Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    7/27/2008

    TSK bağlantısı.. Bütün mesele burada..

    taraf

    Ortada dört-beş emekli subay ve onların güdümündeki bir kaç yazar, bir kaç profesör var gibi görünüyor ve Oktay Ekşiler, Güngör Mengiler, eşleri ve benzeri zevat da bize sanki darbeyi bunlar yapacaklarlarmış diyen varmış gibi, "İddianame inandırıcı değil!" diye ahkam kesiyorlar.

    Taraf gazetesi iddianameyi doğru okuyan ve içeriğini sistemli biçimde halka yansıtan nadir bir yayın organı.. Demokrat diğer gazeteler de bu sistemi keşfedebilselerdi.

    7/26/2008

    Okuma rehberi!

    Peki, herkes indirdi mi PDF'leri! Kimileri bunu Word belgesi haline getirmiş ama kullandıkları çevirme yazılımı veya OCR programı çok hata yapmışsa benziyor. Bazı kelimeler, hatta paragraflar hiç okunmuyor.
     
    Ergenekon davasında açıklanan bu birinci ve daha sonra açıklanacak olan ikinci iddianamelerin belirli bir bakış açısından okunması sağlanmazsa doğabilecek düşünce hatası, bir iki kelimenin yanlış okunmasından çok daha fahiş sonuçlar verebilir. Allah korusun, insan rejimi arınıyor sanabilir ve bahçesine savcı heykeli dikmeye kalkabilir.
     
    Doğru bir okuma için gerekli bakış açısı bence şudur:
     
    Ortadaki sanıklar, darbe yapacak değillerdi. Cumhuriyet gazetesi istediği kadar dalga geçsin İlhan Selçuk'un çiftesinin iddianamede yer almasıyla..
     
    Bu sanıklar, TSK'nın sivil siyasete, Türkiye (27 Mayıs) veya bir çok Latin Amerika, Irak, Suriye ve benzeri örneklerinde olduğu gibi bir gece sabaha karşı el koymasını, [siyasetçileri ve onları destekleyen veya onların ortaya çıkmasına izin verdiği ideolojileri oturdukları yer, kılık kıyafet veya daha önceki açıklamalarıyla benimsediklerini yansıtanları öldürmek veya hapse atmak, bakanlıklara subayları veya beğendikleri, kendilerinden yana olan sivilleri getirmek (mesela 27 Mayıs'ın kurucu meclisine üye yapılmış olan Emin Paksüt'ün şimdi anayasa mahkemesi isimli siyasal kurulun ikinci başkanı olan oğlu Osman Alifeyyaz Paksüt'ü adalet, içişleri veya dışişleri bakanı ya da başbakan yapmak gibi!), darbe ile alaşağı edilen sivil hükumetin icraatlarını durdurmak ve tersine çevirmek gibi doğrudan işleri yapmasını] isteyen, eski zihniyetli dinazorlardı.
     
    27 Mayıs'taki doğrudan müdahaleden sonra, muhtıralar (12 Mart ve 12 Eylül), sonra bildiriler ve brifingler (28 Şubat ve 17 Nisan)  ve yargı organlarını kullanma (367 ve AKP'nin kapatılması davası) ile giderek yeni bir şekle bürünen darbe'nin bu biçimini kabul etmek istemeyen ve bu arada TSK yöneticileri için de tehdit halini alabilecek olan kadronun ortadan kaldırılması perpetual darbe modeline hiç bir zarar getirmeyecek ve hatta Kemalist Korporatizm'in yani vesayetçi sistemin devamında en büyük çıkarı olan TSK'nın kamuoyunun gözünde beraati ve desteğinin artması ile sonuçlanabilirdi.
     
    Rejimin kendi kendisini ideolojik planda yeniden üretmesini ve böylece Kemalist Korporatizm'in devamını sağlayan Veli Küçük'ün örgütü gibi çok sayıda örgüt olduğu bellidir. Nitekim Hrant Dink'in öldürülmesini sağlayan ekibin, Ergenekon ile ilgisi olmadığı anlaşılıyor. Bu örgütün henüz ifşa edilememiş olması ve hem baskısını sürdürebildiğim hem de gerekli koruma fonksiyonunu sürdürdüğü sanık subaylara yargılanması için izin vermeyen valinin cesaretinden belli değil midir? Böyle çok sayıda suç örgütü varlığını sürdürürken bir Veli Küçük örgütünün ve bu arada (edeceklerse eğer) iki emekli orgeneralin feda edilmesi (bu arada kamuoyunda darbecilerle adı en çok ilişkilendirilen Kıvrıkoğlu'nun adının K'sı bile edilmiyor adlî çevrelerde, farkında iseniz!) ne TSK'ya ne de Kemalist Korporatizm'e hiç zarar vermeyecektir.
     
    Yeni darbe modeline uygun olarak tezgahlanan son girişim halen sürmektedir ve anayasa mahkemesi isimli Korporatizm'in ihtiyacı olan hukuku üretmekle görevli kurum, bugün yarın AK Parti'yi kapatabilecektir. Yani Cengiz Çandar'ın deyimi ile post-modern darbe devam etmektedir.
     
    Eğer TSK'nın yöneticisi kadrosunun lideri olduğu sivil-asker aydın-laik-pozitivist seçkin kadro vesayet konumunda yani sistemin vasisi durumunda ise neden Ergenekon'u, şu kadar yıldır bayılarak okudukları İlhan Selçuk'u ve onun dedesinden kalma armağan av tüfeğini feda etme zorunluğunu hissetsinler? Yani Ümraniye'de bulunan el bombaları, Susurluk'tan daha büyük bir kaza mıdır ki, bir savcının ısrarlı soruşturmasını durdur(a)masınlar? Ya da İstanbul savcısının Şemdinli savcısıdan farkı nedir ki, iddianameyi suratına fırlatmasınlar?
     
    Bence bu soruların cevabı, Türkiye'nin 27 Mayıs'tan bu yana geçirdiği globalizmin etkisindeki sosyolojik-ekonomik ve hatta politik gelişimde aranabilir. Ne var ki bu gelişmelerin TSK'nın iç dengeleri üzerindeki etkisini ve TSK'nın bu gelişmeler hakkındaki değerlendirmesine dair hiç bir şey bilmiyoruz. Belki TSK, doğrudan müdahale için Türkiye'nin etnik yapısını artık sakıncalı buluyor olabilir; bu yapıda kendi müdahalesi için çok önemli bir tehdit seziyor olabilir. Aynı şekilde TSK'nın bir doğrudan müdahale halinde ne gibi dış destekler alabileceği veya engellemelerle karşılaşabileceği hakkındaki değerlendirmesini de bilmiyoruz.
     
    Bildiğimiz şeylerden hareket ederek söyleyebileceğimiz tek şey, TSK'nın vesayet sistemini sürdürmekte çıkarı olduğu ve buna kararlı bulunduğu noktasından hareketle, sözgelimi Paksüt-Başbuğ görüşmeleri gibi basına yansıyan-yansımayan "darbe" bileşkeleri ile perpetual darbeyi sürdürmeyi yeterliği bulduğudur.
     
    Silivri Duruşmaları ile ülkeyle demokrasi geleceğini sanmak, böylece ülkede siyasal cinayetlerden, azmettirmelere, yüksek komuta kademesinin rektörlerden, yargı organları üyelerine kadar Korporatizm'in sivil kanadına ayar çekmelerine, askerî liselerden Harbokullarına kadar verilen eğitimin Korporatizm ideolojisinin bellettirilmesinden ibaret olduğu gerçeğinden, çok uluslu bir siyasal yapıya tek-ulusa dayanan bir anayasa dayatılmasına ve bunun sebep olduğu gerilimin giderilmesi için siyasal çözüm yerine yıllardır askerî  çözümde israr edilmesine, Kıbrıs'ta sürdürülen uluslararası hukuka ve Türkiye'nin çıkarlarına aykırı durumdan, Kerkük üzerinde oynanmak istenen oyuna, halkın vicdan ve ibadet özgürlüğünün Merkez Seçkinleri'ne göre tehdit etmeyecek bir düzeyde tutulmasından insanların dünyevi yaşamını itikadına uygun tanzim etme hakkının reddedilmesine kadar bu ülkenin Korporatist bir totaliter rejim altında tutulması haline son verileceğini sanmak, safdillilik olur. Buna inanan, sonuçta korporatizmin tuzağına düşmüş olur.
     
    Bence ülkeye gerçekten demokrasi gelmeye başladığının göstergesi, Türkiye'nin AB'ye üye olmak için gerek bütün reformları yapması ve hayatta olan bütün cuntacıların, muhtıracıların, TSK sitesinde bildiri yayınlayanların hapis cezalarına çarptırılmasıdır; TSK'nın, savunma bakanlığına bağlanması ve milli güvenlik kurulu ile askerî şuranın kaldırılıp, askerî atamaların üçlü kararname ile yapılmasıdır. Özetle, orada olduğu gibi burada da Kenan Evren'i, Çevik Bir'i ve 27 Nisan bildirisini yazan subayı Silivri Cezaevinde ziyaret ettiğiniz gün, ülkeye demokrasi geliyor demektir. Bunun en açık göstergesi, Diyarbakır'daki askeri birlik ve teçhizat düzeyinin mesela Kayseri veya Kastamonu düzeyine inmesidir. Bunun kanıtı, çocuğunuzun ilkokul öğretmeninin derse hicab ile girebilmesidir. Bunun geri çevrilmezliğinin kanıtı ise askerî harcamaların "Orduya selam, bütçeye devam!" mantığıyla değil, kalem kalem irdelendiği bir Bütçe Komisyonu toplantısını televizyondan izlemeniz olacaktır.
     
