Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    6/28/2008

    Nihayet!

    Korporatizm, basının diline girdi. Her ne kadar tanımlarda ve tarihsel gelişimde kimin önce-kimin sonra, kimin kimin babası, kimin kimin evladı olduğu konusunda biraz aykırılıklar olsa da, sonuçta Kemalizm doğru dürüst tanımlanacak demektir.
     
    H. Bülent Kahraman da, Engin Ardıç da hala solculuktan, sosyal demokrasiden kurtulamamış, bireyciliği bulamamış kişiler gibime geliyor. Bu sebeple Faşizm ve onun türevleri ile komünizm ve onun her türevleri arasındaki akrabalığı belirlemek istemezler; fakat bu reddiyetçi tutum, onların Kemalizm'in diğer Totalitarizm'lerle aynı kökten geldiğini söyleyerek kendilerini ondan soyutlayıp, ona karşı demokratik bir cephede ve bir özgürlükler projesinde yer almalarını engellemez sanırım. Buradaki yazıları bunun işaretlerinden biri..
     
    İşte ilk "korporatizm" yazıları:
     

    HASAN BÜLENT KAHRAMAN

    Kemalist travmanın gerçeği

    Atatürk devrimlerinin toplumsal travma yaratıp yaratmadığı yolunda bir tartışma başladı ama ne yazık ki, attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmiyor. Çok sıradan ve gündelik bir dilin içinden popülist bir siyasete bulaşmış olarak çekişip duruyoruz. Ortada (birkaç tanesi dışında) dişe dokunur bir yazı yok.

    Atatürk devrimlerinin Türkiye'de bir "kurucu ideoloji" olduğu kesin. 1930'larda Avrupa'da yükselen otoriter rejimlerin etkisi altında kendisi de otoriter bir ideolojiye dönüşen Kemalizm, daha sonra 1960-1980-1997 askeri darbe ve müdahaleleriyle konsolide edildi ve bugün de organik, homojen, korporatist bir toplum hayalinin kurucu unsuru olarak ortada duruyor.

    Siyasal İslam'ın 1990'lardaki hızlı yükselişi ve ona gösterilen tepki Kemalizmin de benzeri bir dokunulmazlık ve gitgide keskinlik içinde ele alınmasını hatta bir yanıyla da popüler kültürün bir parçası haline gelmesini kamçıladı. Artık kadınların da Atatürk kılığına girdiği bir "kült" gerçeği içinde yaşıyoruz.
    Birçoklarının düşündüğünün aksine ben hareket noktası itibariyle Kemalizmin öz olarak içinde önemli değerler barındırdığı kanısındayım. O değerler bugünkü dünyada ve bugünkü toplumsal ilişkiler içinde nasıl uygulanır, neye yarar bilmiyorum ama en azından yukarıda niteliklerini dile getirdiğim Kemalizmin "öz Kemalizm" diyebileceğim modernleşme-çağdaşlaşma modeliyle hiçbir ilişkisi bulunmadığı apaçık.

    İkincisi ve asıl değinmek istediğim nokta şu: 1920'lerde bir toplumsal dönüşüm modeli olarak ortaya çıkan Kemalizm, gene Kemalistlerin iddia ettiği üzere, sadece kendisiyle kayıtlı değildir. Arkasında 1839'dan beri devam eden Batılılaşma-asrileşme çabaları vardır ve o çabalar doruğuna 1908-18 arasında ulaşmıştır. Bu bakımdan Kemalist devrimlerin getirdiği dönüşümün hemen hemen tümüne toplumun bir ölçüde hazırlıklı olduğu bir gerçektir.

    İttihat ve Terakki dönemi harf devrimi için de, kadın erkek eşitliği için de, Medeni Kanun için de, yurttaşlık kavramının yerleştirilmesi için de girişimlerde bulunmuştur. Kemalizm onların bir uzantısıdır ama onlardan radikalizm doğrultusunda bir kopuştur. Hatta Kemalizmin içerdiği laiklik ve dünyaya materyalist bir perspektiften bakma konusunda da o güne kadar bilhassa Abdülhamid dönemi modernleşmesiyle ortaya çıkmış çok önemli bir birikim vardır. Kemalist devrimler bir gecede gerçekleşmedi ama doğrudur radikaldi ve keskindi.

    Kemalist devrimlerin travmasını dile getirerek bugün neyi tartışacağız? Öyle olduğu su götürmez bir gerçek olan Kemalist devrimler bugün aradan 85 yıl geçtikten sonra toplumla bütünleşmiştir. Doğru veya yanlış bu böyledir. Hatta Prof. Nur Vergin'in saptamasıyla bizzat Atatürk'ün kendisi de bugün bir toplumsal hatta toplumun kendisine göre kutsal saydığı ve kendisiyle özdeşleştirdiği bir değer halindedir. Bu bakımdan "travma" demek geçmişe ait bir yarıdoğruyu dile getirmektir. Bugün için geçerli bir travmadan söz etmek herhalde artık anlamsızdır. O zaman neyi tartışıyoruz?

    Bugünkü tartışma bizim gerçeği ve tarihi algılayışımızla ve onu zihinsel bir gerçeklik olarak kabul edişimizle ilgili bir şey. Geçmişin yeniden değerlendirilmesine de, geçmişle ilgili nesnelleştirme arayışlarına da kapalı, elindeki gerçekle avunan bir toplumuz ve bu vahim bir durumdur. Üstelik bizatihi Kemalizmin yaratıcı felsefesine karşıdır.
    Kemalist devrimlerin travma yarattığı sadece kısmen doğrudur ve bence önemsiz yüzeysel bir tespittir. Asıl travma daha sonra Kemalizm adı altında Kemalizmle ilişkisiz bir anlayışın, dışına çıkılmaz bir çelik gömlek olarak toplumsal bilincin üstüne giydirilmesi ve aklı elinden alınmış bir toplum yaratılmak istenmesidir.


    Biraz bunu tartışsak...

     

     

     

    Engin Ardıç - Sabah

    2008-06-28

    Korporatizm

    Hasan Bülent Kahraman'ın ağzına sağlık, kelimeyi "telaffuz" etti: Korporatizm. Ben de yazacaktım da, "okuyucu yazıda yabancı kelimeler geçmesinden hoşlanmıyor" diye geri durmuştum. üç yabancı isim zikredince "Fransızca yazmasana hemşerim" diye eleştiriler alıyoruz...

    Oh olsun, bana müstahaktır. Atamayana atarlar, yazmazsan yazarlar.

    Hasan Bülent çok basit, çok bilinen, fakat aydınlar tarafından bilindiği için sıradan okuyucunun da bildiğini varsaydığımız ve bu nedenle de üstünde fazla durmadığımız bir gerçeği hatırlatmış: "Kemalizm, korporatist bir ideolojidir" ... (üff, gene üç yabancı kelime.)

    Bunu "formüle" eden de Mussolini... (Aha gene bir yabancı deyim.) İtalya'da yirmi yıl uygulanmıştır, şu anda Türkiye'de de yeniden uygulamak için kıvrananlar vardır.

    Çünkü Türkiye'de de geçerliydi, hani o "devr-i saadet" boyunca!

    O dönemi göklere çıkaran ve kendini solcu sanan salaklara hatırlatmak isteriz: Türkiye'de sol parti yasak olduğu gibi sendika da yasaktı, grev hakkı da yoktu... Otuzlu yıllarda... Daha doğrusu, 1925-1945 arası, yirmi yıl...
    çünkü "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz" palavrası dilimize şöyle tercüme edilmelidir: "Bu toplumda imtiyazlar da sınıflar da vardır ama bunun dile getirilmesi yasaktır."

    Korporatizm, her işkolunda işçi ile işvereni "aynı çatı altında" bir araya getirir, sendikayı ortadan kaldırır, bir "korporasyon" yani bir çeşit "lonca" kurar, sermaye ile emeği "ortak çıkarlar etrafında" birleştirir. Eh, ortak çıkar bahanesiyle çatışma da olmayacaktır tabii bu düzende, alavere dalavere gene patron baskın çıkacaktır. Devlet kapitalizmi uygulamasında da, patron olan devlet...

    İtalya böyleydi. Türkiye de böyleydi. İtalya'da kapitalizm daha gelişmiş olduğu için sıkıntı yaratıyor, Türkiye çok geri ve kapitalizmi çok cılız olduğundan kimsenin sesi çıkmıyordu.

    (Komünistler de buna benzer bir dümen tutturmuşlar ve işçiye şöyle demişlerdir: "Bak, artık iktidardasın... üretim araçları hep senin... Kendi kendine karşı mı grev yapacaksın? Grev mrev yok, doğru işinin başına!")

    Bu durumda... İsmet İnönü ile Recep Peker'e hep kızarız ya, aslında kendilerince tutarlı adamlardı! Korporatist devletin bir üstyapı kurumu olarak "millet meclisi" falan gibi kandırmacalara başvurmasını abes bulmuşlar, 1936 yılında, TBMM'nin dışında ve üstünde yer alacak bir "yüce konsey" tasarlamışlardı! Bu konsey seçimle değil, atamayla oluşacaktı. öyle ya, tek parti diktası değil miydi yürürlükte olan? Ortada gerçek anlamda ne seçen vardı, ne seçilen... öyleyse işin adı konmalıydı.

    Atatürk çok kızdı, küplere bindi ve bunları bağırıp çağırarak kovdu.

    çünkü Atatürk, Kemalist değildi. Kemalistler tarafından kıskıvrak sarmaya alınmıştı. "Totaliter" değil, "otoriterdi" (işte iki yabancı kelime daha.)
    Ve düzenin zıvanadan çıkmakta olduğunu görünce, tercihini "liberal kapitalizmden" yana kullandı! 1923 yılında da böyle yapmış, 1930 yılında da bunu denemişti... 1937 yılında Türkiye bambaşka bir yöne dönmekteydi, Atatürk hasta olmasaydı, "ömrü vefa etseydi", diyelim 1938'de değil de 1958'de aramızdan ayrılsaydı, kırklı yılların, ellili yılların Türkiyesi'nin ne olabileceği hep kafamı kurcalayan bir konudur...
    Herkes, 1937'de, Atatürk'ün İnönü'yü başbakanlıktan yürütüp yerine Bayar'ı atamasına "Hatay meselesinin" neden olduğunu düşünür.

    Oysa altında, bu girişim de vardır!

    Atatürk, onu "kullanmak isteyen" faşistleri affetmemişti.

    Atatürkçülük, zemin ve zaman uygun olunca demokrasiye doğru "evrilebilirdi", Kemalizm, hayır. Savaşı Almanya kazansaydı, çok arardınız "çok partili düzen" müzen...

    Savaş bitti, faşizm bitti, Kemalizm, yani "İnönü Atatürkçülüğü" de bitti.

    Altmış küsur yıldır onu diriltme çabalarına da halk sandıkta gereken yanıtı vermiştir.

    Oysa Atatürk ve Atatürkçülük, yaşamaktadır. çağdaş uygarlık düzeyinde aklın ve bilimin rehberliği her zaman geçerli olacaktır.
    Tabii arkadaşlar Atatürk'ün "suretini" milli maçlara götürüp ona amigoluk yaptırmazlarsa!... İşte bu tür adamlar olsalar olsalar Kemalist olabilirler, Atatürkçü değil.

    6/24/2008

    Ben ve tanıdığım bir çok kişi hala travmada!

