "bir bütün olarak değerlendirilmesi" gerektiğini kaydediyor. Bu, onun-bunun sözünün içinden bir kaç cümleyi çekip alıp sözün sahibini karalamayı itiyat haline getirenler için umarım iyi bir ders olur.
Savcı bey devamla, bu sözün nerede söylendiğine de dikkati çekiyor: eğlence içerikli bir programda! Evet, fikir belirteceksen, neden eğlence içerikli bir program seçiyorsun? Ciddî bir program seç. Karşına Ruşen Çakır'ı al, o da bir iki profesör çağırsın; orada söyle, ne söyleyeceksen! Değil mi? (Ali bey ile Ruşen bey arasında bir kurbiyet-sıhriyet var mı acaba, yazı tarzları ve hizmet anlayışları arasındaki benzerlikten gayrı?)
Ve ayrıca zamanlaması: "..Teröre karşı Türk Silahlı kuvvetlerinin yabancı bir ülke topraklarında başlattığı sınır ötesi harekatın, gerek diplomatik, gerekse mevsim itibarıyla ağır kış şartlarında savaşın getirdiği zorluklar ve ülkesi için savaşan Mehmetçiğin ve ailelerinin içinde bulunduğu zor durum ve Türk Milletinin hassasiyetinin en zirvede bulunduğu bir anda.."
Şimdi.. zirveden zirveye, cepheden cepheye, salla bayrağı düşman üstüne..
Cümle biraz karışık ama olsun.. Böyle şekil meseleleri üzerinde duracak değiliz. Burada zikredilen "zor durum" ile kastedilen olsa olsa ekonomik durumun halkımızı içine düşürdüğü zor durumdur. Birbirinden derin hukukî akıl-yürütmeler ve kaynak referansları ve metin tartışmaları arasında birden bu fakir-fukara edebiyatı nereden çıktı diyebilirsiniz. Hani Bülent Ersoy filthy rich! Türkçesi: b.. gibi parası var. Asker olan gençler ise yoksul ailelerin çocukları.. Bu sonuca "Zenginler atlarını dağdan aşırdığı gibi çocuklarını da ÖSS'den ve YÖK'den aşırır ve kısa dönem yedek subay yaparlar!" gibi bir akıl yürütme ile vardıysanız, o akıla aranıza hemen uzunca bir mesafe sokmaya bakın! Çünkü o tür akıllarla insan Ali arkadaşımızın varacağı türden aşamalara varamaz; sonunuz Ferhat arkadaşımız gibi olur!
TSK'nın Irak'taki operasyonu zor ve ağır kış şartları altında olmasaydı, veya asker ailelerinin bir eli yağda, bir eli balda olsaydı.. Yahut da diplomatik alanda yedi düvel ortaya çıkıp, "Bre Türk, yürü; yolun açık olsun.. Haydi aslanım, Bağdat'a kadar gitsen, yeridir!" demiş olsalardı, o zaman Bülent Ersoy'un sözleri "...Ailelerin çocuklarını askere göndermemeleri... Ölen askerlerin anlamsız bir savaş nedeniyle öldükleri...Bu koşullarda askerlik yapmanın gereksiz ve mantıksız olduğu...’ şeklinde anlaşılmayacak mıydı?
Savcının sanığın sözlerinin nasıl anlaşıldığını tırnak içinde yazarak onun sözleri imiş gibi sunması elbette hukukla bağdaşır çünkü bunu yapan koca bir savcı! Ayrıca bunun bütün basın yapıyor! O mu bilecek, Bülent Ersoy mu bilecek kendi sözlerinin ne anlama geldiğini? İşe atasözleri ve davul zurnalı ve de kına geceli asker uğurlama töresiyle başlayan bir hukuk metninde, sanığın sözlerinin çağrı ve propaganda niteliğinde olduğunun belirtilmesi bile yeterdi, ama savcı bununla yetinmeyip, Bülent Ersoy'un sözlerinin nerede yayınlandığını da bu sözlerin niteliğine kanıt diye sunuyor. Haklıdır; "Roj isimli Tv" bir şeyi yayınladığı zaman artık o şeyin bizatihi içeriğine bakılır mı?
Eğer bir ifadenin ifade özgürlüğünden yararlanıp yararlanmaması için içeriğine değil de nerede yayınlandığına bakılması kriterinin va'zedilmesi hukuk ilimine bir katkı değilse, artık dünyada hiç bir şey hukuk ilmine katkı sayılamaz.