    İyi okumalar dilerim. Bu bir kaç noktayı akılda tutarak okunursa, Ergenekon iddianamesi öğretici hatta eğlendirici bile olabilir..
    7/20/2008

    Oh bee. Ahmet Hakan'ı da adam yerine koyan birileri çıktı!

    ahc
     
    Kına yak bir taraflarına!
     
    ***
    Bu da sulandıranların mahalli versiyonu: 
     
    isin_ersen 
     
     
     
     

    TSK'nın telaş ediyor görünmesi..

    TSK, ANF tarafından 5 Temmuz'da casusluk soruşturması olarak bildirilen bir soruşturmayı Ergenekon soruşturmasının orduya sıçraması olarak sunan Akşam gazetesinin haberini yalanlayan ve bu arada halkı kendisini destekleyen gösteriler yapmaya çağıran bir bildiri yayınladı.
     
    ANF, 5 Temmuz tarihinde yayınladığı haberde, Diyarbakır 2. Taktik Ana Jet Üs Komutanlığı'nda görevli biri albay, biri binbaşı, ikisi üsteğmen olmak üzere 8 subayın "Başka bir ülke hesabına casusluk yaptıkları" gerekçesiyle gözaltına alındıklarını, iki subayın Muş ve Bitlis nüfusuna kayıtlı olduklarını ve soruşturma kapsamında Ankara'ya götürüldüklerini, ardından da tutuklandıklarını yazmıştı. Haberde söz konusu "başka bir ülke" ABD olarak açıklanmıştı. Akşam gazetesi bu soruşturma olduğu açıkça belli bir soruşturmayı söz konusu ediyor ve bunun Ergenekon ile ilgili olduğunu öne sürüyordu.

    ANF'nin iddiasına karşı sessiz kalan Genelkurmay, Akşam'ın haberine konu olan soruşturmanın "Hava Kuvvetleri Komutanlığında uzun süredir devam eden bir soruşturma" olduğunu, Ergenekon ile ilgisi bulunmadığını belirtiyor ve buradan yola çıkarak basın-yayın organlarını TSK aleyhtarı bir tutum almakla suçluyor. Gerçi bu "aleyhtarlık" için sadece bir örnek veriliyor ve bazı gazetelerin "üç yıl önce önce olmuş ve vuku bulan bir olayda mahkeme kararıyla ordudan ilişiği kesilen bir personelin" durumunu "yeni bir olay olarak" kamuoyuna duyurdukları öne sürülüyorsa da, TSK'nın bu bir iki olaya bakarak "belirli bir kısım basın-yayın organlarının" yayınlarında "kasıt aradığını" bildiriyor.
     
    Burada bir parantez açarak TSK'nin kendi başına, sorumlu olduğu sivil otoriteye onaylattırmadan bildiri yayınlama alışkanlığını sürdürmeye devam ettiği gözönüne alınarak bu bildirileri yazmak için daha iyi yazarlar istihdam etmesi gerektiği kaydetmek gerekir. Burada söylemek istedikleri, kasıt aramak değil, olsa olsa kasıt bulmaktır. Yani "Bu tür yayınlarda kasıt aramamak mümkün değildir" diyen dördüncü madde, "Bu tür yayınlarda kasıt vardır" demek istiyor. Nitekim beşinci maddede bu kasıt, "Her fırsatta Türk Silahlı Kuvvetlerini ve onun mensuplarını olayların içine çekme(k)" ve "Türkiye'nin istikrarını boz(mak)" olarak açıklanıyor, Hatta daha ileri gidiliyor ve bu kasıtta olanların bir "odak" olduğu öne sürülüyor.
     
    Odak, sanırım TSK'nın siyasal jargonunda, "bir yerde kümeleşen ve ortak değerleri paylaşan bir grup" anlamına geliyor.
     
    Ergenekon soruşturması çerçevesinde emekli subayların evinde ve işyerinde bulunan belgeler (ki bu iş yerleri askerî mahallerdir ve TSK, kurum olarak, ve genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları kişi olarak, bina sahibinin dolaylı sorumluluğu karinesiyle bu belgelerin kaleme alınmasından veya ait olduğu resmî dosyalardan çıkartılıp yetkisiz kişilerin eline verilmesinden sorumlu tutulabilir), Lahika olarak siyasal tarihe geçen askeriyeye ait ama askeriyenin sahiplenmediği planların özü, varlık sebebi, hedefi, yani başlıca konusu bu odakların nasıl "yok edileceği" değil midir? Hatta korporatizmin varlık amaçlarından birincisi, sivil siyaset üzerinde kullandığı vesayet yetkisini kullanarak bu vesayeti yok edebilecek (yani rejimin kendi kendisini üretmesine engel olacak) her türlü süreci durdurması değil midir?
     
    Fakat görüldüğü gibi TSK, bu odakları bozma fonksiyonunu doğrudan yapabilir olmaktan 1960'dan bu yana adım adım uzaklaşıyor. Korporatizm, kendi  kendisini üretebilir olma konumunu sürdürmek için daha dolaylı, daha hassas ayarlanmış dengelere dayalı yollar arıyor. Daha önce de Türk halkının demokratik veya yurtsever reflekslerini göstermesi için açıkça çağrıda bulunmuş (ve bu çağrı üzerine malum Cumhuiriyet mitinglerini düzenlettirmiş) olan TSK, sözünü ettiğimiz bildirinin altıncı ve son maddesinde aynı çağrıyı tekrarlıyor:
     
    6.   Kaynağı neresi olursa olsun; bu tür haberlerle Türk Silahlı Kuvvetlerine yöneltilen hukuk dışı saldırılara karşı yalnız Türk Silahlı Kuvvetlerinin değil, onun gerçek sahibi yüce Türk milletinin de yasal ve demokratik tepki göstermesi doğal bir beklentidir.
     
    Bir vesayetçi sistemi, ve onun halkın siyasal tercihi üzerindeki veto yetkisinin sürmesi için yapılacak baskının nasıl "demokratik" sayılacağı saatlerce tartışılabilir. Belki olsa olsa, böylesine anti-demokratik bir durumun sürmesi için yapılacak eylemlerin kendisi ve amacı demokratik olmasa bile, bunu isteyenler, sıradan yurttaşların sahip olduğu demokratik hakları arti-demokratik bir durumun sürmesi için kullanacak--daha doğru deyimi ile, istismar edecek--demektir.
     
    Fakat konu bu değil. Konu, TSK'nın yönetici kadrosunun ne son gelişmelerden bir satırlık ders aldığı ve ne de sahip oldukları vesayet yetkisinden bir milimetre geri adım atmaya niyeti olmadığıdır. Nitekim TSK'nın borazanı olan yazar-çizerler bu çağrıdan kendilerine düşen vazifeyi çıkartmış ve hemen halkı kışkırtmaya başlamışlardır. Bu borazanlardan biri olan Fikret Bila, Milliyet'teki yazısında , TSK'nın böyle bir çağrıda bulunmasının amacının kendisine yöneltilen her türlü eleştirinin durdurulması, kendisini şu ya da bu şekilde davranmaya çağıranların susturulması olduğunu anlamamış gibi, ve bu çağrının başka bir amacı olabilirmiş gibi, "'TSK darbe istiyor!' diyenler gördünüz mü? TSK darbe filan değil, demokratik tepki istiyor!" mealinde şeyler yazıyor.
     
    Bir insanın daha önceki yazılarına bakılarak, son yazısını yazarken nasıl bir zeka düzeyine sahip olduğu çıkarsanabilir; ve bu ilke uygulanırsa Fikret Bila'nın çok zeki olmadığı, zaman zaman kendisinden doğrudan istendiği belli yazıları bile ele aldığı argumanı öldürerek ve hatta karşı tezi güçlendirecek yazılar yazdığı söylenebilir. TSK halktan demokratik bir anlayışla özgürlükler rejimini savunmasını veya açık oy, temsilî sisteme dayanan ve seçilmiş sivil otoritenin en yüksek karar mercii olduğu bir sistemin sarsılmaz şekilde kurulmasını istemiyor ki, talep ettiği "yasal ve demokratik tepki," TSK'nın darbe dışı bir süreç arzusunda olduğununun göstergesi sayılsın! Fikret Bila, herkesi gerizekalı sayıyon olmalı ki yazısını "Darbe yerine yasal ve demokratik tepki beklentisini açıklayan TSK, yeminli düşmanlarının ezberini bozmuş olmalı" diye bitiriyor.
     
    Burada bir parantez daha açıp, yazar-çizer takımının ne kadar kıt bir kavram dağarcığına sahip olduğuna işaret edebilir miyim? Bir bakın yazılara Allah-Lillah aşkına! "Ezber bozmak" kavramının kullanıldığı sıklığı görüyor musunuz? Başka laf bilmez mi bu yazar-çizer milleti?
     