    Her ne kadar daha sonra kendisini savunurken "ifade özgürlüğü" ilkesini beyan buyurmakla, ülkede sanki ifade özgürlüğü varmış izlenimini veriyorsa da New York Times muhabiriyle görüşmesinde Atatürk devrimleri hakkında “Türk toplumuna bir travma yaşatmıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” diyen AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat, doğruyu söylemiştir.
     
    Bir yasa ile yapılan bir sosyal adet, uygulama, nizam, yöntem değişikliği düşünün ki, bugün bile değil aleyhinde, hakkında konuşmak bile imkansız olsun ve bu toplumun normal akışıyla uyumlu görülsün, toplumun düşünen aydın kesimlerine bir siyasal travma yaşatmamış sayılsın!
     
    Dengir Mir Fırat'a gösterilen tepkiler bile, devrim diye sunulan bu değişikliklerin toplumun malı olmadığını, toplum tarafından benimsenmediğini ve çoğunda her an bir geri dönüşün muhtemel bulunduğu şeklinde yorumlanmalıdır.

    Ele alalım Atatürk devremi denen değişiklikleri.. Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922), idari yapının yeniden kurulması (1921, 1924, 1930), Ankara'nın başkent olması (13 Ekim 1923)  gibi değişikliklerin ülkeyi o zaman altüst ettiğini düşünmek için şimdi mesela başkent'in Ankara'dan İstanbul'a kaydırılması ihtimalini akıldan geçirmek yeter.
     
    Kadınların Erkeklerle Eşit Haklara Sahip Olması için çıkartılan bir dizi yasa (1926 - 1934) bir kenara, ama aleyhine faaliyet iddiasıyla en az 75 kişinin temyiz imkanı olmayan mahkeme kararıyla öldürüldüğü şapka ve kıyafet yasası (28 Kasım 1925) mı travmaya sebep olmamıştır? Lâkap ve unvanların Kaldırılması (26 Kasım 1934)  mı? Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924) adıyla iyice kolu kanadı yolunan medreselerin kapatılması (1926)  mı travmaya sebep olmamıştır? Bunun etkisini anlamak için yarın bir yasayla derhal, hemen yürürlüğe girmek üzere özel okulların kapatıldığını düşünün!

    Harf devrimi (1 Kasım 1928) mi travmaya sebep olmamıştır? Alfabe değiştirildi diye tarihi eserlerin üzerindeki yazıtlardan tutun, eserin parçası haline gelmiş levhalara kadar, Arap alfabesiyle yazılmış her şeyin kazınması mı travmaya sebep olmamıştır?

    Türk dil ve tarih kurumlarının kurulması (1 Nisan 1931, 12 Nisan 1931)  ile hergün bir yeni teorinin ortaya atılması mı ulusun kimliğini ve benliğini alt üst etmemiştir?

    Mecellenin kaldırılması (1924 - 1937), yerine İsviçre ve İtalya yasalarının tercüme edilmesi (1924 - 1937), İtalyan ceza yasasının adeta aynen alınması (1926), mevcut mahkemelerinin kapatılması (1924)  ve yerine yenilerinin kurulması mı travmaya sebep olmamıştır?
     
    Bugün uygar yani bireyin hukukunun her türlü değerin üzerinde tutulduğu bir ülkede, üstelik ithalat ve ihracatta milyarlarca doyarlık ulusal gelir kaybına sebep olan Anglo-sakson ölçü sisteminin bırakılıp yerine Avrupa ölçü sisteminin kabulü için 35 yıldır görüşmeler yapılıyor, eğitimler yapılıyor, tartışmalar açılıyor.
     
    Hangi "reform" için Türkiye'de halkın fikri sorulmuş? Hangisi için TBMM'de görüşme yapılmış? Hangisi için gazetelerde, radyoda tartışma açılmış?
     
    Ülkenin dünya çapında ünlü tabipleri, hukukçuları, edebiyatçıları, bir gecede okuma yazma bilmeyen insanlar durumuna düşürülmüşse, yüzlerce matbaa, binlerce yazar-çizer, edebiyatçı, matbaa işçisi bir gecede işsiz durumuna düşürülmüşse, bu o toplumda travmaya sebep olmamıştır da neye sebep olmuştur?
     
    Harf ve dil değişikliği için bu değişiklikleri en dostane açıdan bakan Geoffrey Lewis bile bu konudaki kitabına "The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success" adını takıyorsa, dilinde ve edebiyatında bir catastrophe yaşanmış ülkede, halkın travmadan geçmediğini söylemek için ancak bu değişikliklerle kurulan rejimin devamını arzu etmek, onun devamında çıkarı olmak gerekir.
     
    Bilinen şu ki bu devrim denen şeylerle yapılmak istenen o zaman mevcut seçkinleri bir kenara itip, rejimin kendi seçkinlerini, kendi kadrosunu oluşturmasını sağlamaktı. Genç Osmanlılar ve İttihat-Terakki geleneği, Fransız Devrimi'nde ortaya çıkan, Fransa, İtalya, Almanya ve Rusya'da  süren toplumsal değişim deneylerine kimliğini veren totaliter düşüncenin etkisinde gelişmişti. Kemalistler bu geleneği devralıp, üzerine kendi otoritaryen sistemlerini bina ettiler.
     
    Bunun için rakip seçkinlerin, alternatif elitin ortadan kaldırılması gerekiyordu.
     
    Bu değişimin, toplumun beynini sarsmadan ve hatta toplumun gönüllü katılımıyla yapıldığını savunmak için ancak Kemalist korporatizmin devamını arzu etmek gerekir.
     
    Bunların kimler olduğunu biliyoruz.
     
    Umarım Dengir Mir Fırat bey de bu vesile ile öğrenmiştir: bu rejimin gerçek bir demokrasiye dönüşmesi için kıyısından köşesinden müdahale yetmez; ortaya en azından bu sözüm-ona devrimler kadar kapsamlı bir özgürlükler projesi konması gerekir.
    6/22/2008

    "Köyde Mesudiye’de ev yaptırdık, orada çalışma odam var, bir gün asıl hayat orada başlayacak bizim için diye düşünürken.."

    Oktay Ekşi, insanı duygulandıran bir konuşma yapmış gazetesinin bir yazarı ile. Oktay bey benim gazetecilikte ilk öğretmenimdir. Daha sonra başka öğretmenlerim de oldu ama ilk oluşu itibarıyla, onun yeri daima farklı oldu, olacak benim için.
     
    Önceleri onun yanında, sonraları da onunla birlikte çalıştığım gazeteler oldu.
     
    Belki de ben o zamanlar, maneviyat açısından çok başka (ona benzeyen) bir yerde olduğum için, (belki o daima öğretmen konumunda bulunduğu ve benim öğretmenini sorgulayacak bir yetiştirme geleneğinden gelmememden) maneviyat fikirleri, itikad, iman, uluhiyet fikri hiç ama hiç konuşulmadı aramızda. Ben o zamanlar (1971) Nihat Erim kabinesinde devlet bakanı olan 27 Mayıs ihtilalcisi Mehmet Özgüneş'in Diyaret İşleri Başkan Yardımcısı (vekili) Yaşar Tunagür hoıcaefendi hakkındaki MİT raporu diye bört sayfalık kağıdı elime tutuşturmasını gazetecilik sayan bir Hürriyet muhabiriydim! Zaten Oktay Ekşi ile veya bir başkasıyla konuşacak bir şeyim yoktu ki!
     
    Şimdi çok başka bir zaviyeden bakıyorum Oktay beyin sözlerine. 2666 kelime var konuşmada, sorular dahil. Dört yerde beş kez "Allah" kelimesi geçiyor. Hiç birisi dua kabilinden değil. Oysa anlattığı öykü, 45 yıldır hayatını paylaştığı birinin ölmek üzere olmasına dayanıyor. Karısını kaybetmek üzere.. Ve çalıştığı kurumda, oğlu yaşındaki genel yayın müdürünün, bundan haberi bile olmamasının yarattığı ızdırap dile getiriliyor konuşmada.
     
    ”..Kafasını salladı, 'Allah Allah' dedi. Ben de sonra ne kadar iyi bir falcı olduğumu göstermek için, fincanı kenara itip, 'Aysel benimle evlenir misin?' dedim. O da 'Ben böyle bir şeye hazır değilim Oktay' demesin mi?"
     
    Ama zaman geçiyor, insanların hazırlıkları veya hazır olduklarını sandıkları şeyler değişiyor. Oktay bey, Aysel hanımla evleniyor:
     
    ".. Allah’tan karşıma Aysel gibi bir çıktı da beni disipline etti. Aysel için vakit önemlidir. 'Neden vakit boş geçsin?' der. Eğer vakit varsa, bir şeye dönüşmeli. Bir sorumluluğun gereği olan iş yapılmalı. Beni mesela bıraksan televizyonun önünde hiçbir şey yapmadan yatabilirim, her türlü tembelliğe yatkınım, böyle bir adamım aslında..."

    Belki biraz tevazu var bu yansıtılmak istenen tembelliğe yatkınlık imajında; Oktay bey uzun konuşmada gazeteci olarak başladığı yaşamına siyasetçi olarak devamını da anlatıyor ve bu yeni yaşamının gerçekte bir "savaş" olduğunu belirtiyor: Laiklik savaşı!
     
    - Laiklik konusunda verdiğiniz savaşı kazanabilecek misiniz?
     
    - Giderek daha zorlaştığını görüyorum. Ben 85’den beri bağırıyorum. Allah’tan laikliğin tehlikede olduğu anlayışı yaygın bir anlayış haline geldi. En azından bu ülkenin entelektüelleri bunun farkında. Halkın önemli bir kesimi biliyor. Ama tabii öbür tarafta da cemaatlerin örgütlenmesi, siyasi iktidardan destek almaları onlara çok büyük bir ivme kazandırdı.

    Buraya kadarki üç yerdeki dört Allah kelimesi, dinin dile etkisi sayılabilecek "kültürel" ifadeler; insanın diline pelesenk olan ve anlamını kastetmeden kullandığı türden ifadeler. Son bir yer daha var konuşmada:
     

    oktay_eksi01

    - Sizin ayaklarınızın yerden kesildiği hiç olmadı mı?

     
    - Allah’a şükür olmadı. Biraz da kişilik galiba. Bazı meslektaşlarım başyazar olarak yatıyor, başyazar olarak kalkıyor, duşunu bile başyazar olarak alan var. Neyse ki, onlardan değilim.
     
    Bu kez bir şükür ifadesi. Cümlenin başı size ne kadar umut veriyorsa, sondaki "neyse" o umudunuzu da alıp götürüyor. Beşinci kelime de, bir inancın değil, bir dil-kalıbı olarak, bir sosyal kısaltmadan ibaret! Bir vurgu! Bir pekiştirme.. "Neyse ki ben  onlardan değilim" demek, "Allah kibiri ve fahirlenmeyi yasak ettiği için, ben mesleğimle ilgili konumu, hiç bir zaman kişiliğiye bulaştırmadım!" dememektir!
     
    Görüşmenin ortalarında konu bence en önemli hususa geliyor, Oktay bey, bu kez karısını kaybetme fikri ile karşı karşıya bırakılıyor:
     
    - İnsan kendini ne kadar kötü hissediyor? “Ona bir şey olursa, ben ne halt ederim?” mi diyor?
     