Fakat katkılar burada bitmiyor; bir ifadenin özgür ifade mi, yoksa yasaklı bir ifade mi olacağına ilişkin bir kaç yeni kriter daha va'zediliyor, ki Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır'ın yerinin Bakırköy olarak kalmayacağı ve kendisinin çok yakında parti kapattıran iddianameler yazacağı kanısını bende uyardıran asıl husus, Bülent Ersoy’un kullandığı sözlerin "düşünce açıklama ve eleştiri yapma hürriyeti kapsamına girmediğini" konusundaki "uslup" kriteridir.
Çakır bey, Bülent Ersoy’un sözlerinin uslubuna bakıyor ve bu uslubun “Irak'da savaşan Mehmetçiğin moralini bozacak bir üslup" olduğunu belirtiyor.
İfade özgürlüğünün uygar dünyadaki kriteri her ne kadar "bir sinema salonunda yangın yokken yangın var diye bağırmanın yasaklanması" ise de eğer uslubunuz bozuk ise, mesela "Aaa, bu sinema salonu da amma soğukmuş!" demek de yasak olabilir. Nitekim olmalıdır da.. Bu ABD, AB filan gibi sözüm-ona uygar demokratik hukuk ülkelerinin de elbette bizden öğreneceği bir kaç şey olmalı, değil mi?
Yayınlayanların listesi ve uslup kriterlerinden sonra Ali Çakır ifade özgürlüğünün sınırlarını çizmekte üç yeni kriter daha sunuyor: Buna göre “Mevcut konuşmanın yapıldığı anda, ... görev yapan Mehmetçiğin moral değerleri" insanın neyi söyleyebileceğini, neyi söyleyemeyeceğini tayin eden ölçütler arasında. Ayrıca "halkın hassasiyeti" de var; ayrıca Çakır beyin ifadesiyle "ister istemez şüphelinin yapmış olduğu konuşmaların tüm dünyaya aynı anda yayınlanması" da var; dahası "sanatçı kişiliğinden ötürü" tesirinin olması da var.
Eğer konuşma yaptığınız sırada çevreniz "bu konuya hassas" insanlarla doluysa, veya ifadeleriniz "ister istemez ... bütün dünyaya aynı anda yayınlanıyor" ise o zaman sözleriniz "eleştiri ve düşünce açıklama boyutunun ötesine" geçecek ve suç kastınızı açıkça ortaya koyacaktır; ayrıca sözleriniz tesirli ise, eh, o zaman sizin tesirsiz söz söyleyenden bir farkınız olacak demektir.
"Yahu, benim sözümü söylememden sonra olup bitenler, veya benim dışımdaki insanların ruh hali, veya benim etkili olup olmamam nasıl oluyor da benim--akla mantığa göre--sözü söylemeye başlamadan önce var olan kastımı değiştiriyor?" derseniz; deyin.. Boşuna kürek çekmiş olursunuz.
Bakın görün, hukuk tarihine Çakır Doktrini olarak geçecek olan bu iddianame ile Bülent Ersoy nasıl üç yıl hapse çarptırılıyor! Ve de cezası paraya tahvil ediliyor!
Akıl şart akıl.. Akıllı olacaksın Türkiye'de! Ali Çakır gibi akıllı olacaksın; Ferhat Sarıkaya gibi değil!
O zaman hukuk da bağımsız olmuş olur; mahkemeler de adil olur. Lakin bu arada milletin evladı 24 saat içinde bitirilebilecek bir siyasal çözüme başvurulmadığı için can vermeye, savcılar ve yargıçlar da kan dökülmesine son verilmesini isteyenleri cezalandırmaya devam ederler.