    TSK'nın yeminli düşmanları varmış Fikret beye göre; ve bunlar bir terane ezberlemişler, tekrar ediyor duruyorlarmış. Yani ortaya çıkan durum ne olursa olsun, TSK düşmanları, lafı evirip çevirip TSK'nın aleyhine getiriyor ve onun--mesela--darbe yapmak istediğini öne sürüyorlarmış.
     
    TSK'nın açıklaması da, Fikret beyin şerhi de aynı şeyi söylüyor: TSK, Ergenekon ile ilgili değil!
     
    Genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt, bir süre önce bunu "TSK suç örgütü değildir!" şeklindeki (bence Freudian bir dil kayması ile sadır olan) sözleriyle belirtmişti.
     
    TSK'nın kendisiyle ilgili bir habere, halkı miting yapmaya, sokaklara çıkarak gösteri yapmaya, kitaplarla yazılı ne kadar yasal ve demokratik hak varsa onları kullanarak kendisini, orduyu savunmaya çağırması başlı başına bir "darbe" iken, Fikret Bila kimi kandırmaya çalışıyor.
     
    Bir başbakan ve iki bakanın öldürüldüğü 27 Mayıs darbesiyle başlayan, 12 Mart ve 12  Eylül ile süren, 28 Şubat ile anlık müdahalelerden çıkıp, rejime yapılan "ayarlar" ile perpetual hal alan sürece ve bunun yansımaların(ın kazara su üstüne vuran kısmın)dan ibaret olan Ergenekon'un ve Lahikalar'ın, Çalışma Grupları'nın sahibi vesayet sisteminin devamı isteyenlerden başkası olabilir mi? Fikret Bila, Mehmet Ali Kışlalı, Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu, Oktay Ekşi ve onlarla aynı çizgideki yazar-çizerler "Böyle bir bir vesayet sistemi yoktur!" mu diyorlar?
     
    Her lafı döndürüp TSK düşmanlığına getiren kimse yok ortada: ortada, TSK'nın kendi yanlarında olmasından cesaret alarak sivil siyasat üzerindeki veto sisteminin kalkması tahlikesini bertaraf etmeye çalışan bir merkez seçkinleri kadrosu var.
     
    Bir halk, kendi siyaset sistemine, savunma sistemine, yargı sistemine, yürütme sistemine düşman olmaz; gidişatını beğenmezse yeni bir yasama seçerek bunları düzeltir. Demokrasilerde böyle olur. Kendi ordusuna düşman halk olur mu? Veya şu anda onlara karış cephede yer alan yazar-çizerler, halkı kendi ordusuna düşman etmenin mümkün oladığını bilmezler mi?
     
    Ama yargı ve yürütme, yasamanın boyunduruğu altına girmemekte direndiği için ve İsmet İnönü'nun Cumhurbaşkanı oluşundan bu yana kurumsal hale sokulduğu için, ortada bir demokrasi mücadelesi vardır. TSK'nın başındaki kişiler bu kurumu vesayet sisteminin sürdürülmesini arzulayan cephede tuttuğu için bu cephe bir türlü yenilememektedir; çünkü sonuç itibariyle merkez seçkinlerinin elinde silah vardır.
     
    Ne var ki bu silahın doğrudan kullanılması (henüz benim gerçek sebebini anlayamadığım bir şekilde) imkansız olmuş gibi görünmektedir. Bu sebeple merkez seçkinleri, perpetual darbe modelini, yasamayı (şimdilik CHP'yi ama ilerde MHP'yi de) ve yargıyı kullanarak, sistemi tehlikeye atan ana unsuru ortadan kaldırmaya, yani AKP'yi kapatmak suretiyle hükumetten düşürmeye karar vermişlerdir. Ergenekon da, Çalışma Grupları da, Lahikalar da, ve bu son bildiri de buna yöneliktir.
     
    Anayasa mahkemesi isimli siyasal kurulun AKP'yi kapatmayabileceğini savunanların görmesi gereken budur. Fikret Bila'nın TSK bildirisi şerhinde bu bir kere daha vurgulanıyor ve "Her fırsatı TSK düşmanlığına dönüştüren, sonradan olma özgürlükçü dinciler" takımının görüşünü şöyle ifade ediyor: "Onlara göre, her türlü sorunun kaynağı ve sorumlusu bu TSK('dır)."
     
    Algılamaları budur; yani onların--TSK'nın yöneticisi kadrosunun ve tüm merkez-seçkinlerinin ve Bila gibi bunu ifadeyle görevli kişilerin--kafasındaki gerçeklik, vesayetçi sistemin kalkmasını ve yerine sivil siyasetin en yüksek otorite ve birey haklarının en yüksek değer olduğu inancına dayalı bir sistemin kurulmasını arzu edenlerin, TSK düşmanı olduğudur. Çünkü onlar için kafalarında yarattıkları uygarlık tarzının ve buna dayalı bir sosyal hayatın (korporatizmin ideoloji bileşkesinin) sürmesi için vesayet sistemi ve vesayet sisteminin sürmesi için de TSK'nin bu grupta yer alması nihai güvencedir. Şimdi AKP'nin, yarın diyelim ki AKP kadar siyasal şartları başarıyla kullanarak itkidara gelecek bir sol partinin, ya da AKP kadar siyasette başarılı ve çok uluslu bir ülkeye dayatılan tek uluslu devlet kavramının yarattığı gerginliği yok etmeye kararlı bir liberal/şemsiye partisinin iktidara gelmesi de onların vesayet sisteminin (korporatizmin sistem bileşkesinin) sürmesi için harekete geçmelerine sebep olacaktır.
     
    Dolayısıyla onların müdahalesini tümüyle imkansız kılmak yani korporatizmi kökten yok edebilmek ana hedef olmalıdır.
     
    Bunu ancak geniş bir özgürlükler projesi ile bir araya gelecek bir koalisyon başarabilir. Ergenekon soruşturmasını bir çok kişi bu koalisyonun oluşması için fırsat sayıyor. Ama korporatizm bütün gücüyle direniyor. Mecliste atılacak her demokratik adımı iptal ettirecek bir güç (CHP veya MHP gibi bir sistem partisinin grubu) bulunduğu sürece, bu koalisyonun başarıya ulaşması imkansızdır.
    7/16/2008

    Sıkmayabilir mi?

    raportor
     
    Baştan beri, yani AKP, 28 Şubat Süreci'ni durduran veya tersine çeviren bir halk hareketi sonucu işbaşına geldiğinden bu yana, asker-sivil laik-pozitivist aydın-kentli merkez seçkinlerinin, rejimi yani Kemalist Korporatizm'in kendi kendisini üretmeye devamına yönelik bu önemli tehdidi ortadan kaldıracak hamleyi yapmasını bekliyorum. Bu yapacaklar mı-yapmayacaklar mı meselesi değil benim için: ne zaman yapacaklar meselesidir.
     
    Cumhuriyet Çalışma Grubu'dan tutun, Genelkurmay başkanlığını bilfiil yürüten Kara Kuvvetleri Komutanı ile İlker Başbuğ'un anayasa mahkemesi üye(s)(ler)i ile görüşmesine, Lahika'dan tutun, bir yol kazası sonucu ortaya düşen komitalardan biri, Ergenekon mensuplarını en az zaiyatla korumaya gazetelerin yazdığı şeylerin beş beterinin perde gerisinde yapıldığını ve bunların hepsinin, "perpetual darbe" operasyonun parçası olduğunu görebiliyor, ama yine de böyle niceliksel birikimlerin ve eylemlerin niteliksel dönüşüm sağladığı bir büyük hareket olacağı zamanı korkuyla bekliyorum.
     
    Bu hareket "partiler üstü hükumet" kurulması olabilir; hile karıştırılacak bir genel seçim olabilir; kontrollü bir içsavaş olabilir.
     
    Çünkü mesele son derece ciddîdir merkez seçkinleri açısından.
     
    Mesele Ertuğrul Özköklerin, Murat Yetkinlerin filan takdim ettiği gibi basit bir, o demiş ki, öteki yapmış ki meselesi değildir. Mesele, tabir yerinde ise korporatizmin ölüm kalım meselesidir.
     
    Ve bugüne kadar kolayca ölmüş bir korporatizm yoktur. Wilson ve Roosevelt bile, dünyanın en güleryüzlü faşizminin başından ancak mecazi değil fiili ölümle ayrıldılar!
     
    Hitler'i, Mossolini'yi, Lenin'i, Franco'yu biliyorsunuz.
     
    Şimdi, sanıyorum ki bu niteliksel değişimin düğmesine basacak olan hareket, AKP'nin kapatılması olacaktır. Lakin son gelişmeler merkez seçkinlerinde bir ürküntüye yol açmış ve mesela bu gelişmeyi AKP'yi kapatarak değil de başka bir hareketle sağlamaya karar vermiş olabilirler mi?
     
    Sanmam. Böyle yapmaları yani gerçekten ürkmelerini gerektirecek bir şey olmadı.
     
    İzin verdikleri suçlamalarla ve kurbanlık seçtikleri bir iki kişiyle, Ergenekon hasarı, denetim altına alındı.
     
    Dava açılması, soruşturmanın burada duracağını gösteriyor.
     
    Mesele Veli Küçük'ün üzerine yıkılan bir iki cinayete azmettirme olarak kalacak.
     
