Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    9/29/2008

    Sezer, Baykal, Yılmaz ve Çiller'in Ergenekon üyeliğine dair..

    Bir takım gazetelerde yavaş yavaş da olsa, "Ergenekon" kısa adıyla bilinen şeyin gerçekte Kemalist Korporatizm'in yaşamaya devamı için kurulmuş tonla örgütten biri olduğu ifade edilmeye başlandı:

    image

    Bu örgütlere varlığını kazandıran asıl kurumun, eski cumhurbaşkanı Ahmet Sezer'den, RDeniz Baykal'a, Mesut Yılmaz'dan Önder Sav'a, Tansu Çiller'den Mehmet Ağar'a, Fikret Bila'dan, Aydın Doğan'a.. çok ama çok sayıda insanı kapsadığı da yakında anlaşılacak.

    Lakin şu var:

    Kemalist Korporatizm'e varlığını kazandıran sadece örgütsel varlığı değildir; ondan önce ve onun sebebi olarak ideolojisi gelir. Bu ideoloji, bütün hegemonik ideolojiler gibi kendi taraflarını bulur, onları son derece muğlak, sınırları  çizilemez, işlevleri tanımlanamaz bir "taraf" olarak, "diğer"lerinden ayrı bir "halaskar(koruyucu-kurtarıcı) grubu" olarak şartlandırır. Bunun bir tanımını Ergenekon yazarlarından Güler Kömürcü'nün bir yazısından şu örneği verebiliriz:

    ".. siyasi görüşlerine, hangi partiye oy verip vermediklerine bakılmaksızın, yaratılan rol modelleri üzerinden aslında hepinize yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü savunanlara, Atatürk ilkelerini, askerini, ordusunu, vatanının bekasını koruma yemini edenler.."

    Şimdi bu tanıma girmeyen kim vardır? Korporatizm'in farkında iseniz ve kendinizi onun hegemonik ideolojisinden kurtarabilmişseniz, bu tanıma girmediğinizin de farkına varabilirsiniz.

    Fakat Türkiye halkının büyük kısmı, hatta şu anda Ergenekon davası sebebiyle yapılan açıklamaları dudağı uçuklayarak izleyenlerin büyük kısmı dahil, diyebilirim ki okur-yazar insanların nerede ise tamamı, kendisini bu tanımın içinde görür.

    Eğer Ergenekon ve diğer örgütlerin gerçekte "... Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü savunanlara, Atatürk ilkelerini, askerini, ordusunu, vatanının bekasını koruma..." işlevini yapmaktan başka bir amacı olmadığını, bu işlevin emekli subaylarla onların yandaşı bir kaç kişini değil, söz gelimi TSK'nın, CHP'nin, hatta ve hatta AKP'nin aslî görevi olduğunu ileri sürerlerse (ki Baykal'ın ve Ertuğrul Özkök'ün yaptığı sabahtan akşama budur) o zaman ne diyeceksiniz?

    Buradaki resmi aldığım Vakit gazetesi, daha dün, bu ideolojinin mimarlarından, Kemalist Korporatizm'in çağmlaşma revizyonunu yapan kişiden, itibarlı bir kaynak imiş gibi alıntı yapıyordu. Vakit yazarlarına sorsanız, hepsi kanıyla canıyla Ergenekon'un karşısında olduğunu iddia edecektir. Peki Ergenekon'un fikir babasını muteber kaynak gibi görmek bu tutumla nasıl bağdaşıyor?

    Sanırım Türkiye'de muhafazakar veya ilerlemeci hemen hemen bütün libertariyenlerin sorunu bu:

    Tutarsızlık!

    9/27/2008

    Köksal Toptan

    TBMM başkanı Köksal Toptan, Süleyman Demirel'in AKP içindeki uzantısıdır ve bu şahsın Meclis Başkanı olması AKP tarafından Korporatizm'e verilmiş bir tavizdir.
     