Biz askere yolladığımız oğullarımızın eline değil, ülkemizde geçerli hukukun bir yerine yakmalıyız o kınaları! 5/25/2008 Zırva, bir yıl sonra da tevil götürmez ama bu tevil hiç de inandırıcı değilZırva tevil götürmez! Sözlüklerde, bu sözün anlamı şöyle açıklanıyor: “Saçma sapan, boş, anlamsız olan bir düşünceyi açıklamaya, yorumlamaya, savunmaya ve haklı göstermeye kalkışmak son derece yanlıştır. “ Bu açıdan bakınca Prof. Şerif Mardin’in bir yıl önce ettiği ve ilk gününden itibaren Korporatist Kemalizm’in yeni saldırıları için ana ilke hale getirilen sözüm-ona “mahalle baskısı” terimiyle özetlenen sosyolojik izahı, “zırva” değil, “ham görüş” olarak değerlendirilse gerek. Çünkü mahalle baskısı kavramının ödünç alındığı anlaşılan “crowd psychology” veya sosyolojiye uyarlanmış şekliyle “sosyal faciliation [kolaylaştırma/teshilat] kuramı” saçma-sapan, boş ve anlamsız bir düşünce öbeği değil, ciddî, ele aldığı bir çok olguyu açıklayabilen, anlamayı kolaşlaştıran bilgiler yumağı ve şu ana kadar uygulanmaya çalışılıp da yetersiz kaldığı çok az olay var kaynaklarda. Kalabalık Psikolojisi, Freud tarafından ortaya atılmış ve başlıca müridi olan Carl Jung tarafından “collective unconsicous” terimiyle açıklanmıştır. Freud, bireysel psikoloji ve kitlesel psikoloji ayrımı yapmamıştı. Jung, insanlığın nerede ise bir “biyolojik tür” olarak dahi ortak şuura ve şuurlu olmayan ortak psikolojik birikime sahip olduğunu öne sürdü. Ona göre biz insanlar, sırf insan olduğumuz için, ortak bir takım şuur-altı birikimlere sahip olururuz ve bunu bir sonraki nesle aktarırız. Jung, “Psyche” [insan ruhu, tin; can; akıl] kümesinin bu bölümüne daha sonra, herkes için ortak ve bireyin “kendi” (self) olgusunu ego’dan veya bilincli-kendi kavramlarından daha iyi açıkladığı için, “objective psyche” adını verdi. Jung’a göre, birey, bu alandaki bilinçsiz bilgilerini, archetype adını verdiği idealleştirilmiş kişi modellerine bakarak, onlardan esinlenerek kendisine uygun “birey tipi” haline getirir ve bu “tip” bir insan, öyle bir birey olmaya çalışır ("Türk'ün, Türkten başka dostu yoktur!", "Türküm doğruyum çalışkanım!", "Sen ben yok, biz varız!" ve "Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım!" tekerlemesinde yer alan ideal birey ve davranış tipleri gibi). Benim şahsen Jung ile ilgim ve söyledikleri hakkındaki bilgim burada bitiyor; çünkü Korporatizm’in iletişim alanında yaptıklarını anlayabilmek için iletişim teorisiyle ilgili okumalar yaparken bireyselleşme (individuation) ve kendini-gerçekleştirme (self-actualization) kavramlarına olan ihtiyacım, sürecin tanımlanmasından ve kullanılan (dil, retorik, ideoloji gibi) araçların yerini bilmekle sınırlı idi. Fakat Prof. Şerif Mardin’in bende yersiz (çerçevesi belirtilmeden) ve yanlış (sosyal süreç ögesi olarak etkili olduğu süreç belirtilmeden) kullandığı izlenimi uyandıran “mahalle baskısı” kavramının geldiği yeri daha iyi anlayabilmek için, o günden bu yana, crowd psychology ve onun sosyolojik uyarlamaları ile ilgili bir çok kaynağa yeniden başvurmam gerekti. Jung’un baş eseri olan Psychological Types kitabında ortaya attığı “kalabalık psikolojisi” ile ilgili kavramlar daha sonra, Gustave Le Bon tarafından sürü davranışı (Grup halindeki bireyler ortada planlanmış bir hareket tarzı olmadığı halde, birlikte hareket edebilirler; bu hareket tarzı onların günlük karar mekanizmalarından değer yargılarına kadar bir çok tutum ve davranışlarını belirler), Wilfred Trotter tarafından sürü içgüdüsü ve Gabriel Tarde tarafından taklit kavramlarıyla geliştirildi. Elias Canetti’nin Crowds