    Tabii devletin bombalarını izinsiz bulundurma, bunları sağa sola attırma gibi kurbansız eylemlerden de bir kaç kişiye bir kaç yıl takarlar.
     
    Ama Cumhuriyet Çalışma Grubu, ucu görünen Lahikaların asıllarını yazanlar, ve daha niceleri (AB reformları çerçevesinde niteliği değişmeden önce Milli Güvenlik Kurulu'nda istihdam edilen 40 küsur bir vatandaş şu anda nerede görev yapıyor acaba) Korporatizm'i hiç taviz zorunda bırakmadan işlerine devam ediyorlar.
     
    AB üyeliğini çıkmaza sokmak için illa AKP'yi kapattırmak şart değil; tamam; elde Kıbrıs gibi büyük bir taş varken...
     
    Ama, AKP'nin hükumette bulunduğu sürece AB reformları için çalışmaları sürecek demektir. Ayrıca AKP'nin her başarılı icraatı, CHP ve MHP'den kesilen bir oy demektir. Bu sebeple AKP'ye tahammül etmeyi gerektiren bir acil durum yoksa, ondan bir an önce kurtulmak daha kârlı olacaktır. Kaldı ki başörtüsü konusundaki anayasa değişikliği gibi kazalar her an olabilir ve bu tür kazaları anayasa mahkemesine götürüp iptal ettirmek için mecliste kullanılmaya hazır parti grubu olmayabilir.
     
    Özellikle başörtüsü değişikliğini iptal ettirme, AKP'yi kapattırma ve Ergenekon avukatlığı girişimlerinden sonra ne CHP'nin ne de MHP'nin ilk seçimlerden sonra mecliste grup kurabilmeleri hayaldir bence.
     
    Dolayısıyla, gerçekten maçalarını zorlayan ve bizim bilmediğimiz bir durum yoksa, raportör beyin "Kapatılmasın!" raporu da tıpkı "Davayı kabul etmeyin!" raporunun gittiği yere anayasa mahkemesi isimli siyasal kurulun çöp tenekesinde yerini alacaktır, bence.
     
    Ne acı ama.. Çok hüzün verici... Elemli bir durum.
    7/12/2008

    Ahlak ilkesi...

    Bir yazarı çok severim; bir süre nefis yazılarını sevinçle okurum ve sonunda hiç şaşmaz şekilde hayal kırıklığına uğrarım! Ya o yazar, yazı yazmayı bırakır! Ya da öyle bir şey yazar ki, o güne kadar yazdıklarının bir tür ezber, bir tür yüzelsel tahlil olduğuna, altında yatanın yine son 300 yıllık Osmanlı çöküşü ile biçimlenmiş, İttihat ve Terakki ile elini kana bulamış, Kemalizm ile batıvari bir kılık-kıyafete ve bürünmüş, bir şarkiyat felsefesi olduğunu görürüm. Ve yazdığı doktora tezine ihanet edemeyeceğini öne sürerek Hürriyet'i, Tercüman'ı ve Güneş’i terketmiş bir kişi olarak da bir daha bu şahsın yazısını nasıl okuyabileceğimi düşünerek, kahrolurum.

     

    Örnek: Profesör, psiktriyatr, emekli albay Nevzat Tarhan'ın bugünkü yazısı!

     

    Darbe girişimine katılan TSK mensupları hakkında, eski bir mensubu olarak, onları çok yakından tanıdığı kurumsal kimlikleriyle ele alarak yaptığı tahliller; Kemalizm'in otoritariyan yüzünü vurgulayan ifadeleri ile süslenince, bugüne kadar gerçekten sonuna kadar zevkle okunan ve sadece okunmakla kalmayıp ders alınan, çıkarsamalar yapılan ve geleceği anlamakta pusula olarak kullanıbalicek yazılar yazan sayın Dr. Tarhan, bu yazısında birbiriyle hiç ilgisi olmayan iki "batı" uygulamasını ele alıyor, onları topluyor ve elde ettiği şeyle, muhayyel bir Osmanlı-Türk sentezinin ürünlerinin mutasavver davranışları (hakkındaki kişisel tahminlerini), mukayese ediyor, ve ortaya Edward Said türü bir "Batı ahlakı kötüdür, doğu ahlakı iyidir!" genellemesi atıyor:

     

    Batı ahlakının iki örneğini gördük. Onların yerine biz olsaydık bize emanet edilmiş veya bizim için savaşan insanları satmazdık. Osmanlı askeri de satmazdı, Cumhuriyet askeri de satmazdı.

    Jung'un bir gözlemini duaya çevirirsek, "Allah bizi gereksiz genellemelerden korusun" dememiz gerekir, çünkü bütün anlaşmazlıkların, hatta bütün savaşların temelinde doğru olmayan genellemelerden elde edilen sözüm-ona dersler veya korkular yatar! Prof. Tarhan'ın sunduğu "onların yerinde biz olsaydık" öyle yapardık, böyle yapmazdık tarzı genellemenin doğru olduğuna dair bir tek kanıt mı var ortada menkibe-masal dışı?

     

    Daha dün denebilecek kadar yakın tarihimiz "bize emanet edilmiş veya bizim için savaşan insanları satmama" genellemesini reddetmemizi gerektiren olaylarla dolu değil mi? Eğer tarihi Kemalist gözlükle okumuyor ve hak'kı hak ve batılı batıl olarak görebiliyorsak, İttihat ve Terakki'nin genel merkezinde, henüz ortada savaş ve Ermeni ihaneti denen olaylar yokken koskoca generaller, kocaman müderrisler ve bilge doktorlardan oluşan merkez kadrolarının son derece soğukkanlı, istatistik tablolarını ve haritaları ortaya serip günlerce süren analizler ve değerlendirmelerle aldıkları "bütün karyelerde gayri-müslim nüfusun oranını yüzde 5'in altına indirme" kararını ve bunun Mustafa Kemal'in kullandığı kelime ile ifade edilecek bir "füzuhat" ile sonuçlanacak tehcir planlarını hangi emanete ihanet etmeme hanesine yazacağız?

     

    Bu "füzuhat" öyle bir olay ki, henüz bunu yapanları mahkum etmediğimiz ve kurbanlarının maddi-manevi hakkını iade etmediğimiz, hatta bu tashih ve islahat şöyle dursun, nerede ise ulusça böyle bir şeyin varlığını reddedip, bunu bir savaşta silahlı komitacıların bastırılması yönünde alınmış masum, meşru kendini-savunma saymaya devam ettiğimiz cihetle, bizim kültürel olarak emanete (buradaki Ermeniler hakkındaki doğru terim, emanet değil zimmet'tir; dolayısıyla üzerimize zimmetlenmiş ama başkasına ait bir değere) ne ölçüde saygı gösterdiğimiz, göstereceğimiz tartışılabilir. Tartışmasak bile, emanete saygı kavramını kendimizi değil başkalarını örnek göstererek, savunmalıyız.

     

    Sayın Tarhan, silahlı ve kendilerine savaş halinin bazı yetkileri verilmiş bir barış koruma gücünün, korumaları gereken kişileri korumayı bırakıp, kaçmaları şeklindeki bir elma ile Istanbul'daki ABD konsolosluğunun önündeki Amerikalı personelin, silahlı saldırı sırasında bahçe kapısının arkasına koşarak kapıyı kapatmaları şeklindeki armutu toplamakta ve bu amalgamdan bütün batı ülkeleri ve toplumları için bir ahlak genellemesine varmaktadır: Bütün batı ülkelerinde bütün batılı bireyler, korkaktır, kendi canlarını düşünürler, görev bilinci yoktur; kaçarlar; satarlar. Onlara güvenilmez; onlara güvenilerek bir işe kalkışılamaz.

     

    Belki kendisini bunu böyle açıkça söylemiyor ve şu sırada ülkemizin ABD ile ittifakına ve AB ile üyeliğine karşı çıkanların söyleyegeldiği her türlü yalan-dolan ve iftira, onun bu elmalarla armutları toplamasının sonucu olarak da ortaya dökülüyor. Batıya verdiğimiz ve sonra yitirdiğimiz ve şimdi onlardan yeniden almamız ve yeniden kendi malımız yapmamız gereken bireycilik, bireyin hukukunun üstünlüğü, istişare  ve benzeri bütün demokratik, modern kavramlar da, bu güvenilmez, insanı satan aşağılık batı’nın ürünleri olarak reddedilmeli ve biz (bize yine bir takım batılılardan seçerek aldığımız kötü kavramlar olan) “Sen ben yok, biz varız!" "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!", "Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım!", "Söz konusu vatan olunca her şey teferruattır!” (Hitler, Fransız ihtilalinin piçleri olan bu kavramları "Gemeinnutz geht vor Eigennutz!" diye tercüme etmiş, pararaların kenarına yazdırtmıştı!) gibi faşist inançların sıcak kollarında, her 10 yılda bir seçtiği insanlar hükumetten alaşağı edilen, güdülür gibi yönetilen bir toplum olmaya devam ederiz. Neden? Çünkü batılılar aşağılıktır; onlar ahlaksızdır; onlar insanı satarlar; emanete ihanet ederler. Böyle insanlardan ne öğrenilebilir? Bu bencilce devranışlar bireyciliğin sonucları değil midir? O halde onlardan hiç bir fikir alınamaz; onlarla ortaklık yapılamaz; hele hele onların bireyin hakkını ve hukukunu herşeyin üzerinde gören adalet anlayışı kabul edilerek, onlarla siyasal birliğe girilemez. Kitlelere "Kahrolsun ABD ve AB!" dedirtmek için hiç de dolambaçlı bir yol değil.