    - Bir sürü karışık duygu. İngilizlerin çok sevdiğim bir lafı vardır: “My better half”, benim benden iyi olan öteki yarım anlamında. Sizin, öteki ve daha da önemli parçanız çok ciddi bir tehlike içinde olunca, sisteminiz çöküyor. “O olmadan yaşamla nasıl mücadele ederim ki?” diyorsunuz. Kim bilir belki de sevdiğiniz bir şeyi kaybetmenin bencilliği. Biz Aysel’le bütün bir yaşamı paylaştık, hatta bu hayatı beraber noktalayalım, diye konuştuk. Öyle bir şey olmalı ki, biz aynı gün ölmeliyiz. Biri, öbürünün arkasında kalmasın. Ama şimdi mukaveleyi bozan biri var. Üstelik ikimizin iradesinin dışında mukaleve bozuluyor. E tabii zor bir durum. Ben hep “Metin olmaya çalış Aysel” dedim, “Temel tavır bu olsun. Çünkü sen istesen de istemesen de yaşam devam edecek. Kalan kısmını kendine zehir etmenin sana kazandıracağı hiçbir şey yok.”
     
    Metin ol! Metin olmak! Sen bir süre sonra moleküllerine ayrılacaksın; ve senin için varlık orada bitecek. Bunu metin bir tavırla karşıla karıcığım! Oksijenlerin ve karbonların havaya karışacak; azotlarını yeraltı suları alıp ağaçlara taşıyacak.
     
    Oysa mesele öyle mi? Eğer mesele bundan ibaret ise insan neden çocuğu yerindeki bir genel yayın müdürünün 45 yıllık eşinin ölümle perçeleştiğini bilmesi gerektiğini düşünüyor ve bunu göremeyince neden hüzünleniyor. Nedir hüzün? Beyindeki serotonin enzimlerinin yeniden emilmesindeki gecikme mi? O halde iş arkadaşınız, patronunuz, amiriniz 45 yıllık hayat arkadaşınızın yolun sonunda olduğunu farketmiyorsa, bunun sizde nasıl bir etki yaptığını anlamıyorsa, acaba serotonin dengesini düzenlemek için taurine, theanine, tyrosine  almakta fayda olabilir mi? Melatonin'in de uyku devrelerini ayarlama gibi etkisi var ve sonuçta serotonin düzeyine yararlı oluyor, diyorlar. Dhea, adrenal'ini arttırdığı cihetle serotonin eksikliğini kapatıyor denilir. Progesterone "kendini iyi hissetme" hormonu diye bilinir. Çinlilerin tonla otu var aynı işi yapan. Neden insan böyle bir şeyle hüzün denen şeyi gidereceğine, acaba 2666 kelimelik açıklama yapar arkadaşlarının tutum ve davranışlarının yanlışlığına dair eğer bütün mesele "metin olmak" veya "hayatın devam ettiğini bir şekilde" kavramaktan ibaret ise?

    Karısına ölüm döşeğinde verebileceği tek teselli, tek umut "Metin ol, hayat senli de sensiz de devam edecek! Üzülmenin kazandıracağı bir şey yok!" olan kişi hayatını laikliğin yerleşmesi mücadelesine adamış birisi midir, yoksa Comte-vari bir dinin, pozitivizm'in müridi midir? Kendi kazancının ne olduğuna inanmaktadır?
     
    Auguste Comte, bugün dünyada ve Türkiye'de çoklarının sanıldığı gibi müsbet bir bilim olan sosyolojiyi icad etmek üzere yol çıkmış birisi değildir; Fransız ihtilinin dinsizleştirdiği bir topluma, çağdaş ve insan-yapısı bir din kazandırmak üzere harekete geçmiş birisidir. Comte, kendisini bu yeni dinin ilk papa'sı ilan etmişti. Sonları çoğu pozitivizm'i bir bilimsel bakış açısı gibi sunmaya çalıştı ama povitizm işte böyle, Oktay beyin ifadelerinde etkisini ve sonucunu gördüğümüz insan-eliyle yapılmış bir din olarak kaldı: "Metin ol; hayat senli veya sensiz devam ediyor!"
     
    Metanetin tanımı nedir? Auguste Comte'un, Fransız ihtilali ile bittiğini ilan ettiği teolojik dinler, bunu Yaratıcı'nın kul'a, kul'un Yaratıcı'ya olan ahdine güvenle açıklıyordu. Fransız ihtilalinin Napolyon'a kadar süren Comte'a göre metafizik dönemde, kafalar karıştı ve tanımlar altüst oldu; ama geçirmekte olduğu ruhsal bunalımı tedavi ettirmeden hastaneden kaçmış bir kişi olmasına rağmen Comte bundan sonrasına yazdığı tek bir kitapla yön verdi; bu kitapla kurulan laik (seculer, lâ-dinî) din, yani pozitivizm, bazı bireyleri, özellikle mensuplarının tekamül saatini Yeni Osmanlı-Jöntürk-İttihat-Terakki çizgisinde tutmaya kararlı kurumların üyeleri için, tek kurtuluş çaresi oldu.
     
    Oldu mu gerçekten?
     
    Olduysa, neden insan çocuğu yaşındaki bir amirin, manevi desteğini arıyor ihtiyaç halinde?
     
    Nedir bu ihtiyaç?
     
    TSK'nın hafta içinde açıklanan "Bilgi Destek Planı" isimli "lahika" belgesinde, TSK ve--kendi ifadesiyle "Ordusuna büyük saygı besleyen ve hayatı boyunca arkasında duran bir vatandaş olarak"--Oktay Ekşi'nin kitabında din, ya irticai faaliyettir, ya da bir "lüzumlu müessese": "Mehmetçiğin muharebe sahasındaki motivasyonu açısından önemli" bir kurum!
     
    Öyle değil işte. Öyle değil ki, insan karısı ölüm döşeğinde iken çocuğu yerindeki genel yayın müdürlerinin manevi desteğini arıyor, bulamadığından yakınıyor.
     
    Ama 2666 kelime içinde bunu bir kelimeyle bile itiraf edemeden; çünkü Comte'un onlara belletilen dini, onları öylesine şartlamış ki bunu ölüm döşeğindeki eşlerine hatta kendi kendilerine bile ifadeden aciz kalıyorlar.
     
    Allah, onlara da bize de doğru yolu göstersin; kalplerimizi mühürlemesin ve mühürledi ise açsın.
     
    Biz oksijen ve karbonlarımızdan azot, kükürt ve sodyumlarımızdan ibaret değiliz. Biz'de Allah'ın nefesi var; içimizde Allah'ı bilen, tanıyan ve O'na doğrudan muhatap olmuş bir "ben" var; bu "ben", Allah'a verdiği sözü biliyor; hiç unutmadı.
     
    Aysel hanım, Allah ömür verirse, Oktay beyden de, benden de çok yaşayabilir. Umulur ki--Allah'ın izni ile--bu dünyadaki zamanı değerlendirmek gerektiğini kocasına öğretmiş bir kişi olarak, bu sözüne uygun bir imanla noktalar yaşamını.
    6/21/2008

    Plan'ın başarısı

    Taraf'ın haberinde planlandığı öne sürülen ve haberin genel muhtevasından da icra edildiği anlaşılan işlerin bir dökümü, bir Internet sitesinde yer aldı. Oradan alarak Plan'ın uygulandığına dair 10 göstergeyi sıralayalım:
    1. Yargı ile ilişkiler: Planda 'üst yargı organı başkanlarının TSK ile aynı paralelde hareket etmelerinin sağlanması' ifadesiyle yer alan işin  gerçekleştiğine kanıt, anayasa bahkemesi başkan yardımcısı Osman Paksüt'ün, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ ile yaptığı en az üç görüşme. Bu konudaki haberde eğer gerçekten bir kutlama ziyareti olmuş olsa idi iki tarafca rahatça açıklanması gereken son ziyareti sırasında ziyaretin güvenlik kameraları tarafından kaydedilmesini önlemek için sistemin kapatılması ve çalışanlar tarafından giörülmesini önlemek için görüşmenin yapılacağı katın tamamen boşaltılması gibi önlemler alındığı belirtilmişti. Bu bile bu temasın, sıradan bir buluşma değil, ama Genelkurmay Planı'nın bir parçası olduğunu göstermeye yeter.

    2. AK Parti'nin kapatılması girişimi: Başbuğ-Paksüt görüşmesinden 10 gün sonra AK Parti'nin kapatılması girişimi başlatıldı. Bu iş öyle bir iddianame ile yapıldı ki, içinde Jandarma'dan gizlice maaş alan insanların kitaplarından tutun, varlığı ve üyeleri hakkında  kimsenin bilgisi olmayan ve hakkında kapatılması için savcılık girişimi bulunan derneklerin antetli kağıtlarının arkasına çekilmiş fotokopiler var. İddianamenin tümü, açıklanan Genelkurmay planınının giriş bölümündeki AK Parti değerlendirnesine kavramların sıralanması bakımından bile aynen benziyor.

    3. Darbeyi öven yargıç: Genelkurmay'ın planında belirtilen "TSK le olumlu hava yaratılması" maddesi Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan darbeyi öven açıklamalarıyla uygulamaya konulmuş görünüyor. AK Parti'nin ve demokratik sistemi ciddî bir hasımı olan Emin Çölaşan'ın karısı olan bu kişi, 27 Mayıs darbesini överek Adnan Menderes ve arkadaşlarının öldürülmesini savunurken "..bunlar idam edildiğinde toplumsal bir coşku vardı. 27 Mayıs'ı burada ihtilâl olarak görmek hata olur. 1960 ihtilâli aslında bir devrimdir,' dedi.

    4. Bildiriler: Kapatma davasının ardından Anayasa değişikliğine gitmeyi hedefleyen AK Parti'ye karşı ardarda bildiriler yayınlandı. 21 Mayıs'ta Yargıtay, 22 Mayıs'ta Danıştay, 23 Mayıs'ta ise Üniversiteler Arası Kurul, yayınladığı bildirilerde rejimin tehlikede olduğunu savundu.

    5. Anayasayı değiştirme girişiminin karalanması: 'Anayasa paketinin milli devlete karşı olduğu konuları da işlenecektir' ifadesi yer alan plana göre yeni Anayasa tasansı başta yargı çevreleri olmak üzere bazı kitle örgütleri tarafından sert şekilde kınandı, bir hukukçu ekibi tarafından hazırlanan Anayasa tasansı, tepkilerin sertleşmesi üzerine tartışılmadan rafa kaldırıldı.

    6 Doğu ve güneydoğuda harekatın dozu arttırıldı: 'Teröre sağlanan desteğin bedelsiz kalmayacağını bölge halkına hissetirmek için sıklıkla arama, operasyon düzenleneceği, Irak'ın Türkiye sınırında yaşayan bölge halkına ağır silahlarla ateş edileceği' ifadesi yer alan plana göre TSK, PKK kamplarına karşı operasyonlarını birden arttırı. 16, 22 ve 26 Aralık, 15 Ocak, 4 ve 21 Şubat'ta havadan, 24 Şubat'ta ise kara harekâtıyla PKK'ya operasyon gerçekleştirdi. Hava ve kara destekli operasyonlar daha sonraki tarihlerde de devam etti. Iraklı yöneticiler bu operasyonlarda çok sayıda sivilin ölmesini kınadılar. Ayrıca TSK yine planla paralel şekilde Hakkâri, Şırnak ve Siirt'e güvenlik bölgesi adı altında yasak bölgeler, geçiş sınırlamaları başlattı ve ülke içinde arama yapılan noktaların sayısını arttırdı.