and Power isimli kitabında kitle davranışının çağdaş günlük yaşamlarımıza nasıl yansıdığı, bu kuramların etkisinde kalan bir bakış açısıyla ayrıntılı olarak anlatılır. Modern sosyoloji ise kitle (kalabalık) tutumunda, Jungian bir kitselellik değil, belirli bireylerin tesiriyle oluşan bir seçimsellik görüyor. Başka türlü ifade edersek, sürü davranışı sürünün içgüdüsünün ürünü değil, aynı düşüncedeki bazı bireylerin duygu ve düşüncelerindeki yakınlaşma (convergence) halinin ürünüdür. Convergence [yakınlaşma, birleşme] Kuramı denen bu görüşün taraftarları kendilerinden önceki kitle tutumu ve davranışı kuramlarına Contagion [sirayet, bulaşma, geçme, tesir] Kuramı adını verdiler ve kitlelerin birbirlerine tutum ve devranışlarında etkili şeyler aşıladığını kısmen kabul etmekle birlikte belirli bir istikamette hareket etmek isteyen bireylerin biraraya gelerek bir kitle oluşturmasının kitle davranışının (ve dolayısıyla kalabalık psikolojisinin) ortaya çıkmasında esas olduğunu öne sürdüler. Modern sosyoloji araştırmalarında tekrarlanan davranışlarda bile homojen bir nitelik bulunmadığı gösteriliyor. Örnek olarak homojen bir nitelik arzeden bir topluluğa dışarıdan göçmenlerin gelmesi üzerine mevcut topluluk üyelerinin aralarındaki bağları güçlendirerek, mahallelerine yeni gelen ve homojenliklerini tehdit eden yeni kişilere karşı ayrımcılık, şiddet, dışlama gibi tutumları benimsemeleri ele alınmış, ve bu tutumların kendiliğinden bir anda ortaya çıkmış şeyler olmadığı, tersine mahalle halkının arasında çok önceden varolan değerler olduğu gösterilmiştir. Convergence kuramını savunanlara göre, kitle davranışları Contagion kuramını savunanların sandığı gibi irrasyonel (akıl dışı) değil, mevcut değer ve inançlara dayandığı için, yaygın duyguları yansıtan rasyonel hareketlerdir. Ralph Turner ve Lewis Killian, Collective Behavior isimli kitaplarında sosyal hareketlilik ve kitle dinamiği kavramlarını incelerken, “emergent-norm” [ortaya çıkan standart değer] kavramını geliştirdiler ve örneğin Le Bon’un “atalarımızdan tevarüs ettiğimiz duygular” kavramını veya diğerlerinin tesadüfî tutum kuramlarını reddettiler; kitlelerin (örneğin ABD’nin güneyindeki zenci linçlerine katılan kalabalıkların) bir norm çerçevesinde hareket eden rasyonel gruplar olduklarını öne sürdüler. Turner ve Killian, kitlelerin önce norm’suz olduklarını, biraraya gelmelerinde bir ortak değer gütmediklerini (dolayısıyla instinct’leriyle [insiyakleriyle, içgüdüleriyle] hareket ettiklerini) kabul ediyorlar; fakat kitle oluştuğu anda üyelerin dikkati farklı davranan bir kaç kişinin üzerinde toplanıyor ve bu kişilerin tutumu, norm olarak ortaya çıkıyor. Zamanla bu ortaya-çıkmış norm, bütün kitlenin davranışını belirleyen unsur oluyor. Daha sonra bu norm, kemikleşiyor, katılaşıyor ve ona uymayanlara karşı baskılar doğmaya başlıyor. Turner ve Killian, kitlenin bu yeni değerinin onun iç iletişiminde ve dışarıya karşı tavrında belirleyici unsur halini aldığını kaydediyorlar. Bu yaklaşımı eleştirenler, özellikle kitlelerin oluşurken norm’suz olduğu fikrini reddediyorlar. Başkaları da kitlenin bir norm’a uygun davranmaya başlaması halinde kendi-kendisinin farkında olacağını, bunun o grubu kitle veya kalabalık olarak adlandırmayı imkansız kılacağını, çünkü kitlenin kendi kendisinin farkında olması için onu oluşturan bireylerin de kendi kendilerinin farkında yani “bireyselleşmiş” olmaları gerekeceğini, oysa, kitle hareketlerinde bireyleşmekten değil, tersine bireyliği yitirmekten (deindividuated) söz edilmesi gerektiğini söylüyorlar; bireyselliğini bitirmiş