    Tıpkı 1200 sitenin kapatılmasını ve YouTube'a erişimin zorla engellenmesini sağlayan iletişim yasası ve kurumu gibi..
     
    Yani dilerim ki bunlar tavizdir ve siyasal bir aczin sonucudur; isteyerek, bilerek yapılmış, bir tercihin sonucu değildir!
    9/22/2008

    Bu işte bir bit yeniği var...

    image

    Şener Eruygur ya düşmedi boynu filan kırılmadı--ki röntgene götürülürken-getirilirken önüne binlir zahmetle paravanalar tutulması arkada yatanın ne vaziyette olduğunu iyice gizlemek içindi--ya da başka bir hinoğlu hinlik var bu işte.

    Savcı neden ölümcül durumdaki adam için yurtdışına çıkış yasağı istesin?

    9/20/2008

    Ertuğrul'un kastettiği fıkra

    Ertuğrul Özkök, meyhane midir, içkili lokanta mıdır ne ise Bebek'te içip içip patronları Aydın Doğan hakkında sallamaya başlayan Ahmet Hakan ile Yalçın Doğan'ı savunurken aslında onları bence itin götüne sokup çıkarttı. Aslında onların şecaatini söylerken kendi sirkatini de itiraf etmiş oldu, ama o uzun mesele!

    Bunu farkeden ise sadece Ahmet Turan Alkan oldu. Ahmet Turan hoca, bu yazıdan alıntı yaparken şunları yazdı:

    Şimdi söyle bakayım doktor, bu alıntıdaki kilit ifade ne? Hayır o değil, bilemedin; kilit ifade şu: Fıkradaki tavşan gibi iki kadeh atıp abuk sabuk konuşma hakkı... Anladın? Tamam yani diyor, ne olmuş; bizim arkadaşlar, fıkradaki tavşan gibi abuk sabuk lâflar etmişlerse, ki edebilirler... Efendim? Hayır o fıkrayı anlatamam efendim, sadece şu kadarını çıtlatayım; tavşan bey, ormanın kralı aslan hakkında ağzına geleni konuşuyor sağda solda; kendisinden bunun hesabı sorulunca da, yav bakmayın bana, abuk subuk konuşuyorum işte diyor bir nevi.

    Bu fıkranın tümü rahmetli Şakir Süter'in köşesinde yayınlanmış bir tarihte:

    Fıkra Eyüp Karadayı'dan...
    Tavşan, komşusu olan aslan hakkında ileri-geri konuşuyormuş:
    -Yiyorum, içiyorum, gidip aslanı seviyorum!
    Tavşan bu sözlerini, tilkiye, kaplana ve diğer hayvanlara da tekrarlıyormuş.
    Herkes, 'tavşan bu işi acaba nasıl beceriyor' diye merakta...
    Söylenti aslanın da kulağına gelince, gidip tavşanın kapısına dayanmış:
    -Sen herkese, 'yiyorum, içiyorum, sonra da gidip aslanı seviyorum' diyormuşsun, doğru mu?
    Tavşan hafif panikte ama belli etmeden 'vallahi' demiş:
    -Yiyorum, içiyorum, arada sırada da saçmalıyorum!..

    Biri gitti, elde var bir!

    Gizli örgütler, hele hele gizli rejimleri ayakta tutan gizli örgütler haklarında bırakın dava açılmasını, soruşçturma yapılmasını, dedikodu yapılmasını bile sevmezler.

    Korporatist rejimin devamını sağlayan kurum ve kuruluşlardan biri her nasılsa ifşa edilmişti; ele geçirilen elebaşıları arasında iki emekli orgeneral vardı. Batı ülkeleri hesebıyla henüz emeklilik yaşına bile gelmemiş olan emekli orgeneral Şener Eruygur iki katlı cezaevinde nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde merdivenden düştü ve bugün bir site öldüğünü öne sürdü.

    image

    Ergenekon adıyla bilinen bu örgüt, Kemalist Korporatizm'in İslam-düşmanı ideolojisini sürdürmenin bir aracı olduğuna göre onun görünür araçlarından ADD'nin başkanı için Allah'tan rahmet dilemek yerine, taksiratının affını ve toprağının bol ve geniş olmasını dilemek daha uygun olur sanıyorum.