    7. DTP: 'DTP'nin TSK tarafından terörist olarak görüldüğünün ve muhatap kabul edilmediğinin ilân edileceği' ifadesi yer alan planla paralel olarak genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt, 1 Ekim'de Harp Akademisi'nin açılış töreninde yaptığı konuşmada 'Terör örgütüne terörist diyemeyen, terör örgütü mensuplarını kardeşlerimiz diye tanımlayan, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne 'bölücü' diyen bir zihniyede karşı karşıya bulunmaktayız' diyerek DTP'yi hedef ilan etti ve bu noktadan itibaren ülkede hemen her siyasetçinin ve hemen her gazetecinin DTP'ye karşı tutumu değişti. Büyükanıt ayrıca PKK'yâ karşı yürütülen harekatın başarısızlığından DTP'nin Meclis'teki varlığınısorumlu tuttu ve 'Terör hem siyasallaştı, hem de legalleşti. Legalleşmeyen tek konu silahlı terör boyutu' dedi. Büyükanıt 11 Kasım 2007 tarihinde ise DTP kongresiyle ilgili soruya 'O siyasi partinin adını ağzıma almak istemiyorum,' karşılığını verdi. Bunun üzerine DTP hakkında kapatma davası açıldı.

    8. Basın-Yayın  organları: Planda, gazetecilerin kullanılmasına yönelik ifadelerle paralel olarak bazı televizyon kanalları ve büyük gazeteler, AK Parti aleyhine tek elden yönetildiği açık bir ortak yayına başladı. Gazete ve televizyonların Ergenekon soruşturmasından söz etmemesi, planın TSK'nın kamuoyuna olumlu bir tarzda sunulması maddesinin bir uygulaması sayılabilir.

    9. 'ÇILGIN' kitaplar: Genelkurmay Planı'nda 'tanınmış yazarlara eser yazdırılması' maddesi de yer alıyor. Türkiye'de birden artan milliyetçiliği öven, militarizme övgü düzen kitapların çokluğu bu maddenin uygulanması anlamına geliyor.

    10. "Asker dizileri": Genelkurmay Başkanlığı'nın Planı'nda Türk Silahlı Kuvvetleri lehindeki düşünceleri pekiştirmek için dizi ve filmlerin çekilmesi öngörülüyor. Televizyon kanallarındaki 'asker dizileri'nin ani artışı, bu dizilerde mekânları hep kışlalar oluşu ve senaryolarının TSK'yı daima olumlu bir ışık altında göstermesi, bu planın uygulanması anlamına geliyor.
     
    Sanırım bu liste daha da uzatılabilir. Söz gelimi Ertuğrul Özkök'ün, Murat Yetkin'in ve onlar gibilerin Genelkurmay planının ortaya çıkması üzerine yazdıkları yazılar "Zarar denetimi, hasar kontrolü" olarak yine bu planın uygulanmasından ibarettir.
     
    ***
     
    Fehmi hoca her ne kadar ne anlama geldiğini bilemeden kullandığını söylese de, kulllandığı "kulanpara sarması" tabiri, bütün çirkinliğine rağmen, halkın kendi silahlı kuvvetleri ile münasebetini her halde en iyi anlatan ifade olsa gerek. İfade çirkin, çünkü anlattığı durum çirkin; ama yerinde çünkü halkın TSK ile içine itildiği ilişki çirkin.
     
    Bir ordu düşünün ki tepe kademesi, işi gücü bırakıp, halkın oylarıyla işbaşına gelmiş bir ekibi yıkmak, devirmek yok etmek için plan yapıyor. PKK ile mücadele, Kürt halkına yöneltilmiş bir savaşa dönüştürülüyor. Yani bir ülkenin ordusu, o ülkeyi yok etmek için iki ayrı alanda iki büyük bölücülük tohumu ekiyor, suluyor ve meyvalarını hasat etmek üzere!
     
    Ordunun başındaki kişi eğer bu işin içinde değilse, engel olmak için hiç bir şey yapmıyor.
     
    (Bu işin içinde değilse, onu bu plana uygun istihdam eden astlarına helal olsun!)
     
    Peki ne yapılacak?
     
    Halkın tepkisizliği, sivil itaatsizliğin bir çözüm olmadığı, doğru dürüst demokrasi yanlısı tepkilerin bile dile getirilmediği ortada iken, merkez seçkinleri nasıl korkutulup bir kenara sindirilebilecek ki, AB üyeliğinin gerektirdiği reformlar yapılsın, iç barış siyasal çözümlerle tesis edilsin, Kıbrıs'ta çözüm bulunsun, tarihle yüzleşilsin, komşularla iyi ilişkiler tesis edilsin?
     
    Nasıl?
     
    Bir tek çare var gibi görünüyor.
     
    Madem halkımız bir Sırbistan halkı gibi, bir Ukrayna halkı gibi, hatta ve hatta Iraklı şiiler kadar hak ve hukukuna sokakta sahip çıkamıyor, o halde bu kez sandık başında CHP ve MHP gibi sistem partilerine oy verme  onların gerçek sahiplerine bırakır ve hiç bir dedikoduya aldırmadan, sırf  hak ve hukuk aşkına, sırf insan gibi yaşama ve kendi ordusunun işgalinde bir üçüncü sınıf ülkede güdülür gibi yönetilmekten kurtulmak adına, AK Parti'ye veya onun misyonunu devralacak ekibi tek başına parlamentoya sıkar. Parlamentoda grubu olmayacak bu partiler, anayasa mahkemesini harekete geçiremecekleri için, yeni parlamento ülkeyi kurtaracak anayasa değişikliğini yapar. Ve başta anayasa mahkemesini yok edecek ve askerleri gerçekten başbakanlığa bile değil milli savunma bakanlığına bağlayacak sistem değişikliği yürürlüğe girer.
     
    TSK'daki cuntacıların ve onların denetimindeki sivillerin, doğrudan darbe yapamadıkları, yapamayacakları anlaşıldı.
     
    Onun için bu eylem planlarını yapıyor ve adeta bir siyasal parti gibi çalışıyorlar. Öyle bir siyasal parti ki elinde silah olduğu için, karşısında kimse duramıyor.
     
    Ama yine de bu silahı doğrudan kullanamadıkları anlaşıldı.
     
    (Bunun sebebini de dehşetli merak ediyorum.)
     
    O halde onların karşısındaki demokrasi partisinin derlenip toplanıp meselenin totalitarizm'den kurtulma meselesi olduğunu anlaması ve birlikte ve tezelden harekete geçmesi gerekiyor.
    6/20/2008

    Onaylanmış belge yokmuş!

    genelkurmay
     
    Rahmetli teyzemin, yaptığına güzel bir mazeret uyduramayan biz yeğenlerine bir sözü vardı:
     
    Öyle bir yalan söyle ki, yüzüne tükürsünler!
     
    Şimdi.. Hem yasaya, anayasaya, babayasaya, uluslararası anlaşmalara, evrensel hukuka aykırı bir iş yapacaksın.. Bunu yetkili, görevli daireler, kurumlar eliyle yapacaksın.. Ve hem de bir de resmî karar alacaksın, imzalı-mühürlü..
     
    Askerlik şubelerinde sivil kadın memurlar çalıştırırlar ya göstermelik olarak.. "Hanım kızım, şu darbe planını götür de komutanın masasına bırak. Gelince bakıp onaylasın.. Sonra buna evraktan bir numara alırsınız. Sonra da Veli paşaya verin, icra etsin.."
     
    Tamam, bütün sosyolojik araştırmalar Anadolu insanının, Türküyle, Kürdüyle, Çerkeziyle, Lazıyla, uysal olduğunu gösteriyor; başbakanı asılırken, sokağa çıkıp kimsenin yakasına yapışmıyor; böyle beş kişi beş kişinin yakasına yapışsa bu işin önlenebileceğini; binlerce, on binlerce kişi infaz mahalline yürürse, başbakanın ve iki bakanın boynu kırılarak ve nefesleri kesilerek öldürülmesine engel olacağını; Sincan ortasından tanklar geçerken yüzlerce kişi şehrin meydanını tutsa tankların kışlasına döneceğini düşünmüyor halkımız.
     
    Ama idrakten ve ferasetten bu kadar yoksun muyuz sanıyorsunuz bizi?
     
    Beni, bu planların hazırlanmasından, bu görüşmelerin yapılmasından, bu talimatların alınıp-verilmesinden çok bunlar hakkındaki resmî açıklamalar kahrediyor!

    Genelkurmay'ın gizli planı

    Eğer hayatınızın büyük bölümünü Genç Osmanlılar+İttihat ve Terakki+Kemalizm sürecini, onların Fransa'dan İtalya'ya, İspanya'dan Arnavutluk'a, Berlin'den Moskova'ya fikrî babalarını inceleyerek geçirmişseniz, korporatist rejimin, kendi-kendisini yeniden üretmek için neler yapacağını, yapabileceğini aşağı yukarı bilirsiniz ve bir çok şey sizi şaşırtmaz; mesela yüksek mahkeme yargıçları askerî komutanlarla gizli tutulmaya çalışılan ve daha sonra kazara ortaya çıktığında da günler geçtiği halde muhtevası açıklanmayan görüşmeler yaparlarsa siz hiç hayrete düşmezsiniz.
     
    Ama Taraf gazetesinin bugünkü haberi, "Artık beni ürkütecek cinayet türü kalmamıştır!" diyen 45 yıllık komiseri bile iğrendiren bir vahşet gibi, korporatizmin değil benim gibi bir acemi siyaset bilimi talebesini, ama totaliter rejimlerin neleri nasıl planladığı ve uyguladığı konusunda bilim üretebilen mesela Samuel Huntington'ı bile ürküten boyutlarını ortaya koyuyor olsa gerek. (Sitelerdeki metnin başına bir şey gelirse diye, haberin bir kopyası şurada da var!)
     
    taraf_genelkurmayin gizli plani

    Şimdi anlıyor musunuz, Fazıl Say'ın "tepkisi" nereden kaynaklanıyormuş!

    Şimdi anlıyor musunuz güneydoğudaki bitmek bilmeyen orman yangınlarının sebebini!

    GAP'in ve diğer sosyal-ekonomik programların neden meyva vermediğini?!

     
    Bülent Ersoy hakkında televizyonda ettiği iki cümle yüzünden, dikkat buyrun, ne eylem, ne işlem, ne kalkışma... bir eğlence programında kadın kadına kavganın orta yerinde edilen iki cümle yüzünden açılan dava ile Genelkurmay'ın resmen onaylamadığını açıkladığı  “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı" çerçevesinde yürürlüğe sokulmuş olan "TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinen sanatçı ve yazarların yıpratılması’ maddesi arasındaki ilişikiyi görüyor musunuz? (Biz de bu aklın Bakırköy savcısı Ali Bey'den çıktığını düşünüp, "Ne akıllı savcılarımız var!" diye sevinmiştik.)
     
    Eylem Planı'nın Rektörlerin Balkan katarı gibi ardarda dizilip, başörtüsü bekçiliğine kalkışmasının arkasında yatan maddesi bulabilir misiniz?

    Yaraya tuz-biber ekmek veya hem suratımıza karşı hakaret edip, hem de aynı zamanda bu hakareti anlama yeteneğimiz olmadığını söylemek kabilinden şu ifadeye ne denir:

    "TSK’nın çağdaşlaşmanın hep öncülüğünü yapmış bir kurum olarak batı demokrasilerinde yer alan sivil-asker ilişkilerini ve laikliği benimsediği vurgulanacaktır."

    Nerede yer alıyor bu cümle? TSK'nın halkın iradesiyle işbaşına gelmiş sivil siyasetçileri irticacı diye niteleyip, onları etkisizleştirme stratejileri geliştirilen belgede..