insanların davranışında “norm” kavranının yeri olmadığına göre, kabalalıkların hareketlerinde norm’a riayet bulunamaz, diyorlar Henüz kaynaklarıyla ve bütün argümanlarıyla bir makale bütünlüğü içinde ortaya konulmuş görüşler olmadığı Prof. Mardin’in teorik çerçeve bakımından kimden-nasıl esinlendiğini ve fikirlerinin yol açtığı doğrulatılabilir-reddedilebilir önermelerinin neler olduğunu ve bunları hangi araştırmalarla nasıl doğrulattığı veya reddettiğini bilmiyoruz. Mahalle Kavramı fikrini ortaya attığı konuşmaların dökümlerini tam metin olarak bulabilmekle birlikte birinci yıldönümünde bunları açıkladığı (savunduğu, düzelttiği, değiştirdiği vs.) toplantıda söylediklerinin tam metni henüz elimizde yok. Kavramı ilk kullandığı röportajı verdiği kişinin yönettiği dernekte, yine onun yönettiği bir konferansta yaptığı ikinci açıklamaların çeşitli özetlerinin bir derlemesi şu adreste var: http://www.sorar.org.tr/SerifMardin20080523.aspx Bu derlemelerden edinilebilecek genel kanı, Prof. Mardin’in “mahalle baskısı” kavrımını ilk ortaya attığı anda olduğu gibi aradan bir yıl geçtikten sonra da, doğru kabul ettiği kuramsal çerçevenin ne olduğunu söyleme imkanı bulunmadığıdır. Bu toplantıyı izleyip gazetelere aktaran kişilerin kimliklerini ve bilimsel yeterliklerini bilmemenin yanı sıra derlemelerin yarım-yamalaklığı dikkate alınınca Prof. Mardin’in savunmasını anlamak iyice zorlaşıyor. Ancak bir iki ana konuya değinme imkanı var. Prof. Mardin önce günümüzde bir mahalle baskısı kavramından söz edilemeyeceğini söyleyenlerin karşı iddialarını çürütmek amacıyla olsa gerek “Mahalle, Osmanlı’da gerçek bir birimdir” diyor. Prof. Mardin’in “mahalle” sözü ile neighborhood [voisinage, quartier, environs, parages familier] mu, community [social group/groupe social anlamına communauté] mi kastedildiği bilmiyoruz. Bu muğlaklığa rağmen, “Mahalle, Osmanlı’da gerçek bir birimdir” ifadesinin “Osmanlı toplumunun temel birimi aile değil, mahalledir” diye anlaşılması da mümkündür; “mahalle” dediği sosyal örgütlenme biriminin ciddî bir sosyalizasyon ögesi olduğunu anlamak da! Her iki anlayış da bence bir ölçüde doğruluk payı içermekle birlikte, açıklayıcı kesinlikte değildir: Osmanlı toplumunun devletin gelişmesini tamamlayıp, her bakımdan zirveye ulaştığı yüzyıllarda, ana sosyolojik ajanın, kişilerin sosyal varlıklar olarak tezahüründe, mahalle, Prof Mardin ister fiziksel olarak yakınlık etkisine atıf yapan quartier, ister sosyal grup anlamına communauté demiş olsun, bireyin tanımlanmasında asla birincil unsur olmamıştı. Prof. Heath Lowry’nin Trabzon araştırması, müslüman mahallelerinde yüzyıllarca yaşayan ve müslüman olmayan hristiyan mahallelileri dikkate sunan bir örnektir. Böyle çok araştırma bulabiliriz. Tam tersine, Prof. Osman Bakar’ın The History of Philosophy of Islamic Science isimli kitabında onlarca örneği ile belirttiği üzere, bilimin kaynağı olarak dinin en yaygın öğrenim alanı sayıldığı bu yüzyıllarda, nübuvveti sorgulayacak kadar özgür düşünceye yer verilmekte olması, “müslüman mahallesinin” toplumsal diversity [çeşitlilik, farklılık] bakımından ulaştığı üstün düzeyini aynen bilimsel/kültürel alanda da koruduğunu (ve dolayısıyla, bireyselleşmenin--kendisinin farkında oluşun--bir crowd psychology [kalabalık ruh hali] ile açıklanabilecek tutum ve davranışlara imkan vermeyecek kadar ileri gittiğini) göstermektedir. Böyle bir ortamda, insanlar onun bunun bakması ile ne tavır değiştirirler, ne de görüş! Nitekim, böyle bir genellemenin yanlış olabileceğini farketmişçesine, Prof. Mardin bu ifadesini “Yalnız mahalle