     

    Bir yanlış çıkarsama, bir yanlış tümevarım, bir yanlış tümdengelim, insanı, Carl Jung’un dediği gibi hiç istemediği, hiç niyet etmediği uçurumlara sürükleyebilir.

     

    Srebrenitza’daki batılı askerler, Sırp saldırganların geleceği yolları kesmişlerdi; ama gelen Sırp kuvvetinin gücünü kendilerinden üstün gördükleri için görev yerlerini terkedip, gittiler. Ve koruma görevini yapmadıkları için korudukları değer, yani binlerce insanın hayatı yok oldu. (Birleşmiş Milletler, katliamdan sonra bu gücün göreviinin Sırplar adına Boşnaklarla veya Boşnaklar adına Sırplarla savaşmak olmadığında israr edince ABD hükumeti, Boşnaklar adına Sırparla savaşmak üzere eski Yugoslavya'ya--barış gücü değil--savaş gücü göndermiştii. Beşer hafızası unutkanlıkla sakatlanmıştır; ama arşiv asla unutmaz!) 

     

    Görevi vize için kapının önündeki kalabalığı kontrol etmekten ibaret ve amirlerinin açıklamasına göre silahsız olan Amerikalılar ise kapının dışındaki Türk güvenlik görevlilerini korumaktan sorumlu değildiler. Tersine, kapının önündeki kulübedeki Türk polis memurları herhangi bir saldırganın içeri girmesini önlemekle görevliydiler.

     

    Olay olup bittikten ve öldürülen saldırgan sayısı 3 olarak belirdikten sonra, “Ne olurdu Amerikalılar da silaha davransaydı da, polislerimizi korusalardı?” demek, kıraathane edebiyatı yapmaktır; ucuz hamasettir. Bir kere hala kimse saldırganların gerçek sayısını bilmiyor. Belki oradaki üç polisi bertaraf ettikten sonra, daha başka saldırganlar, söz gelimi o sırada yandaki sokakta bekleyen bir zırhlı araçla bahçeye girerek merdivenlerle binaya tırmanacaklardı. Olamaz mı? Saldının gerçek boyutlarını biliyor muyuz? Belki bomba yüklü bir kamyon bahçeye girecek ve binanın duvarları dibinde patlatılacaktı. Bir fikrimiz var mı saldının nasıl gelişeceği hakkında? Belirlenen operasyon prosüdürünü, kendi aklını veya hissini kullanarak bir kenara itip, kendi doğru bildiği şeyi, mesela "insanlığın gerektirdiği şekilde polisleri teröristlere karşı koruma görevini" yapmak, alicenaplık, "insanlık gösterisi" filan değil kuralsızlığa prim veren bir oryentalizm, kendi yargısını kuralın önünde sayan bir şarklılık, kısaca alaturkalıktır. Askerlikte ve genel savunma stratejilerindeki modern anlayış, bireyin kendi aklını asla işin içine karıştırmadan, ona verilen sahra talimatnamesini harfiyyen uygulamasıdır. Benim kısacık yedeksubaylık eğitimimde bile milyon kere tekrar edilen kural bu idi. (Ambulans için kimin nereye telefon ettiğini veya etmediğini, konsolosluğa ait güvenlik kameralarının görüntülerinin gerçek-zamanlı veya sonradan kiminle paylaşıldığını veya paylaşılmadığını ortaya koyan bir açıklama var mı? Olayın heyecanı içindeki insanların büyük tabloyu görmeden, söz gelimi ABD konsolosluğu ve Emniyet Müdürlüğü arasındaki iletişimin tümünü bilmeden yaptıkları açıklamalar olsa olsa, Internet sitelerinde Türkçe fukarası yorumlar yazan gençleri tatmin eder!)

     

    Sonuç olarak benim gibi gazeteci eskileri (ile tabip-subaylar) bu tür operasyonel meseleleri bilmezler; bütün bildiğimiz Die Hard filmlerindeki senaryolar olsa gerek! Ama bilenler standart operasyon kuralları belirlemişler: günümüzdeki teröristlerin saldırı türlerini inceleyen uzmanlar, ortaya bu tür saldırıları özellikle bombalı kamyonları önlemek için bir dizi ilke koymuşlar. Bunların başında, binalara erişimi çok uzaktan engellemek geliyor.  Mogadişu’daki Amerikan elçiliği baskınından sonra, ABD dışişlerinin güvenliğiyle ilgili kurumlar, binalara araç yaklaştırmama kararı aldılar. Bahçe duvarları daha uzağa alındı ve daha kalın ve daha yüksek yüksek hale getirildi; eğer bahçe duvarı yoksa, duvar görevi yapan beton bloklarla, binaların çevresi kuşatıldı; binaların önündeki, yanındaki, arkasındaki yollar mümkünse trafiğe kapatıldı. Bunların hiç birisi yapılamıyorsa, ABD elçilikleri başka binalara taşındı. Istanbul’daki konsolosluk bu teorinin sonucu olarak bulunduğu yere taşındı.

     

    Şimdi kendimizi bu güvenlik uzmanlarının yerine koyarak, diyoruz ki: bahçe kapısı açık tutulsaydı ve Amerikalı görevliler, insanlık gösterip, dışarıdaki polisleri korusaydı. Yanılıyoruz. Bu, çok daha büyük sorunlara yol açabilirdi. Eğer saldırganların silah kullanmayı bile bilmeyen üç baldırı çıplak serseri olduğu bilinseydi belki benim gibi askerlikten-polislikten anlamayanlar standart prosedürün dışına çıkabilir ve kendi dar kafalarına uygun görünen bir takım şeyler yapılabilirlerdi. Ama Amerikalı görevliler yine de silah çekemezlerdi. Silahlı olsaydı bile çekemezdi. Çünkü misafiri oldukları ülkenin onlara empoze ettiği ikili anlaşma onların Türkiye’de güvenliklerini Türk görevlilere bırakmalarını öngörüyor. Bir Amerikalı silah çekseydi ve ateş açsaydı; bu arada bir masum vatandaşı veya vize için bekleyen bir İranlıyı veya hatta bizim polislerimizden birini vursaydı, ne olurdu? Şimdi Sayın Tarhan dahil, herkes ne yazmazdı? Başkanların veya benzeri hükumet görevlileri geldiği vakit bile çevrelerindeki silahlı Amerikalı güvenlik görevlilerinin varlığı nasıl sorunlara yol açıyor; hatırlayalım. Bunun için diyorum ki, kendini Amerikalı görevlinin yerine koyarak "öyle yapsaydı, böyle yapsaydı!" demek, veya polis memuru Osman Dağlı gibi "ABD’li güvenlik görevlileri bize yardım etselerdi arkadaşlarımız ölmezlerdi” demek (Osman Dağlı'nın böyle bir şey deyip demediğini de bilmiyoruz; ortada sadece bir takım gazete haberleri var! Türk gazetelerine ne kadar güvenilebileceği de gayet açıktır) kahvanede masaya yanlayıp tavlanın veya iskambilin üzerinden vatan kurtarmak veya Amerika ile Türkiye arasındaki ikili anlaşmayı ve bu anlaşmaya göre görevlilere verilen emirleri bilmemektir.

     

    Özetle Srebrenitza’daki Barış Gücünün görevi korumaktı; Istanbul’daki Amerikalıların görevi korumak değildi; koruma görevi polislere aitti; polisler koruyucu idiler. Korunanlar, koruyanları korumazlar; koruyanlar korunanları korurlar. Sonuç olarak konsolosluğun önündeki polisler, konsolosluğa emanet değildi; konsolosluk onlara emanetti. Ve şimdi Allah'ın veçhi önünde olan üç kardeşimizin şehadet ettiği gibi, bu görevlerini yaptılar. Osman Dağlı kardeşimiz bile bunu açıkça ifade edemese bile evsahibi ülkenin polisi olmanın sorumluluğunu şerefle yerine getirdi.

     

    Uçaklarda, bir acil durum halinde annelere-babalara önce kendi oksijen maskelerini takmaları sonra çocuklarına yardım etmeleri ögütlenir? Neden? Çünkü ana-baba havasız kalırsa çocuğa kimse yardım edemez, etmez! Dolayısıyla polisler ve askerler eğitilirken, önce kendilerini korumayı öğrenirler. Polislerimiz önce kendilerini korumalı ve sonra elçiliğe yapılan saldırının gelişmesini önlemeliydiler. Ama 15 günlük polis memurundan bunu beklemek imkanı yoktu; nitekim ne kendilerini koruyabildiler; ne de saldırgan(lar)ın kaçmasına engel olabildiler. (15 günlük polis memurunu böylesine hassas noktada görevlendiren amir hakkında ne işlem yapılıyor acaba?) Yakalanan bir iki kişiye rağmen hala saldırının gerçek boyutu hakkında hiç bir şey bilmiyoruz! Saldırının gelişmesini önleyen, yaptığı işin ne anlama geldiğini bile bilmeyen, fakat tanık olduğu korkunç bir şiddet olayının etkisinde, arkadaşlarını şehit vermiş olmanın ufunetiyle Amerikan konsolosunun ziyaretini önce reddeden polis memuru Osman Dağlı’nın üç saldırganı öldürmesi mi oldu, yoksa bahçe kapısının kapanması mı oldu? Bilmiyoruz.