    Bu bağlamda (Ulus gazetesinde birlikte çalıştığımız ve bana geçen gün nasıl birlikte demokrasi mücadelesi yaptığımızı hatırlatan arkadaşıma özellikle) belirtmek isterim ki, sivil siyasetçilerin gerçekten irticacı olması veya olmaması hiç önemli değil. ("İrticacıların iktidara gelince ve iktidarı kullanarak anayasada ve yasalarda yaptıkları değişikliklerle İslam'ı hayat tarzı haline getirdiklerinde, benim İslam'a uygun yaşamama hakkım ve özgürlüğüm ne olacak?" diyorsan, sevgili kardeşim; kısaca belirtelim ki özgürlükler ancak ve sadece onları besleyen ve büyüten ortam güçlendirilerek yapılır. Bu "sürekli darbe" kuramıyla ve onun 28 Şubat'tan bu yana süren uygulamasıyla bu ortamın tümüyle yok edildiğinin farkında değil misiniz? AB üyeliğinin gerektirdiği reformların yapılması, işte bizzat bu ortamın tesisini sağlayacak ve sizin İslam'a uygun olmayan, ötekinin de İslam'a uygun olan hayat tarzını sürdürme hakkını güvenceye alacak. Eğer bu darbe sürecinin bir yerinde Türkiye AB üyeliği için görüşmelerden temelli atılırsa, ve AK Parti'nin yerine kurulacak radikal bir parti, gerekli çoğunluğu sağlar gelirse, neyi nasıl savunacağınızı sanıyorsunuz?)

    Önemli olan bizim ne kadar bireysel özgürlüklerimizi korumaya kararlı, demokrasi ile yönetilmeyi arzu eden, halkın iradesine ama'sı, fakat'ı olmadan saygılı uygar insanlar olduğumuzdur.

    Bu sefer olmadı; ama bir dahaki sefere bir özgürlükler projesi ile halka gidip de tek başına anayasayı değişterecek ölçüde desteği alarak işbaşına gelecek bir sivil idare, sanmam ki bu belgeleri onları hazırlayanların yanına bıraksın.

    27 Mayısçılardan bu yana TSK'yı siyasete alet etmiş ve etmek üzere harekete geçmiş ne kadar askerî şahıs varsa, hepsine tek tek gerçekten bağımsız mahkeleler önünde hesap sormadıkça, Türkiye, Samuel Huntington'ın deyimiyle, kendi ordusunun işgalindeki ülkelerden biri olmaktan kurtulamayacak.

    6/18/2008

    Sona doğru ne hikayeler çıkacak, göreceğiz

    Fatih Altaylı'nın programına çıkmak için hazırlananlar veya böyle bir davet halinde kuyruğu havada koşacaklar için uyarı niteliğinde bir yazısına işaret etmek istiyorum:
     
     
    Türk basını ben bildim bileli mensubiyetiyle övünülebilecek bir yer olmamıştır benim için ama düştüğü iki yüzlülük çukurunun bugünkü düzeyine bakınca insanın midesi bulanıyor.
     
    Bir yerlerde bir çalışma grubu, ABD ile ittifakın ve AB üyeliğinin gerektirdiği reformların yapılmasını engellemek için başlattığı psikolojik savaşın bir adımı olarak bir karar alıyor ve bunu bir yandan artık güvenilirliğini iyice yitirdiği ve öte yandan konunun gereği kendi adamı değil de başka birisinin ağzından yaymak iyi olacağı için Ertuğrul Özkök takımı eliyle değil, güya bir tür itibarı bulunan yeni bir grubun eliyle yürürlüğe koyuyor.
     
    Fatih Altaylı'nın iddiasına göre bir yabancı işadamı başbakan Recep Erdoğan ile görüşmüş; başbakan da nasıl bir siyasal ferasete sahip ise bu adama bir başka işadamı hakkında kötü sözler söylemiş, hatta kötü sözler değil, belki de bir ihale halinde yasal olmayabilecek hükümler ifade etmiş: "ona iş izni vermeyiz; sen de onunla ortak olduğun sürece iş alamazsın, filan.." Yabancı işadamı da kalkıp gelip bunu Türk işadamına anlatmış; Türk işadamı--yani Aydın Doğan--"Bunu noter önünde söyle ve imzala!" demiş; yabancı da "Olur!" demiş. noter çağırıp bu konuştuklarını tekrarlamışlar. Noter de "Önümde şunlar şunları söyledi!" diyerek bir tutanak tutup, çakmış imzayı.
     
    Ben yarım saat sonra bir noter çağırıp, "Aydın Doğan ile görüştüm; bana şunu şunu söyledi.." desem, notere de "Bu söylediğim şeyleri söylediğimi yaz ve imzala!"  desem, eline de ücretini versem; ne olur? Al sana belge. Türkiye'de nedense bu "noter tasdikli belge" kavramı da bir tür 301 zırhına bürünmüştür; bir şeyi noter onayladığı zaman anında bir ciddiyet veya doğruluk kesbeder! Oysa zavallı noterin onayladığı şey, öyle bir şeyin olduğu vak'asıdır. Yani bu Avusuryalı işadamının, ağzından böyle bir takım laflar çıktığına dair oradaki bir tercümanın sözlerinin vaki olduğuna dair" bir kağıttan ibaret. Bu belge, ne bu işadamının başbakandan böyle bir takım şeyler duyuğunu doğrular ve hatta ne de adamın Almanca konuşmasında böyle bir şeyler söylediğini. Bu belge gerçekten varsa sadece ve sadece Aydın Doğan'ın bu zata tuttuğu tercüman kişinin bu zata atfen "söyledi" dediği şeylerden ibarettir.
     
    Fatih Altaylı bunu "Aman çok mühim.. Onay bekledim de, teyid bekledim de, ona sordum da buna sordum da.. Günlerce bekledim, artık bekleyemiyorum.  İşte açıklıyorum her şeyi.." diyerek allayıp pullayıp satıyor? Kime satıyor?
     
    28 Şubat'ın maşaları, bu son darbenin de aleti olduklarını, olacaklarını kanıtlayıp duruyorlar.
     
    Aydın Doğanların neler yapabileceğini biliyoruz, görüyoruz. Ama yatırım izni alamayan bir Avusturyalının söyleyebileceği yalanın da haddi-hesabı olamaz. Noter değil, Avusturyalı adamın bu lafları ettiğine dair video bandı koysan ortaya, faydası yok. “Onun sözüne karşı senin sözün” denilen durumlarda adil bir mahkeme daima üçüncü bir kanıt arar. Ki bir başbakanın odasında yapıldığı iddia edilen bir görüşmenin nasıl kaydı olabileceği biliniyor. Şimdi bu resmî yöntemleri  bir kenara bırakıp, iki işadamının kendi aralarında tercüman marifetiyle yaptıkları sohbeti, notere onaylattırarak hukukî kanıt mı icad edilmiş oluyor? Olur mu olur? Anayasa mahkemesi isimli siyasal kurul, oturduğu yerde--anasının babasının gözüne bakarak bir şey yapan çocuk gibi--milletin gözüne baka baka hukuk çıkartıyorsa bir tarafından, Aydın Doğan da Fatih Altaylı evladının marifetiyle başbakanı yüce divanlarda yargıtalatacak belge icad edebilir. (*)
     
    AK Parti'yi kapatma ve darbeyi realize etme sürecinin sonuna yaklaştıkça kimbilir daha ne yalanlar uyduracaktır malum çalışma grupları?
     
    Korkutuğum şu ki bu süreç sadece hükumet değişikliği ile sonuçlanmayacak, AK Parti kadrosunu yönetimden indirildikten sonra yüce divan filan değil, sıradan bir ağır ceza mahkemesinde yargılayacaklar ve hapsedecekler.
     
    Veya bunları yapmak isteyecekler.
     
    Asıl mesele daima şurada: halk buna izin verecek mi?
    ---------------
     
    (*) Fatih Altaylı'nın bu yazısından bir kaç gün sonra Avusturyalı işadamının şirketi OMV'nin Altaylı'nın yazısının gerçeği yansıtmadığını, tamamıyla hayal ürünü olduğunu söylediği bildirildi. OMV'nin Altaylı'ya mektup göndererek yazıyı düzeltmesini istediğini söyleyen şirket sözcüsü ayrıca Ruttenstorfer'in Başbakan Erdoğan'a da bir duyduğu üzüntüyü dile getirdiğini bildirdi.
    6/17/2008

    Soru budur: Anayasa mahkemesi ne yapabilir?

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün anayasa mahkemesi isimli siyasal kurula kendisini savunmak üzere bir belge yollamayacağı açıklamasının ortaya çıkarttığı soru çok açık ve seçik bellidir.
     
    Bir mahkemedeki suçlamaya karşı kendinizi savunmamakla "iddialar geçersizdir; ben masumum!" demiş olmazsınız, "Mahkemenizin beni yargılamaya yetkisi yoktur!" demiş olursunuz.
     
    Bir mahkemeye yetkisizlik isnadından bulunmak o mahkemenin kendisine yetki veren yasayı çiğnediğini öne sürmektir.
     
    Bu mahkeme kendisine anayasayla yetki verilen bir mahkeme ise, o zaman bu mahkemeyi anayasayı ihlal ile suçlamış olursunuz.
     
    Ki, bir çok hukukçunun görüşü, mahkemenin iddianamenin Cumhurbaşkanı Gül ile ilgili bölümünü reddetmemesi (iddianeyi bölemeyecğine göre, raportörün tavsiye ettiği gibi bu iddianameyi tümüyle reddetmesi) gerekir iken bunu yapmaması, anayasayı ihlaldir.
     
    Sabih Kanadoğlu filan gibi cuntacıların hukukçuları tersini savunsalar bile ortada bir anayasayı ihlal iddiası vardır.
     
    Bir mahkeme böyle bir iddia ile karşı karşıya kaldığı zaman, çekilir ve bir üst mahkeme meseleyi halleder.
     
    Şimdi bu anayasa mahkemesinin üst mahkemesi olmadığına göre tümüyle çekilmesi, bütün üyelerinin istifa etmesi ve yerine yenilerinin seçilmesi demektir.
     
    İsteyen buyursun, tartışsın.
     
    Demokratik bir ülkede bundan başka çare yoktur.
     
    Ama Türkiye demokrasi olmadığı ve bireyin hukuku en üst değer olmadığına göre, Kemalist Korporatizm'in hukuk icad etme ve hukuku rejimin idamesinin gerektirdiği ihtiyaca göre eğip bükme kurulu savunma vermediği halde Abdullah Gül'ü yargılayacak ve hatta belki de mahkemeyi kaale almadığı gibi bir suç isnad (=icad) ederek, tutuklattıracaktır.
     
    O zaman açık ve seçik belli olduğunu ifade ettiğim soru şudur:
     
    Türkiye halkı bunu sinesine çekip, aşağı oturacak mıdır?
     
     

    Cumhurbaşkanı, anayasa mahkemesini anayasayı ihlalle suçluyor

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kendisini yargılamaya kalkan anayasa mahkemesine bu talep anayasa aykırı olduğu gerekçesiyle savunmasını yollamıyor.
     
    Bu konudaki haberlere göre, Cumhurbaşkanı Gül, böylece anayasa mahkemesi üyelerinin, suç işlediği iddiasını ortaya atmış oldu.
     
    Peki şimdi ne olacak?
     
    Kemalist Korporatizm'in hukuku çarpıtma pahasına sistemi koruma ve gereğinde hukuk uydurma aracı olan mahkeme isimli siyasal kurul kendisini nasıl savunacak?
     