yok. Cami var, imamı var, okuduğu kitaplar var, tekke var, külliyeler var, esnaf var. Bütün bunların bir sektör olarak çalışmış olmasıdır,” diyerek, Osmanlı toplumunda muhtemel bütün sosyolojik değişim unsurlarını hatırlatıyor. Prof. Mardin’in saydığı unsurlardan cami, bireyin sosyalleşmesinde dinin değil fakat diyanetin yani dini sosyal yaşam tarzı olarak benimseyenlerin tutum ve davranışların benimsetilmesinde yeri olan bir kurumdu. Tüm Osmanlıların değil, sadece müslüman Osmanlıların (ve onların içinde de ehl-i sünnet olan kesimin) sosyalleşmesinde rol oynamış olan cami kökenli diyanet--kabul etmek gerekir ki--bireyselleşme değil, tersine cemaatleşme, birey olarak değil, cemaat üyesi olarak hareket etme değerini aşılayan bir kurumdu. Prof. Mardin’in kendi ifadesiyle “folk Islam,” (gerçek İslam öğretisinin tersine olarak ve daha çok imparatorluğun gerileme ve çöküş dönemlerinde) daha sonra Genç Osmanlıların, İttihat ve Terakki’nin ve nihayet Kemalistlerin bol bol yararlanacağı deindividuation (bireyselleşmenin tersine dönmesi) hadisesini başlatmıştı. Ne var ki, uluslararası alanda Kolonyalizm’in çöküntüye uğraması ile eşzamanlı olarak başlayan yeni devlet oluşumları ile birlikte ehl-i sünnet İslam alimleri ve sufi geleneğinin önderleri arasında “orijinal İslam’a dönme” hareketi başladı ki, bunların dindarların bireyselleşmesine olan etkisini--bu gelişmelerin birinci elden araştırmasını yapmış bir kişi olarak--Prof. Şerif Mardin, bu akımların Türkiye’deki öncülerinden Bediüzzaman Said Nursi, M. Zahid Kotku, Prof. Dr. M. Esad Coşan, M. Fethullah Gülen gibi önder kişilerin Türkiye’de başlattıkları eğitim seferlerliklerinde görebilir. Bu ve diğer bazı din alimlerinin ve din adamlarının diyanet üzerindeki etkisi bir kaç maddeye indirgenebilirse, bunların başında, cemaatleşmenin reddi ve pozitif bilimlerin öğretilmesiyle başlayan bireyselleştirme çabası gelir. Özetle, Prof. Mardin, Osmanlı’daki “cami” olgusuyla, bugünkü cami kurumu arasındaki farkı bilmesi gereken belki de ilk kişilerden biridir. Taklidî müslümanlığın yerini hızla tahkikî müslümanlığa bırakması, bu müslüman kesimin, ne kimseye "bakmak" ve ne de kimsenin "bakması" gibi meselesi olmayacağını anlamak bir sosyolog için hiç de zor değildir. Prof. Mardin, Osmanlı’da imam, onların geçirdiği eğitimin evreleri, bu arada tekke ve diğer eğitim külliyelerinin dinin (itikat esasları olarak) veya diyanetin (dinin sosyalleştirilmiş veçhesinin) üzerindeki etkilerinin varlıkları zikredilmekle yetinilecek kavramlar olmadığını bilen bir kişidir. Fakat bir yıl önceki ilk hataya rağmen yine Ruşen Çakır’ın röportajlarından ve panellerinden daha anlamlı bir mecra bularak, bir araştırmacı-öğretmenden bekleneni yapmak yerine, Prof. Mardin, bu kavramları ipe şamaşır dizer gibi sayıp geçiyor ve ortaya attığı kavramın başkaları tarafından kullanılma biçimini kınamakla yetiniyor. “Mahalle baskısı” kavramı ona göre öyle bir kavramdır ki, onu ancak “bir süreç içerisinde incelemek gerekir." Hangi süreç? Genç Osmanlılar ve İttihat ve Terakki ile başlayan ve Kemalizm ile süren korporatizmin siyasallaştırma süreci mi? Basit bir sosyalizasyon süreci mi? Özel bir dindarlaşma sürecimi ? Çağdaş anlayışla bir modernleşme süreci mi? Türkiye’nin AB’ye tam üyelik başvurusuyla somutlaşan çağdaşlaşma süreci mi? Bu ve benzeri sorulara cevap vermek yerine Prof. Mardin "süreçlerin" onların içinde etkili olan dinamiklerden önemli olabileceği iddiasını (“Bu süreç biraz da mahalle baskısının ötesinde bir durum”) ortaya atarak, bir yıl önceki sözlerinin etkisini azaltmaya çalışıyor. Bu