     

    Bilmiyoruz ama yine de  müttefiki olmak, ortağı olmak istediğimiz ABD ve AB kültürüne, Habletitoğullarının, Küçüklerin, Eruygurların, Tolonların yönelttiği eleştiriyi yönetlecek ve bizi AB ve ABD'nin hakim ahlakının ve bu ahlaka dayalı siyaset anlayışının mihrakından çıkartıp, Ziya Gökalplerin, Munis Tekipalplerin (hakiki adıyla Moiz Kohen), İzmir İktisat Kongresi’nin, Halkevlerinin, Türk Ocaklarının bize taşıdığı şekliyle İttihat ve Terakki’nin mirasına dayalı Kemalist Korporatizm'in mihrakında bırakacak bir akıl yürütmeye cesaret edebiliyoruz.

     

    Neden acaba? Temelimiz bu ideolojinin kendi kendisini üretmesi için gerekli vesayet sisteminin devamını sağlamakla görevli askeriye ocağına dayandığı için mi? Bu ocakta, eğitimin temel ilkesinin bir yandan demokrasi ve bireyin haklarını devleti ve milleti korumak için bir kenara itmenin mümkün olduğu öğretilirken, bir yandan da bunun tersini öğütleyen batı ahlakının kötülüğünü benimsetmek  olması mı? (Bunu son derece kısıtlı bir içerik analizine dayanarak söylüyorum. Bir gün, gerekli demokrasi ve şeffaflık sağlandığında, askeri ortaokullardan kurmay okullarına kadar bütün askeri eğitim kurumlarının müfredat programı ortaya döküldüğünde yapılacak içerik analizlerinin ortaya dökeceği çarpık zihniyeti hep birlikte göreceğiz.)

     

    Bugünkü batı ahlakı denen şeyin özü, Roma-Bizans kültürüne, Gazali, İbni Sina ve benzeri İslam düşünürlerinin İspanya'dan Hristiyan dünyasına açılan menfezle akan inançları ve bilgilerinden yapılan ve özeti "Çoğunluk için iyi olan, özünde de iyidir" olan bir hamurdur. Kültürlerin gelişimini biyolojik indirgemecilik yapmadan değerlendirebilen bazı yazarlar, medeniyetlerin insan gibi ölmediğini, tersine başka bir şeye evrimleştiğini söylüyorlar. Yani Pers imparatorluğu ölmedi, İslam Emevi ve Abbasi imparatorluklarını sonuç verdi; Roma-Bizans ölmedi; Selçuklu ve Osmanlı'yı sonuç verdi; Osmanlı ölmedi, fonksiyonlarını Britanya'ya devretti; Britanya'nın yerini Pax Americana aldı. Buna göre elbette Amerikan İmparatorluğu da yerini başka bir şeye bırakacak.

     

    Ama yarın olacak bu olaya dayanarak, bütün batıyı "kötü" ilan etmek, bugünkü Türkiye'ye hizmet etmek olmaz. Türkiye'nin gerçekten demokratik ve insanlarının vesayetçi darbelerin tehdidinden uzak, başbakanlarının darağacı gölgesinde olmadığı bir ülke haline gelebilmesi için gerekli adımı bir saniye bile geciktirecek bırakın 500 kelimelik makale yazmayı, bir tek kelimeyi fısıldamaktan bile kaçınmak gerekir. Nitekim Sayın Tarhan'ın yazısının okuyanda anti-Batı fikriyatı nasıl körüklediğini ve insanlarda hangi duyguları kabarttığını anlamak için, yayınlandığı yerdeki yorumları okumak yeter. Türkiye'nin demokrasi kavgasından kazançlı çıkmasında bireysel olarak en büyük objektif çıkarı olan kişiye  bu davada en büyük müttefiklerimizden birisi olan Türkiye- Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk'i Srebrenitza katliamından sorumlu tutan yorumlar yazdırtan yazının sahibi olmak, övünülecek bir durum olmasa gerek.

     

    Biz mesela eğer müslümanlığımızı yüzde 100 yaşamak istiyorsak, yani, bir büyüğün ifadesi ile halk içinde Hak'la beraber olma, İslamî duygu, düşünce ve tavırlarımızla çevremizde ibadet iştiyakı uyarmak, açıktan açığa dini en iyi şekilde temsil ederek, başkalarında da dini hisleri harekete geçirme ve herkeste inanma duygularını geliştirme gayretimizin engellenmemesini istiyorsak, ya da başka bir büyüğün ifadesiyle yaratılış kitabını doğru okuyarak, geri kalmamıza sebep olan Altı Saldırı'yı başarıyla def'etmek istiyorsak, bize AB üyeliği şarttır! (Burada bu şart'ın ayrıntılarına girmek yerine bu blog'da yer alan korporatizm analizlerini hatırlatmak isterim. Ayrıca ABD ile ittifakın ve ABD'nin icabında bizi tam üye alması için AB'nin kolunu bükecek tek güç olmasının önemine değinmek gerekir; ama bunları eldeki konuyla dolaylı ilgili olduğu için burada ele alamıyorum.)

     

    Bizi bu üyelik için gerekli reformları yapmaktan ve yaptıktan sonra da onlardan geri dönemez hale getirecek önlemleri almaktan caydıracak bir adım bile atmamak gerekir.

     

    Sayın Tarhan'ı demokrasi yokuşundaki yolculuğumuzda benim gibi milyonlarca kişinin yoldaşı, hatta bir önderi sayıyorum; inşallah yanılmıyorum.

     

    Bir terör girişiminin sebep olduğu hassasiyet geçer, gider; ama Türkiye'nin demokrasiye kavuşması ve orada kalması özlemi, hepimizin beyninde ve yüreğinde ebediyen kalmalıdır.

    7/6/2008

    Engin Ardıç'a düzeltme..

    Engin Ardıç, yaz sıcağında da, kış soğuğunda da şarap çekmenin yanlışlığını idrak edemediği gibi, hala solcu mirası da sırtından atamamış bulunuyor.
     
    "Derin" bir yazısında, İspanya'daki savaşın sağcılarla solcular arasında olduğunu, arada olanın "demokratlara ve liberallere" olduğunu öne sürüyor.
     
    Ve buradan bir çıkarsama yapıyor Türkiye için:

    "Bakalım faşistler ve dinciler arasında süren soğuk iç savaşı da en az hasarla bizler nasıl atlatabileceğiz? Uğradığımız hakaret ve iftiralara bakılırsa, fazla umut yok."
    Yani Türkiye'de son olup bitenler mesela Ergenekon tutuklamaları "faşistlerle dinciler" arasındaki bir "iç savaş" imiş, zat-ı devletleri de bir kısım insanla birlikte bu savaşın dışında, seyirci imiş. Üstlerine çamur veya kan sıçrayacak diye çekiniyor, zaar!
     
    Ortada demokratik yöntemlerle seçilmiş hükumete karşı anti-demokratik yöntemlerle açılmış bir savaş ve eskisiyle-yenisiyle türlü türü darbe girişimleri olduğu sırada böyle bir laf edebilmesi, insanın çektiği şarap miktarıyla değil, bugüne kadar çektiği "sol ideoloji" afyonunun etkisinden kurtulamamasıyla ilgilidir, sanıyorum.
     
    Eğer insan, benim de aralarında bulunduğum geniş bir kesimin bir tarihte sırf katılmacı bir sistem özlemiyle kendimizi içinde bulduğumuz solun afyonundan kurtarabilirse, o zaman görür ki ki, bize sağ veya sol diye yutturulan bütün totaliter reçeteler, aynı ananın piçleridir: Fransız ihtilalinin!
     
    Bu ihtilalin modern zamanlara uyarlanmasında Rusya'da çekici motorun işçi sınıfı olacağına inanlar başarılı bir darbe ile iktidarı ele geçirdiler ve kendi modellerinin her ülkede uygulanmasını istediler. Bu fikrin satmadığı görülen ve dolayısıyla yeni çekici motor arayışı sırasında bulunan ve zamana çok uygun ulus-devlet ürünü milliyetçiliği (ulusalcılığı)  önplana çıkartan İtalya'daki totaliter, sosyalist elit ise "işçi sınıfı" kavramının devrimin hiç de olmazsa-olmaz bir rüknü olmadığını gördüler ve Rusya modelini reddettiler. Ruslar, kendilerini İtalya'da, İspanya'da ve Almanya'daki kardeşlerinden ayırt etmek için onları "sağ" olmakla suçladılar. Lenin'in rakiplerine bu sağ ve sol yaftasını yapıştırma heyecanı bilinirdu; hatta bu isimle kitaplar bile yazmıştı. Stalin kitap yazmaz, kendisinin sağında veya solunda olduğunu gördüğü kişileri öldürürdü!
     