    Bu sorunun cevabını düşünürken şu öyküyü hatırlamakta yarar olabilir:
     


    Kuzunun biri su içiyormuş, tertemiz pırıl pırıl bir dereden. Aç bir kurt yaklaşmış yanına..

     

    - Vaayy demiş, sinirle.Sen kim oluyorsun da suyumu bulandıruyorsun, şimdi gösteririm sana.

     

    Kuzucuk kendisini savunmaya başlamış:


    - Aman efendim, kızmayın bana ne olur. Hem bir bakın hele ben nerdeyim. Bulunduğum yerden suyunuzu nasıl bulandırabilirim. Hem bakın bakın, siz benden yukarıdasınız, bulandırsanız suyu siz bulandırırsınız.

     

    Kurt doğruları biliyormuş da bu doğrular işine gelmiyormuş. Üstüne yürümüş kuzucuğun.

     

    - Onu bunu bilmem demiş canavar: Bulandırıyorsun işte o kadar. Hem dahası bile var. Sen bana geçen yıl küfretmiştin ya, nasıl unuturum ben onu?

     

    Kuzucuk itiraz etmiş;


    - Efendim ben geçen yıl yoktum ki. Daha bu yıl doğdum inanın. Bakın ben hala süt kuzusuyum!

    Kurt bozulmuş ya belli etmemiş.

     

    -Send eğilsen kardeşindir ukala demiş.


    - Kardeşim yok ki küfretsin demiş kuzu.


    Kurt ısrar etmiş;

    - Seninkilerden biridir mutlaka. Benden iyi mi bileceksin.İşiniz gücünüz benimle uğraşmak,çobanlarınız ve köpekleriniz anlattılar bana. Sana ve senin gibilere haddini bildirme zamanı artık geldi. Kurt kapmış kuzuyu koşmuş ormana. Kuzucuğu gören olmamış bir daha.

    6/14/2008

    Suça bulaşmaması gereken iki kurum..

    Ahmet Altan'ın  14 Haziran tarihli yazısı, aynı gün Genelkurmay başkanlığının resmi Web sitesinde imzasız bir yazı ile cevaplandı.
     
    Ahmet Altan'ın yazısında, durum şöyle özetleniyor:
     
    Ordunun bugünkü komuta kademesinin üstünde “27 Nisan muhtırasının” gölgesi var.
    Hukuka ve demokrasiye aykırı bir muhtıraydı o.  Hiç üstlerine vazife olmadığı halde kendi görev alanlarının dışına çıkarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale etmişlerdi.  Yasaları çiğneyip suç işlemişlerdi.  Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde ise “367” kararıyla, “türbanı iptal” ederken anayasayı açıkça çiğnemelerinin gölgesi var.  Onlar da anayasayı ihlal ederek suç işlediler.  Asla suça bulaşmaması gerektiği halde suça bulaşmış iki kurumun, iki önemli mensubu gizlice buluşuyorlar.
     
    Bu yazıya Genelkurmay sitesinde verilen cevapta ise şöyle deniliyor, özetle:
     
    ... bu maksatlı haberlerle bağlantılı yorumlarda, olağan bir görüşme; "Asla suça bulaşmaması gerektiği halde suça bulaşmış iki kurumun iki önemli mensubu gizlice (!) buluşuyorlar" şeklinde verilmekte ve "Haber kaynaklarımız Genelkurmay'ın içinden" denilerek etik olmayan yollara başvurulmaktadır. Şüphesiz, bu tür yaklaşımlara karşılık yasal yollara başvurulacaktır. ...
     
    Aynı kurum içinde darbe planladıkları belgeleriyle ortaya dökülenler yazıldığında, aynen böyle açıklamalar yapılmış ve yargı organları göreve çağrılmıştı! Ne oldu? Darbe planladıkları belirlenen devlet görevlileri yargılanacağına bunu yazan gazeteci yargılandı.
     
    Taraf'ın haberi üzerine demokratik haklar ve özgürlüklerin mevcut olduğu bir ülkede yapılacak tek açıklama varrdı: Görüşme tutanağı!
     
    Yapılan açıklamalar, Ahmet Altan'ın belirtitği gibi ilgili kurumların daha önce yalan beyanda bulundukları bilindiği için yüzeysel değeriyle kabul edilebilecek şeyler değil. Ama "Mazereti kabahatinden beter!" dedikleri türden bir durum var ortada. Anayasa mahkemesinin mahkeme olmadığını biliyoruz; ama görünürde mahkeme gibi davrandığına göre, adil olması, yani taraf olmaması gereken bir kurumun üyesi, neden icra organının bir icrasını (velev ki bu sınırötesi askerî harekat olsun), neden kutlamaya kalkar? Ya o harekat yarın bir surette yargının önüne gelecek olursa?
     
    Dışişleri memurluğundan anayasa mahkemesine üye yapılan zat, hukukçu olmadığı gibi, hukukun temel nosyonundan da bihaber görünüyor. Acaba Lordlar Kamerası başkanı veya yardımcısı Falkland savaşından sonra gidip İngiliz kara kuvvetleri komutanını tebrik etmiş midir? Ya da ABD Yüksek Mahkemesinrin bir üyesi Irak harekatı  dolayısıyla Pentagon'u ziyaret etmiş midir? Araması bedava!

    Toplumu "biz" yönetiriz!

    Mehmet Ali Kışlalı, yine şecaat arzediyor:
     
     
    Ben asker olsam, ilk toplum mühendisliği projesi olarak bu zatın yazı yazmasını ve bizi böyle ele verip, gizli-saklı şeylerimizi fâş etmesini önlemeye çalışırdım.
     
    Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasını önlemek gerekirmiş çünkü "Askerin 'özde ve sözde' anayasal rejimi özümseme önerisine uygun bir cumhurbaşkanı adayı olmadığı" için.. Önlenebilirmiş; ama birileri Abdullah Gül ile Başbakan Recep T. Erdoğan'ın arasını açma potansiyeli olduğunu farketmemişler o sırada. Bunu şimdi anlamışlar "Şevket Kazan, 'Erdoğan ve Gül’ün liderliğinde ikiye bölünürler' deyince..."
     
    Neyse, olan olmuş; ama bu hatayı kimin yaptığını da belirlemek gerekirmiş; fakat bunun için "bu dönemin sona ermesi bekleniyor" imiş.
     
    "Bu dönem" ifadesindeki "dönem" kelimesine dikkatinizi çekerim. Asker-sivil Kemalist Korporatist merkez seçkinlerinin rejimi istedikleri gibi çekip çevirmeler iiçin bir zamanlar yaptıkları doğrudan müdahaleler ve başbakan-bakan öldürmeler bir gecede yapılan şeylerdi ve bunlar "dönem" değildi. Bir anlık şeylerdi; olup-bittilerdi., olaylardı. Ama şimdiki müdahaleler "dönem" sayılıyor, çünkü yargı gibi ağır işleyen bir kurum kullanılıyor araç olarak.
     
    Korporatizm, sanırım en büyük açığını veriyor: askerî darbe yapamadıkları anlaşıldığına göre ve işlyerin sureta görünür yüzeyinde sivil otoriteye karşı direnemeyeceklerine göre, gerek TSK içinde, gerekse bakanlıklarda ve yargı kurumlarında mümkün olan bütün yasal yetkiler kullanılarak, cuntacılar, Korporatizm'in ideolojik savunucuları temizlenebilir. Ayrıca, yargı erkinin, korporatist rejim tarafından hukuk üretme ve hukuku kötüye kullanma aracı olarak kullanması, kazanılacak ilk seçim zaferinden sonra sağlanabilir.
     
    AK Parti bunları yapabilirdi; ama yönetici kadrosunun demokrasiyi geliştirme ve özgüklükleri genişletme projesi olmadığı için, sadece ahlaka uygun bir yönetim kurma meselesi üzerinde yoğunlaştılar. AK Parti kapatıldıktan sonra kurulacak partinin rahmetli Özal'ınki gibi bir geniş libertariyen şemsiye partisi olması sağlanırsa, sanırım anayasa mahkemesinin lağvı, görevlerinin normal yargıya devri, mahkemelerin yasada olmayan yetkiler kullanmasının ve hukuk icad etmesinin önlenmesi, devlet kadrolarındaki ideolojik korporatistlerin temizlenmesi ve TSK'ya yeniden "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesine dayalı bir stratejik konseptin benimsetilmesi müümkün olabilir.
     
    Eğer Özal hayatta olsaydı bunlar sağlanırdı; ama unutmamak gerekir ki korporatizm ölmemek için öldürür! Toplumu yönetmenin sadece kendi hakları olduğuna, taa 1865'te Belgrad Ormanı'ndaki piknik buluşmasından bu yana inanmakta ve bu hakkı kaybetmemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
    6/13/2008

    Emir almaya gelmemiş

    basbug_paksut
     
    Kameralar kapatılmış; çevrede adam bırakılmamış beyefendinin gelişini-gidişini görebilecek..
     
    Anayasa mahkemesinin (bu kurum hakkında burada mahkeme kelimesini yazarken hukuka ettiğim zulmü düşünüyorum da..) üyesi eski bir dışişleri memuru olan Osman Paksüt, kara kuvvetleri komutanı ile görüşüyor. Taraf gazetesi yazmasa, kimsenin haberi olmayacak!
     
    Ama iki taraf da sanki tersini söylemeleri mümkünmüş gibi açıklamalar yapıyorlar ve tıpkı Sezerli akşam yemeğine katılanlar gibi, milletin zekasına saldırı niteliğinde şeyler söylüyorlar!
     
    Aslında bütün bunlar çok normal. (Norm, korporatizm olunca, denklemde halk filan olmaz ki, onun haysiyetine saygı gösterilsin!)
     
    Normal olmayan 9'a 2'nin ikisinin, hala o çatı altında oturmaya devam etmeleri ve bu fars'a meşruiyyet kazandırmalarıdır.
     
    Bu iki üyenin, çoktan istifa ederek, geri kalanları, komutanlarıyla ve emekli cumhurbaşkanlarıyla ve bilumum cunta üyeleriyle başbaşa bırakmaları gerekirdi.
    6/11/2008

    Provakatörler ve eski sinema sanatçıları

    Aklı başında bir insan acaba neden provakatör olduğu, TSK'nın ve merkez seçkinlerinin aleti olarak istihdam edilmiş ve her an edilebilir ve bir maşa kadar haysiyeti olan birinin programına katılıp, onun sorularını cevaplar?
     
     
    Ya nasıl verilecekti? Bugün Hürriyet'te veya Milliyet'te çalışmıyor diye, 28 Şubat'ın araçlarından biri olan kişinin programına  çıkar ve onun tamamen tahrik amacıyla kullanmak üzere sorduğu sorulara cevap verirseniz, başka ne olmasını bekliyorsunuz?
     
    Bu bağlamda kendi kendime sorup da cevabımı alamadığım ikinci soru, bir siyasetçinin nasıl bir amaçla--özellikle bütün demokrasi yanlılarının, bütün özgürlük yanlılarının kendisinden anayasa mahkemesi elile ülkede uygulamaya başlayan ikinci 28 Şubat darbesine karşı liderlik ve çözüm beklediği bir anda--bir eski-yeni sinema/ses sanatçısın sunduğu "eğlence" programına nasıl bir beklenti ile çıkabildiğidir. (Bu arada sayın AK Parti liderinin anlattığı bütün fıkraların komiklikten uzak, düşündürmekten uzak, mantık hatalarıyla dolu, absürd şeyler olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim!)
     