tutumuyla Prof. Mardin, yarı-pişmiş bilimsel kavramların yanlış ellerde nasıl yanlış sonuçlar verebileceğini, örneğin AK Parti kadrosunun siyasetten yasaklanması ve hatta belki de daha korkunç cezalarla cezalandırılmalarının mümkün olduğunu farketmişe benziyor. Gerçekten de oturup bilimsel bir makale yazmak yerine, ne idüğü belirsiz bir derneğin, neye ve kime hizmet ettiği asla anlaşılamamış insanların, bilimsel yeterlikleri şöyle dursun, sıradan gazeteci olarak bile edinim ve kazanımları tartışmalı kişilerin karşısında bilimsel hokkabazlık konusu olabilecek kavramlar ortaya atmanın vebali büyük olabilir. Böyle bir vebalin farkında olmak, hegemonik bir ideoloji olarak Kemalizm'i istemeden (ve hatta reddettiğini sanarak) benimsemiş olmamayı gerektirir. Bence Prof. Mardin’in “mahalle baskısı” kavramı, sanki güncel ve acil bir tehlikenin işaretçisi imiş gibi, günün birinde Suudi Arabistan, İran ve Afganistan’daki uygulamaların Türkiye’de de olacağından korkan ve sebeble Kemalizm’e sığınmış olan kitlelerin eline düşmüştür. Bu kitlelerin sığındığı Kemalizm, Prof. Mardin’in sandığı gibi içi-boş bir ideolojik yığın değil, kendisini ayakta tutan toplumsal katmanlardan birisi silahlı olan merkez seçkinlerinin ortak, hegemonik ideolojisidir. “Mahalle baskısı,” yarın bu gruplar—özellikle Avrupa Birliği ile entegrasyonun gerçekleşmesi olasılığı arttığında—korktukları tehlikenin realize olmakta olduğu sanısına kapıldıklarında ortaya çıkacak siyasal müdahalede en büyük delil olarak sivil siyasetcilerin, özellikle AK Parti yöneticilerinin karşısına çıkacaktır. Şerif Mardin o zaman AK Partiye'ye karşı mahalle baskısı kavramının kullanılmasından sadece “kişisel rahatsızlık” duymakla kalmayacak, bugün (bir hegemonik idelojinin parçası olmamak ne ölçüde mümkün ise o ölçüde) parçası olmadığını ilan etmek zorunda kaldığı Kemalist Korporatizm’in son siyasal cinayetinde yargıtay savcısı veya anayasa mahkemesi ayarında bir alet olmak durumuna düşecektir. Başkalarına “Bu işi siyasi bir söylemin sloganı yapmak yerine neye dayandığını anlamak gerekir” diye ders vereceğine ve bir takım derneklerin fiyakalı konser salonlarında (anlamayan insanlara hitaben) fiyakalı konuşmalar yapmak yerine Prof. Mardin'in bir an önce oturup, crowd psychology ve sosyal faciliation kuramları arasındaki yerini anlatmalı ve bu yeri hangi ampirik gözlemleri sonucu seçtiğini belirtmelidir. Prof. Mardin, “Sanki bu baskıyı sadece Müslümanlar yapıyormuş gibi lanse etmek ve onlara mal etmek son derece yanlıştır” diye düşünüyorsa önce kendisi buna sebep olduğu için oturup sıkı bir öz-eleştiri yapmalıdır. Bilmelidir ki kendi ifadesiyle aynı baskıyı "pekala yapabilir” diğer kesimler--ellerinde silah olduğu için--baskıları işlemeyince can da alabilirler! "Kemalizm" gerçekten de içi boş bir bir ideoloji değildir. Kemalizm bir hegomonik ideolojidir; ve faşizmin bütün türevleri gibi korporatizm--toplum mühendisliğinde başarılı olmasa bile--belirli ilkelere sahiptir. Oktay Ekşi'nin birinci yıldönünü açıklalarından sonra kendisine yaptığı çağrıda da ifadesini bulduğu üzere, Kemalizm, bir seküler din olarak, gerçek dine karşı bulabildiği her argümana sarılmakta, kendi dışında bir şey bırakmamaya ilk günkü kadar kararlıdır. Nitekim, "mahalle baskısı," lafı, onu ortaya atan şimdi ne kadar yırtınsa da, Kemalist retoriğin parçası olmuştur ve tedavüle girmiştir. Kavramını tedavülden çıkartmak, korkarım, eğer hala olmadı ise çok yakında Şerif Hocayı aşmış olacak. 5/12/2008 "Dirty English" isimli bir parfüm!İngiltere'de veya ABD'de 301 sadece blucin markası olsa gerek!