    Mussolini, ölünceye kadar sosyalist kalmıştı; Franco ve general arkadaşları, ve José António Primo de Rivera'nınh kurduğu Falange Española (Falanjist Parti) tabir yerinde ise sapına kadar sosyalistti! Hitler, ölürken bile sosyalistliğini haykıracaktı!
     
    Bugün Türkiye'de olan bitenleri böyle bir kavgaya indirgemek ve bir tarafta "dinci" (yani sağcı) bir kesimi, diğer tarafta Kemalist (yani özünde solcu) bir hareketi görmek; ya da her ikisi de sözüm ona sağ ideoloji olması gereken faşistlerle dinciler arasında bir kavga olduğunu öne sürmek, dediğim gibi insanın öğle sıcağında modası geçmiş İspanyol türküleri çağırarak şarap çekmesi ile değil, çektiği sosyalizm afyonlarını hala kusamamış olmasından ileri gelir.
     
    Türkiye'de de, dünyada da, ister faşizm türü olsun, ister sosyalizm türü olsun, bütün totaliter diktaları tepelerinden atmaya çalışanlar, liberal-bireyci,bireyin hak ve özgürlüklerini önplana alan doğal hukuk taraftarlarıdır.
     
    Ne gariptir ki, Türkiye'de bireyin hak ve hukukunu savunanlar, bu hak ve hukuka herkesten çok ihtiyacı olan, din ve ibadet özgürlüğü arzusundaki kesimdir.
     
    Bu bu grup sadece bunlardan ibaret değildir; Ergenekon işini ortaya çıkartanlar ne din ve ibadet özgürlüğü peşinde olanlardır ne de onları destekleyen bir avuç liberaldir. Ergenekon meselesi, Türkiye'nin totaliterizmi bir kenara iterek, doğal hukuk ilkeleri çerçevesinde modern bir ülke olmasını arzu eden bir aydınlık fikrinin TSK içindeki taraftarlarıdır. Engin Ardıç'ın "dinci" dediği insanlar, olup biteni en az onun kadar uzaktan sadece seyretmektedirler.
     
    Bir müdürü Engin'den daima "Enginar" diye söz ederdi; buna sebep olarak da onun solculuğunun da, aydınlığının da ancak bir enginar kadar zeka gerektirdiğini söylerdi.
     
    Aradan nerede ise 25 yıl geçti! Hiç bir şey değişmemiş.
     
    Ergenekon çok maskeleri düşürüyor; Engin Ardıç'ın suratının arkasından viski şişesi ile Lenin'in mumyası çıkıyor!
    7/4/2008

    Aklen malul değilseniz... korkmalısınız..

    candundar_cgursel 
     
    Allah insanı eğer Deniz Som, Tufan Türenç veya Can Dündar aklıyla malul etmemiş ise, ve kişinin elinin altında Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'e ait ifşa edilmiş darbe günlükleri varsa, o zaman bilir ki Ankara Ticaret Odası başkanı veya Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi veya Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı, hükumeti silah zoruyla devirmek üzere darbe amacıyla örgütlenmek ve eyleme geçmek iddiasıyla değil, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin darbe yapması sağlamak amacıyla çaba göstermekten sanık olacaktırlar.
     
    Zeka yoksunu imiş veya zekası kıt insanlara hitabediyormuş gibi çıkıp da "Sinan Aygün veya Mustafa Balbay mı darbe yapacakmış?" diye sormak, sivil siyaset üzerinde askerî veto sisteminin devamını savunmaktan başka bir şey değildir.
     
    Adamların yazılarını okuduğunuz zaman sanırsınız ki, bu "irticacı parti", giderayak, bir takım gazetecileri, işadamlarını, ordumuzun saygın emeklilerini hem de askerî mahallerde arama yaparak içeri alıyor ve bir korku ortamı yaratmaya çalışıyor!
     
    Gerçek durumun böyle olmadığını görebilmek için önce, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'e ait ve TSK içinde darbe yanlısı cuntaya karşı vaziyet almış olduğu anlaşılan bir grup tarafından sızdırılan günlüklerin çok dikkatle okunması gerekir.
     
    PKK'sından, Kerkük'üne, Kıbrıs'ından, işçi sendikaları ile sözleşme görüşmelerine kadar, siyasal-sosyal hayatın her veçhesini, bozguncu bir zihniyetle karıştırıp, mitinglerle, ekonomik müdahalelerle, yargı organlarını kullanarak, mitingler düzenleyerek ve düzenledikleri mitinglerde halkın üzerine ateş açarak çok sayıda kişiyi öldürüp, vatandaşı canından bezdirmek ve bir taraftan da gazeteleri-televizyonları eliyle vatandaşa "sen canından bezdin; artık isyan etmelisin; artık oy vermiş bile olsan bu hükumetten vazgeçmeli ve en güvenliğin varlık olan ordunun siyasete el koymasına, siyaset üstü bir hükumet atamasına destek vermelisin!" mesajını vermek, bu günlüklerde dile getirilen "geniş zamana yayılmış" (Cengiz Çandar'ın güzel tanımlaması ile, "postmodern") darbe sürecinin parçalarıdır.
     
    Aygünler, Balbaylar, emekli orgeneraller, şu anda işbaşında bulunan ve bir taraftan hazırladıkları planlar ve onların ortaya dökülen ekleri ile fiilen darbe sürecinin içinde olan TSK üst kadrosu adına yargılanacaklardır. Zileli'sinden tut, Deniz Som'una, Tufan'ından tut, Can Dündar'ına, merkez seçkinlerinin kamuoyuna hitabedebilen kesiminin (Rahmi Koç gibi dolaylı hitabedebilenleri unutmamalı: şu anda bu adamlar sakal-bıyık meselesini ortaya atarak kime ne mesaj vermek istiyorlar sanıyorsunuz?) içine düştüklerini ayan-beyan yazdıkları korku aslında temelsiz değildir. Bunun temelini sezebilmek için, Ertuğrul Özkök'ten Mehmet Ali Kışlalı'ya, Deniz Baykal'dan, Devlet Bahçeli'ye açıkça yazıp söyledikleri güvenceyi hatırlamak ve o güvencenin şimdi elden gidişine tanık olduğumuzu anlamak yeter.
     
    Merkez seçkinlerinden bazıları daha önceleri MSP'nin-Fazilet Partisi'nin, şimdilerde AK Parti'nin bir süre hükumeti ele geçirmesine razı olmalarındaki güvencenin, "sonuçta TSK var; bir şey yapamazlar!" düşüncesi olduğunu hatırlarsanız; şimdi bu ordunun umut bağladıkları müdahalesini yapılabilir kılabilecek sistemin Ergenekon soruşturması ile çökertilmesi, onları kendilerini tamamen destekteh mahrum hissettikleri bir boşluğa yuvarlamış olmalı.
     
    Olup biteni tam anlayamayıp, bunu polisin ve savcılığın, dolayısıyla sivil hükumetin bir teşebbüsü, başarısı sayan kesimden çok daha farklı olarak, merkez seçkinleri, bu çöküntüye sebep olan sadmenin içerden geldiğini seziyorlar. Bu içerden gelen sadme, Genelkurmay'ın zahiren mecbur kaldığı askerî mahallerde soruşturma izni vermesi gibi basit ve kendisi bir "sonuç" olan tutum ve davranışlar da değildir. Bu, TSK içinde bir güçler dengesi hesaplaşmasında, bir tarafın hükumet müdahalesi yapamayacağını kabul etmesinin sonucudur.
     
    Hükumet darbeleri, 1917 Rusya'sından, daha 1983'de biten Arjantin Cuntasına kadar hep, ordunun elinde silah olması ve bu silahı kullanması suretiyle olmuştur.
     
    İster modernizm-öncesi, ister modernizm-sonrası olsun, askerî darbe, silahla olur. Eğer askerî kuvvetleri sivil hükumete karşı isyana teşvik eden merkez ekibi, silah kullanamayacağını anlarsa, veya bir silahlı çatışmadan galip çıkamayacağını sezerse, darbe olmaz! Ve darbeci ekip, teknik terimi ile cunta, sanki hiç bir şey olmamış gibi davranır.
     
    Şimdi; Deniz Kuvvetleri eski Komutanı'nın Jandarma Komutanı tarafından başlatılmak istenen askerî müdahaleye ilişkin notlarını bulup, açıklamak; işbaşındaki genelkurmay başkanının karargahında Taraf gazetesinin açıkladığı, ama TSK'nın yalanladığı türden planlarla, AK Parti hükumetinin işbaşından uzaklaştırılması planlarının ifşa edilmesi; sadece bununla kalmayıp aynı zamanda mevcut merkez kadrosunun ve göreve gelmek üzere olan Kara Kuvvetleri Komutanı'nın askeri açıdan beceriksizliğinin ortaya dökülmesi TSK içinde nasıl bir güçlen dengesi olduğunu ortaya koyuyor mu?
     
    Mustafa Kemal, genel olarak Osmanlı Genelkurmayı ve özel olarak İttihatçı kadro içinde en becerikli lider olduğu için yeni rejimin başına geçmedi; sicilinde askerî başarısızlık olmayan tek komutan olduğu için bu göreve geldi. Ne en kıdemli komutan Mustafa Kemal'di, ne de siyasal dehası en yüksek kişi.. Bütün Osmanlı genekurmayından ve onların içinde iktidara en yakın grup olan İttihatçılar içinde sadece ve sadece onun sicilinde askerî hezimet yoktu.
     