    Bu ikinci gelişinde 28 Şubat sürecinin birincisi kadar ehven olmayacağı çok açık anlaşılıyor borazanlarının açıklamalarından ve yapılan tahriklerin boyutundan..
     
    "Cezalandırma" işleminin Erbakan'a olduğu gibi 10 yıl sonra iki yıllık ev hapsi ile geçiştirilmeyeceğinden korkuyorum.
     
    İlk 28 Şubat'ta olduğu gibi hedef yine sadece ibadet ve vicdan özgürlüğü taleplerini dile getirenlerden kurulu olduğu ve bütün özgürlükleri bütün zeminlerde savunan bir cephe, bir anlayış, bir grup, bir kimse ortada bulunmadığı yani ortada bir demokrasi ve özgürlükler cephesi olmadığı için, (a) korporatizm, peşine merkez seçkinlerinin üyesi olan-olmayan çok sayıda kişiyi takabiliyor; (b) totaliter rejime karşı ittifak halinde buunmaları teorik olarak gereken gruplar birbirine düşmanca davranmaya ve hatta birbirine karşı Kemalistlerle ittifak kurmaya devam ediyorlar; ve (c) totalitarizme karşı mücadele--etrafında örgütlenmesi gereken ilkeler etrafında örgütlenemediği için--bir kere daha yenilmeye mahkum görünüyor.
     
    Markistler ve diğer solcular, İttihatçılardan miras kalan Kemalist Korporatizm ile aralarındaki süt kardeşliğinin farkındalar ve iş ibadet ve inanç özgürlüğüne geldiği anda, en değme Kemalistlerden daha pozitivist olabiliyorlar. Milliyetçiler, üstünlüğüne inandıkları milletlerini ancak ve sadece otoriter bir devletin koruyacağını sandıkları için, bir başka değer (söz gelimi iman ve günahtan sakınma kriterleri) çerçevesinde yapılabilecek sosyal mukavelenin pek yanlısı oldukları devleti zayıflatacağı zehabıyla, pekala başı örgütülü kız öğrencileri, kendilerini adam yerine bile koymayan bir rektöre ihbar edebiliyorlar.
     
    Özetle ortada bir libertariyen-özgürlükçü cephe olmadığı için, Korporatizm, her zamanki "böl ve bütün parçaları kolayca kendine ram et" taktiği çerçevesinde bir kere daha zafere doğru emin adamlarla ilerliyor.
    6/9/2008

    Çare(lerden birincisi) anayasa mahkemesini lağvetmektir

    TBMM Adalet Komisyonu Başkanı AKP'li Ahmet İyimaya, bir yasa teklifi mi, bir meclis kararı mı, bir anayasa değişikliği mi olduğunu anlamak için milyon kere okumak gereker bir öneride bulunuyor ve Anayasa Mahkemesi kararlarının askıya alınmasını istiyor.
     
    CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay da İyimaya'nın önerisine, “İyimaya, sağ eliyle sol kulağını, başının üzerinden göstereceğine, doğrudan 'Anayasa Mahkemesi kuralları uygulanmaz, mahkeme lağvedilmiştir' diye bir teklifte bulunursa, belki sorunu çok daha kolay aşar” diye karşılık veriyor.
    anayasamahkemesi_lagv
     
    El hak doğrudur: tek çare, geç kalınmış olmakla birlikte bu faşizan siyasal kurumu kaldırmak ve yasaların anayasaya uygunluğunu denetleme görevini hakiki sahibine, üst yargı kurumuna vermektir.
     
    AK Parti eğer bir anayasa değişikliği yapacak ise bu, ortada bu siyasal kurum varken, özgürlüklerin sınırlarını genişletme yönünde bir takım değişiklikler yapmak değil, diğer değişikliklerin önünü tıkayan ve özgürlükler ortamına geçilmesinin başlıca engeli olan anayasa mahkemesini lağvetmek olmalıydı.
     
    Ki ancak o zaman demokratikleşme de özgürleşme de anlamlı bir şekil mecrasına girerdi.
     
    Tabii ortada iki askeri darbenin artığı bir anayasa olduğu unutulmamalı!
     
    Hangi özgürlük projesinin bu anayasa uygunluğunu denetleseniz, varacağınız çıkmaz aynıdır!
     
    Dolayısıyla bu işler böyle MHP desteğiyle, yarım-yamalak hesaplayarak ve CHP'linin deyimiyle sağ kulağını sol eliyle göstererek değil, önce gidip halktan yeni anayasa yapma yetkisi ve çoğunuğu alarak olur.
    6/7/2008

    Askerî rejimin araçları

    Taraf gazetesi, TSK'nın jandarma kolunda, yasal yetkisi olmayan, görevi yasayla tanımlanmamış bir gizli birim kurduğunu ve halkı fişlemekten, miting düzenlemeye, sivil toplum örgütü adı altında dernek kurdurtmaktan, bu dernekler eliyle halkı siyasal partiler konusunda yönlendirmeye çalıştığını açıkladı.
    tarafCÇG

    Ayrıntılar için..

    Naçizane aşağıda karaladığım şeylere bakılırsa görülecektir ki, şu anda soruşturulmakta olan Ergenekon isimli gizli örgütün ve anayasa mahkemesi isimli açık örgütün, otoritaryen-totaliter özentisi rejimi sürdürmekte TSK ve onunla aynı korporatist ittifakta yer alan grup ve kişilerin sadece araçlarından ikisi olduğunu, ve mesela yüksek savcılar kurulu, yüksek hakimlar kurulu, Türk dil kurumu, TÜBITAK ve benzeri kurum ve kuruluşların da aynı amaçla aslî görevi rejimin devamı olan kuruluşlar olduğunu ifadeye çalıştım.

    Taraf gazetesinin doğru dürüst bir Web varlığı olmadığı için ve güncel haberlerleri günler sonra sitelerinde yayınladıkları için bu haberi başka kaynaklardan okumak gerekiyor. Bu kaynaklara göre:

    AK Parti iktidara geldiği anda Jandarma kuvvetleri içinde kurulan bu illegal yapılanma tüm illerde kişi, kurum, okullar, sivil toplum örgütleri, işyeri sahipleri ile bazı kamu birimleri ve burada çalışan kişileri de fişledi.

    Fişleme amacıyla, üniversite öğretim görevlilerinden sivil toplum kurumu yöneticilerine kadar birçok sivil kişiden sağlanan dosyalar ve şahıslara ilişkin özel bilgiler, Cumhuriyetçi Çalışma Grubu’na rapor olarak yollandı. Bu taraflardan bir bölümü Taraf gazetesinin eline ulaştı.

    Örgüt, siyasete müdahale niteliğinde bir dizi olayı ve oluşumu da bizzat planladı ve uyguladı. Bu çerçevede Ulusal Birlik Hareketi Sivil Toplum Kuruluşu Platformu adlı Prof. Bülent Berkarda’nın başkanlığında legal örgüt kuruldu. Taraf'ın elinde örgütle ilgili 140’ın üzerinde rapor ve çalışma var.

    Örgüt ayrıca “sivil” toplum eylemleri yaptırmak için  225 ayrı sivil toplum kuruluşunun Ulusal Birlik Hareketi’yle işbirliğinin sağladı.

    Bu organizasyon çerçevesinde başta 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri olmak üzere, bir çok faaliyet düzenlmendi.

    Grup, “Türkiye’nin sorunları” arasında saydığı ve mesela Avrupa Birliği ile ilişkilerden tutun ders kitaplarındaki insan hakları bölümlerinin nasıl yazılacağına kadar bir çok projeyi uyguladı

    İllegal örütün Jandarma Genel Komutanlığı üzerinden diğer askerî birimlerle ilişkisi de Grup'un raporlarında yer alıyor.

    İllegal örgüt, derneklerle yazışarak 20 Aralık 2003’te İstanbul’da toplanan STK’ların ortak eylem kararı almasını sağlamaktan, Ankara Ticaret Otdası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, MGK Genel Sekreterliği ve Türkiye Barolar Birliği ile de doğrudan temas kurdu.

    Bu örgüte göre Türkiye'nin sorunları arasında şunlar var:

    Medyanın siyasetin ve sermayenin elinde tek ses olması, tekelleşme, Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve Yerel Yönetimler Kanunu, 28 Mart Belediye seçimleri, Devletteki kadrolaşma, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, Yargının gözden düşürülmesi, siyasetin yargıyı yıpratması, dokunulmazlığın kaldırılmaması, yolsuzlukla mücadelede siyasi tercihler, TÜBİTAK’ın özerkliğinin yok edilmesi, türbanın siyasi kullanımı, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün tartışılması, Güneydoğu sorunu, Apo’ya getirilmek istenen siyasi af, teröre karşı etkisiz kalma, Kemalizme karşı saldırılar, STK’ların durumu, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi, siyasi partiler yasası, seçim sistemindeki ülke barajı, temel sağlık hizmetleri.. AB ilişkileri, AB ilerleme raporu, AB sürecinde dil hakları, Kıbrıs’ta çözüm mü yoksa ‘ver kurtul’ mu, İncirlik üssünün durumu, Ulusal güvenlik zafiyeti, K. Irak’ta gelinen nokta, ABD’nin dinsel özgürlükler raporu, ılımlı İslam önerileri, Ermeni lobisinin faaliyetleri, sözde soykırım iddiaları ve uluslar arası destek, Ege kıta sahanlığı.. YÖK yasa tasarısı, eğitim birliğinin bozulması, 8 yıl kesintisiz eğitime darbe, Kuran kursları, İmam Hatip Liseleri, MEB ‘Sosyal Bilimler Lisesi’ kurulması girişimi ile Osmanlıca eğitimi, ders kitaplarında insan hakları projesi... Ekonomiye IMF müdahalesi, Gümrük Birliği, gizlenen kredi anlaşmaları, maden yasaları, özelleştirme, Tüpraş, Telekom, Tekel...

    Bu raporları kaleme alan, bu listeleri düzenleyen kişiler resmi askeri okullarda okumuş subaylardır, ve bu kişilerin burada sorun saydıkları şeylere bakınca, askeri okullarda verilen formasyonun nasıl otarkik, zenofobik ve ırkçılığa varan bir milliyetçilik olduğu görülüyor. Ayrıca bu kişilerin hiç bir şeyi devletin dışında saymadığı, herşeyi devlet faaliyetinin ilgi alanında gördüğü (bu, Mussolini'ye göre totaliter rejimin tarifidir) açıkça belli oluyor.

    Bu kişilere göre Kemalizm, hegemonik bir ideoloji olarak herkese benimsetilmeli ve devlet bu ideolojiye inanmış kişilerin elinde olmalı.

    Elbette bir taraftan hızlanan küreselleşmenin sonuçları ve bir taraftan ABD ve İsrail ile girilmiş bulunan stratejik ittifak ilişkilerinin önemi (nasıl önemli olmasın: mensupları ve yöneticileri siyasetle uğraştıkları için zaman bulup da asıl görev alanlarında çalışmadıkları için ABD'nin istihbarat yardımı olmadan sınırlarının 5 kilometre ötesini göremeyecek bir teknik altyapıya bile sahip değiller! Şu anda İran'a bile muhtaç durumdalar!) onları çok zor durumda bırakıyor. Siyasete doğruidan müdahale günleri geride kaldı. 27 Mayıs gibi bir tanklı tüfekli müdahalede kan dökülmesi veya itaatsizlik ihtimali var. (İtaatsizlik ihtimali yoksa bu ve daha önceki dehşet belgeler Taraf'ın eline nasıl geçti?)