Meraklısı için sitesi: http://www.juicycouture.com/store/catalog/catalogPage.jhtml?tid=P6&itemId=cat11801&parentId=cat123&masterId=cat000000&cmCat=cat000000cat4203cat4207&index=5&tid=C11
5/7/2008 Türkiye'de Internet'e bir darbe daha!Bir arkadaşımın tepkisini aynen aktarıyorum:
Bazı arkadaşların aklına gelen sorular şöyle:
Bu soruların cevabını bilmiyorum; bu yönetmelik nasıl uygulanacak kimsenin bir şey söylemesi imkanı yok. Ama anti-demokratik, hatta açıkça faşist bu yönetmeliğin, hükumetin bir marefeti olduğunu sanmıyorum. Sivilleri Türkiye'de böyle işlere karıştırmazlar. Bunu bürokratlar hazırlamış, hükumete de imzalatmışlardır. Belge alma zorunluğu, yönetmeliği uygulamakta hükumetin bir "aracı" bir "memuru" gibi davranma zorunluğunu hatırlatmak ve böyle yapmadığın zaman yargı kararı olmaksızın, idare tarafından cezalandırılacağını sana kabul ettirmek için konulmuş bir tür sözleşmedir bence.
Bu yönetmeliğin iki etkisi olur:
1. Normal ticari amaçlı iş yapmak isteyenler, Server'ı Türkiye sınırları içinde olanlar giderler, efendi gibi belgeleri imzalar ve hükumetin sansur aracı olarak kullanmasına müsait bir vaziyet alırlar..
2. Siyasal veya sosyal içerikli siteler barındırmak isteyenler kendilerine Türkiye sınırları dışında bir server bulurlar; hosting firmasına "Kardeşim bu ülkede demokrasi filan olmadığı için maalesef ben sana gerçek adımı veremem. Paranı kredi kartımla öderim, ama sen beni şu takma isimle bilirsin.. Kabul ediyorsan anlaşalım!" der ve adamlar üstüne atlayacağı cihetle, bir tür kaçak iş yapmaya başlar.
Türkiye'de hosting satarken dikkatli olur; polis veya bu faşist kurumun ajanları müşteri imiş gibi gelip, kendisinden yer almak isteyebilirler; o zaman onlara, "Ben artık bu işleri bıraktım, ama sizi isterseniz sizi Aydın Doğan'ın firmasına yönlendirebilirim!" der..
Zor iş yani..
Adamlar diyor ki, "Ben sana şu siteyi kapat dediğim zaman kapatacaksın; lamı cimi yok.. Mahkeme kararı şu bu gibi şeyler seni ilgilendirmez!"
Şimdi adam gibi bir mahkeme sistemi olsa, gider bu yönetmeliği iptal ettirirsin.. Ama Danıştay, bu yönetmeliği yazıp hükumete onaylattırandan daha çok anti-hukuk olduğu için, kimi kime şikayet edeceksin.
"Ebeni bilmem-n'aapan kadı olursa, git Allah'ı şahit eyle!" derdi rahmetli Abdullah Aksak kardeşim..
Hani deyip duruyoruz ya:
"IP-tabanlı iletişim geleceğin iletişim aracıdır. Geleneksel iletişim araçları gibi, gerek sermaye, gerekse hukuksal çerçeve bakımından Kemalist Korporatizm tarafından denetlenemekte ve ilk kez halk kendi içinde, kendi arasında ve başka halklarla doğrudan iletişim kurabilmektedir. Bu gerçek bilgi çağını başlatacaktır.. Türkiye de sonunda bu yolla gerçekten kendi çıkarını bilen insanlardan kurulu bir ülke olacaktır!"
İşte bu yönetmelik, ve bunu izleyecek olan diğerleri, Kemalist Korporatizm'in, (siz buna yanlış olmakla birlikte Derin Devlet diyebilirsiniz..) kendi denetimi dışında hiç bir iletişim türü bırakmama kararının bir uygulama adımıdır.
Fakat hala bilemedikleri, bilmek istemedikleri bir şey var:
Ana şalterini indirmedikçe Internet üzerinden iletişime engel o-la-maz-lar!
YouTube'u zaman zaman kapatmak filan gibi şeyler veya İran ve Çin'in yaptığı gibi belirli sitelere erişmeyi yasaklamak çare olsaydı, oralarda olurdu.
Bugün özgür ülkelerdeki özgür haber kaynaklarına en çok erişim, Çin'den geliyor! Nasıl?
Çünkü IP'yi yasaklamaya Çin diktatörlerinin bile gücü yetmiyor; Türkiye'deki özentilerinin gücü asla yetmeyecektir. |
|
|