    Askerlerin içinde Dağlıca baskınının ve ondan sonra girişilen Irak operasyonunun, askerî açıdan yerini tam değerlendirmeden, mevcut ekibin AK Parti aleyhine Eruygur Modeli bir müdahaleye destek vermeleri mümkün değildir. Nitekim vermediler ve Eruygur oluşumunu elevermek üzere harekete geçen anti-cunta gruba müdahale edemediler. Orduevlerinin polis tarafından aranmasına izin vermek, bu durumun bir mantıksal devamından ibarettir.
     
    ***
     
    TSK içinde mevcut ekibin sadece karşıt grup(lar)ın gücü veya ileri sürdükleri argümanların tutarlılığı sebebiyle nihai bir müdahaleye ses çikartamaz hale düştüklerini sanmıyorum. Ortaya dökülen "lahika" ortada bir üçüncü planın bulunduğunu gösteriyor; ki bu yargıyı kullanma yöntemidir.
     
    Eğer "irtica" korkusu ciddî olarak işlenebilirse, (ki işlendiğini anlamak için ODTÜ profesörlerinin son Anıtkabir seferinde yaptıkları konuşmaları dinlemek veya Aysel Ekşi'nin hasta döşeğinden kalkar-kalkmaz arzettiği şecaati okumak yeter), "Mesele rejimin devamı ise insan hakları ve özgürlükler teferruattır!" diyen bir grubun elinde bulunan anayasa mahkemesi isimli siyasal kurumdan arzu edilen her karar çıkartılabilecektir.
     
    Ergenekon soruşturması, şu ana kadar darbeci zihniyetteki kişilerin mahkemeyle ilgili hazırlık ve uygulamalarına dair somut delil üretememiştir; ama üretmesi ihtimali vardır. Bu ekibin, genel olarak yargı ve özel olarak anayasa mahkemesi üzerindeki baskılarının sadece bir korporatist ideoloji tarafından yapıyan otomatik ayarlamadan ibaret olduğunu sanmak saflık olur. Bu sebeple, ortaya dökülen tek baskı-temas noktası olan görüşmede adı geçen üyenin sanki taraftarlarını yatıştırmak ve korkularını gidermek istercesine yaptığı usul dışı-hukuka aykırı "Bu işi çabuk bitireceğiz!" tarzındaki açıklama, ortaya çıkabilecek başka kanıtlarla mahkemenin toptan istifasını gerektirebilecek bir durumun önüne geçme çabası olarak görülebilir.
     
    osmanpaksutaciklama
     
    Şu ana kadar ortaya dökülenler ve dava açılmak üzere olması, Eruygur Modeli'nin bittiğini gösteriyor; ama Cumhuriyet Çalışma Grubu belgelerine yansıyan modelin halen yürürlükte olduğunu görüyoruz. Ya da şöyle söyleyim: Deniz Som, Tufan Türenç veya Can Dündar aklıyla malul olmayanlar görebiliyor ve sükunetini koruyor. onlar da ne kadar korksalar o kadar iyidir..
    7/3/2008

    Sağlıklı analiz için

    İki gündür gazetelerde yapılan yorumların Genç Siviller'in kendi aralarındaki e-mail alışverişinde belirtilen görüşler kadar tutarlılığı yok!
     
    Kimisi sanki korporatizm çökertilmiş, sivil siyaset üzerindei veto sistemi kaldırılmış gibi sevinç çığlıkları atıyor; kimi açık seçik darbecilerden yana tutum takınıyor.
     
    Aklı başındaki kişiler ise, çıkış noktasındaki bir iki aykırılıktan dolayı, gerçeklere tamamen aykırı noktalara kavuşuyorlar.
     
    Örnek olarak Mümtazer Türköne'nin bir yazısını ele alalım:
     
    Türkiye'de artık fiilî bir askerî darbe ihtimali yok. Neden? Çünkü darbeyle yönetilebilecek bir ülke artık kalmadı. Bunun yerine demokratik hayatı kontrol altına alacak araçları, bir savaş mantığı içinde düzenleme fikri eski güçlerini sürdürme hayali kuranlara cazip geliyor. Gayrınizamî savaş yöntemleri ile toplumu ve siyaseti bir hiyerarşiye bağlama fikri, Ergenekon yapılanmasının temel hareket noktasını oluşturuyor. Medya, sivil toplum, yargı, üniversiteler ve hatta ekonomi üzerinde bütün araçların seferber edildiği bir kontrol kurulması amaçlanıyor. Atatürkçülüğün üçüncü dünya solculuğu versiyonu, laikliğin inadına demokrat olmayan militan bir yorumu, dünyada olup biten her şeyi komplo olarak niteleyen anti-küreselleşmeci bir ulusalcılık bu kontrolün ideolojik dayanaklarını oluşturuyor. Türkiye'de geleneksel bürokratik solculuğun iktidar şansının fiilen olmaması, muhafazakâr merkez partilerin etki menzili dışında kalanlar için bu örgütlenmeyi bilinçsizce de olsa bir cazibe merkezine dönüştürüyor. Savcılığın yürüttüğü soruşturmaya karşı kampanya yürütenlerin çıkarttığı sesler, bu illegal siyasî partiye kitle desteği hakkında fikir veriyor.
     
    Türkiye'yi her  bakımdan gözümüzde büyütmek, sorunuyla da, başarısıyla da ondan büyük, ondan zor, ondan güzel, ondan harika ülke olmadığı zehabından bir türlü kurtulamadığığımız için Arjantin gibi nerede ise Türkiye kadar, Meksika gibi Türkiye'nin iki katı ve Rusya gibi Türkiye'nin  bir kaç katı ülkenin yakın zamana kadar veya hala askerî sistemlerle yönetildiğini, yönetilebildiğini görmezden gelirsek, neden TSK'nın sisteme doğrudan müdahale etmediğini doğru teşhis edemeyiz ve sonuçta bütün mel'aneti bir avuç emekli subaya yükleriz! Onların sadece uygulanmakta olan genel planın uygulayıcısı bir kaç gruptan sadece biri olduğunu görmeyiz; ve bu kişilerin yakalattırılması ile aslında korporatist rejimin kendi kendisini yeniden üreten asıl mekanizmayı koruduğunu gözden kaçırırız.
     
    Korporatizm, Kerkük'te referandumu engellemek, Kıbrıs'ta birleşmeyi imkansızlaştırmak, Türkiye'nin AB'ye katılmasını önlemek, Orta Doğu'da büyük demokrasi projesine engel olmak gibi birbirine entefre bir yığın iç ve dış projeyi birlikte ve başarıyla yürütüyor. Böylece, Türkiye içinde  sivil siyaset üzerindeki veto hakkını korumuş oluyor. AKP'nin kapatılması girişimi, sanıldığı gibi sadece merkez seçkinlerinin dinine (pozitivizme) bırakılan alana el atması değil fakat AB üyeliği gibi son derece anti-korporatist bir adımda israr etmesi ve sonuç alabileceği kuşkusunun doğmuş olması ile başladı.
     
    TSK ve diğer seçkin-kurumları içinde, korporatizm'in devamını isteyenler kadar, istemeyenler de var.
     
    Son tutuklamalar ve bütünüyle Ergenekon örgütünün ele verilmesi bu iki grup arasındaki  bir egemenlik çekişmesinin sonucu mudur? Yoksa TSK'nın merkez kadrosunun basit bir "ifşa olunanı feda etme" kurnazlığı mıdır? Bilmiyoruz.
     
    Mümtazer beyin de, Ertuğrul beyin de bilmediğine eminim.
     
    Hatta Veli Küçük'ün dahi bu konuda en ufak bir fikri olamaz.
     
    Bilmediğimiz verilerle derinlere dalan yorumlar yapmak yerine, AKP kapatılırsa, yerini geçici bir rejim almadan nasıl seçime gidilir? veya muhalefetin anayasa mahkemesine başvurması imkansız olacak bir aritmatikle yeni meclise nasıl girilir? gibi denetimi ve gerçekleştirilmesi mümkün alanlarda sorulacak sorular ve gösterilecek çarelerle çok daha kolay mesafe alınabileceği kanısındayım.
     
    Ağaçlara takılıp ormanı görememek, Mümtazer beyin yaptığı olsa gerek.
    7/2/2008

    Atatürk-severlerden biri

    osman_gurbuz

    "Ergenekon" soruşturması kapsamında Antalya'da yakalanarak İstanbul'a getirilen Osman Gürbüz'ün kısa biyografisi için: tıklanıyız!

    7/1/2008

    Gerçek soruşturma..

    tutuklananemekliler
     
    Şu anda silah altında olan, şu anda darbe planlayan, şu anda anayasa mahkemesine cesaret veren, şu anda "irtica" tehlikesine karşı güvence oluşturdukları görüşünü yayanları sorgulayamadığın sürece, bütün bunlar sonuçta sıfıra müncer olacak giirişimler.
     
    Olan bir kaç savcıya olacak!
     
    Ne hüzünlü bir durum..
     
    Ama şu emekliye dokunurlarsa..
     
    sabihkanadoglu
     
    Yanacak bütün savcılara, değer doğrusu!