    Bu ve daha da eklenebilecek diğer sebeplerle, TSK, lideri olduğu korporatizmi sürdürme ittifakının çalışabilmesi için daha nice nice çalışmalar yapıyor olmalı.

    Yargıtay sbavcısının AK Parti'yi kapattırmak için kaleme aldığı iddianamenin eklerindeki suç kanıtı diye sunulan belgelerin neden kapattırılması için harekete geçilmiş olan ırkçı derneklerin basın açıklamalarının arka yüzüne çekilmiş fotokopiler içerdiği şimdi daha iyi anlaşılıyor olmalı. Çünkü iddianame de, belgeler de, savcı da, ırkçı dernek de aynı yönde kurulmuş, görevlendirilmiş, yönlendirilmiş birimlerden ibaret. Şimdi Genelkurmay başkanının neden anayasa mahkemesinin anayasa aykırı ve hukuk bilimadamlarının hukuk diktasına giden yol diye niteledikleri  kararını "O bizde malumdur!" diyerek önceden bildiğini söylediği tdaha iyi anlaşılıyor olmalı. Çünkü jandarma komutanlığı da ona bağlı bir birim ve yaptıkları herşeyden bugün ve yarın bizzat kendileri sorumlu.

    "TSK bir suç örgütü dieğildir!" açıklamasının bir red değil ama ağızdan kaçırılmış itiraf olduğu anlaşılıyor olmalı.

    6/6/2008

    Türkiye'nin gerçeği

    Askerî rejim görünür hale geldi
     
    Demokrasi ile sorunları olan ordudan sonra, demokrasi ile sorunları olan bir yargı sistemi Türkiye’nin aşması gereken bir gerçeğidir.
     
    Prof. Nevzat Tarhan
     

    Şimdi ne olabilir?

    Bugün çok ama çok mektup aldım; çoğunluğu itirazdan çok, eğer AK Parti'nin--özgürlükçü bir parti olsa idi--ne yapabileceğine ilişkindi.
     
    Belki ben çok safım; ama mesele o kadar açık ki.
     
    Yani bunun neresi sorulur bilmiyorum. Ama sıralayayım.
     
    Yarın, AK Partili iki üç kişi bir araya gelir ve bir parti kurarlar..
     
    Sonra savcının yasaklanmasını istemediği milletvekilleri ve diğer mensupları AK Parti'den istifa ederler ve bu partiye girerler.
     
    AK Parti'nin meclis çoğunluğu kalmayacağı için Başbakan Erdoğan istifasını verir. Cumhurbaşkanı Gül, yeni partinin başkanı olan milletvekiline hükumeti kurma görevi verir; yeni hükumet güvenoyu talep ettiği gün anayasa değişikliğini de Meclis'e sunar.
     
    Yeni anayasada özgürlükler Faşist İtalya'daki gibi değil, demokratik ve özgürlükçü bugünkü İtalya'daki veya benzeri bir ülkedeki (mesela Sırbistan'daki, mesela Polonya'daki, mesela Çek Cumhuriyeti'ndeki veya Almanya'daki veya Fransa'daki sınırlarına kadar genişletilir; anayasa mahkemesinin kapatılması ve görevlerinin Yargıtay'a devredilmesi sağlanır;  yasa ve anayasa değişikliği iptalleri ile parti kapatma adeta imkansızlaştırılır. Yeni anayasada TSK'yı olması gereken çizgiye çeken değişiklikler de yapılır; genelkurmay başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları ayrı ayrı Milli Savunma Bakanına bağlanır. Milli Güvenlik Kurulu ve Yüaksek Askeri Şura kaldırılır.
     
    Sonra hemen seçime gidilir; ve halkın sağlayacağı yüzde 75 destekle gelinir ve rejim gerçek bir demokrasiye çevrilir.
     
    Var mı bunu imkansız kılan bir şey kafaların içinde özgürlükçü bir model olmamasından gayrı?
     
    Ya da bunları yaparsanız nr olur? Darbe mi yaparlar?

    Şeref meselesi

    hasimkilic
     
    "9'a 2" meselesi.. Şimdi millet sanıyor ki, bu 2 kişi gibi düşünenler 3 olsa ve kararlar 8-3 olarak kabul edilse.. Ve bir gün gelse bu adamlar 6 olsa ve kararlar 5'e 6 reddedilse..
     
    Olabilir gibi geliyor bazı kişilere..
     
    Olamaz.
     
    Anayasa mahkemesi, Fransız İhtilali, Lenin, Mussolini, Hitler gibi yetkeci-ideoloji tabanlı sistemlerden biri olan Genç Osmanlılar/İttihat ve Terakki/Kemalizm (ki Mustafa Kemal'in adıyla anılması, hem Mustafa Kemal'e, hem de İnönü'ye ve bu rejimin ortaya çıkmasında emeği, kanı ve teri bulunan binlerce asker-sivil pozitivist merkez seçkinine haksızlık oluyor!) geleneğinin (sürecinin) devamı için (kendi kendisini yeniden üretmesi için) gerekli araçlardan biridir.
     
    Oraya üye seçilen insan, bu ideoloji tarafından biçimlendirilmiş ve ideolojinin devamını sağlayacağına dair rejimde güven uyandırmış insandır.
     
    Bu iş kolay olmaz. Bu iş için seçim insanın bekar iken öğrencilik yıllarından başlar, evlendiği ilk yıllardan itibaren, eşiyle çocuklarıyla tüm sülelesiyle yapılan değerlendirmelerle, söylediği her söz ile katıldığı Cumhuriyet balosunda içki içip içmemesiyle, namaz kılıp kılmamasıyla yani tüm tutum ve davranışlarıyla yapılan değerlendirmelerle sürer.
     
    Arada bir kaza olur; namaz kılan bir kişi generalliğe yükselir; veya bürokraside önemli bir mevkiye getirilir veya önemli bir yere savcı olarak atanır. Fakat rejim, korporatist niteliği sebebiyle, hiç bir zaman kurulların ve rejimi sürdürmekle görevli mekanizmaların karşı tarafın eline geçmesine izin vermez.
     
    Anayasa mahkesini aşağı yukarı bu çizdiğim çerçevede değerlendiren kişi, Haşim Kılıç'ın "suskunluğunu bozduğu" başlığını göründe belki de "Eh, adam dayanamadı.. Sonunda o bile isyan etti!" diyebilir. Ben sistemi bildiği iddiasında olan bir kişi olarak bu başlığı görünce, "Tamam, işte onurlu bir kişi.. Sonunda istifa edecekler galiba!" dedim
     
    Fakat haberin tamamını okuyunca insan, sistemin işi şansa bırakmadığını görüyor.
     
    Onur ve şeref bu kişiler için bakkala borcunu ödemek ve olsa olsa plaigirism yapmamak olabilir. Demokratik hakların korunması, onlar için bir onur meselesi değildir. Özgürlüklerin savunulması onlar için devletin bekasını korumaktan daha önemli değildir. Onlar, "Devletin devamı söz konusu olduğunda haklar ve özgürlükler bir kenara itilebilir!" diye öğretilmiş kişilerdir. Onlar için devletin ve rejimin Atatürk ilkelerine bağlılığı, yasaların özgürlük inancına dayalı olmasından daha önemlidir.
     
    Ve sistem çouğunluğun daima bu adamlarda olmasını garanti altına almıştır.
     
    Bu çark kırılamaz mı?
     
    Elbette kırılır.
     
    Biliyoruz ki buj rejimi yaşatan, kendi-kendisini üretmesini sağlayan asıl güç TSK içindeki çekirdek kadrodur. TSK'nın üst yönetimini elinde tutan bu kadro, bir süredir artan globalizmin doğal sonucu olarak 1960'daki ve onu izleyen iki darbedeki gibi doğrudan, tanklarla, tüfeklerle hükumeti deviremiyor. Biliyorlar ki Türkiye'de artık tanklar sokaklara çıkarsa, onların üzerine çıkacak kişiler olacaktır.
     
    O halde, AK Parti yapılacak bütün işleri bir torbaya doldurup halka sunabilir;  ve bir referandum sonrası kontrollü bir kaos ile mevcut korporatist rejimin temeli yerinden sökülebilir.
     
    Lakin bu iş özgürlüklere çok ama çok inanmış bir kadro ile olur.
     
    Bu düşünce sistemi Fransız İhtilali-Lenin-Mussolini-Genç Osmanlılar-İttihat-Terakki-Kemalizm geleneği ile biçimlendirilmiş, dünyadaki düşünce sistemlerini hala sağ-sol diye ayıran insanların ne kendini sağda sananlarıyla, ne kendini solda sananlarıyla olmaz; olamaz.
     
    Önce sağ-sol ayrımını, Fransız devrimi gibi bir devrim için ortaya atılan ekiplerin birbirlerini davaya ihanetle suçlamak için ortaya attıkları bir sis bombası olduğunu, Mussolini ve Lenin arasındaki bir enternasyonel çekişmenin ülkelerin içlerine yansımış küresel bir yanılgı olduğunu kabul etmek gerekir. Önce Faşizm'in ve onun korporatizm gibi türevlerinin de, sosyalistlik, komünistlik gibi her türlü popülizm türevlerinin de aynı mal olduğunu kabul etmek gerekir.
     
    Ki o zaman kendisini solcu sayan İlhan Selçuklar ve Doğu Perinçekler ile kendisini sağcı sayan Rauf Denktaşların, Altemur Kılıçların, Taha Akyolların nasıl aynı yatağa girdiği anlaşılır ve o zaman Haşim Kılıçların kaza sonucu varlıkları ve oylarının rejimin aynen böyle, özgürlüklere izin vermeyen, temelde din düşmanı, etnik farklılarları yok sayan otoriter-yetkeci merkezci, totaliter niteliğinin neden devam ettiği ve edeceği daha iyi anlaşılır.
     
    Bir şeyi değiştirmek istiyorsanız önce o şeyi bilmeniz gerekir.
     
    Kemalizm bilinmeden yola çıkarsa insan AK Parti ile demokratik devrim yapılabileceği sanabilir.
     
    AK Parti kapatıldığında da demokratik özgürlük mücadelesinin bittiği zehabına düşülebilir.
    6/5/2008

    Çarşambanın gelişi...

    anayasamahkemesikarari
     
    Korporatizm'in anayasa mahkemesi denen hukuk üretme komitesi--ki kendisinin söz gelimi Ergenekon komitesinden farkı, legal zeminde bulunmasıdır; yoksa işlev bakımından ikisi de diğerleri gibi, Kemalist Korporatizm'in devamı için gerekli örgütlenmenin sonucudur--anayasa değişikliğini iptal ettiğini açıkladı!
     
    Bu kararın böyle çıkacağına dair, girdiğim bahisleri kazanmanın sevincini yaşıyorum.
     
    Şimdi darısı, asıl AKP davasına.. AK Parti'nin kapatılacağına o kadar eminim ki acaip büyük iddialara girdim. Burada konusunu açıklayamam; ama kazanacağımdan emin olmasam, böyle büyük iddialara girmezdim!
     
    Haydi Korporatizm.. Utandırma beni..
     
    Böyle 411 milletvikili filan sana havagazı gibi gelir! Nedir yüzde 47 yani? Yüzde 100 olsa ne olur?
     
    Korporatist devletimiz olmadıktan sonra, halkımız olmuş, ülkemiz olmuş ne önemi var!