    Bu arada araştırmacı gazetecilerimiz hala savcının bu adamın nasıl olup da merdivenden düştüğünün araştırılıp araştırılmadığını belirleyemediler!

    Günün anlam ve önemine uygun olarak, Eruygur'un, Nasname'nin "Bir Saltanatın Patronu" diye nitelediği Eruygur'un örgütüne ilişkin derlemesini birlikte okuyalım:

    Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanıp cezaevine konan eski jandarma Genel Komutanı ve ADD’nin yeni başkanı Orgeneral Şener Eruygur'un Türk Silahlı Kuvvetleri adına ziyaret edilmesine ilişkin sürdürülen polemikler, danışıklı dövüş tarzında geçiştirildi. Ancak, konuşan tüm taraflar da (Ordu-Hükümet) topluma yalan söyledi! Mehmetçik medya da olayı sessiz sedasız geçiştirdi. ... Atatürk Düşünce Derneğini anladığımız anlamda bir sivil toplum örgütü olarak görmek, darbecilerin sivil ayaklarını görmemezlik olur ki, bu da önümüzü görmek açısından bizleri pusulasız kılar. ADD çok kapsamlı bir örgüt ağına, devasa maddi olanaklara sahip olduğunun yanı sıra, Kendilerine orduevleri açık olan biricik oluşumdur. Bu dernek aynı zamanda, ordudan emekli olan kadronun saklandığı ve yönlendirdiği gibi, rotası da genelkurmay karargahında belirlenmektedir. Bu derneğin geniş fotoğrafını sizlere sunmadan önce, Özel Harp Dairesi’nin kontrol ettiği ve yönlendirdiği ikiz oluşumları ve kime hizmet, kime karşı olduklarına ilişkin kısa bir değerlendirmeden sonra, söz konusu ADD’nin amacı, yönetim kadroru ve örgüt şemasını vereceğiz.

    Farklı kesimlerin kullanmakta ısrar ettiği “Derin Devlet” muamması; özünde silahlı bürokrasidir. Senaryosunun yazıldığı ve tatbikatının da yapıldığı yer: Genelkurmay Başkanlığına bağlı olan Özel Harp Dairesidir. Bu militarist oligarşik erkin destekçileri de sivil bürakrasinin yanı sıra, kendisini sivil toplum kuruluşu gibi lanse eden ama hep darbelerin yanında yer alanların başında gelen Türk-iş’tir. Bu güruha yeryüzüyle rekabet etmekten kaçan ve devletten beslenen, (AB sürecini ayrı tutarak) demokrasi gibi bir talebi olmayan Türk burjuvazisi, gönüllü laik kadrolar, TSK emeklileri, Polis ve emeklileri, yargı mensupları ve emeklileri, Vali, Kaymakam sözde Sosyal Demokrat gözüken CHP-DSP ve aralarında en aşırı gözüken devletçi solcuları barındıran Ulusalcılar, Üniversite Hocaları (bazı istisnalar hariç), Yargı Mensupları, yazılı ve görsel medyanın tanınmış sivil generalleri, milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanlığı yapan çevreler ile ticaret ve meslek kuruluşlarını da eklemek gerekir.

    Öte yandan, Kemalist otoritenin toplum hakimiyetini kaybetmemek, toplumun nabzını tutmak, silahlı bürokrasinin belirlediği yolda yürümesini ve garnizon kültürüyle tek kültürlü bir toplum yaratmaya çalışmak için 12 Eylül’den sonra dernek, vakıf gibi sözde sivil toplum örgütleri olan, Genelkurmay’ın toplum içerisinde ayakları oluşturuldu. Bunların en yaygın olanı Atatürk Düşünce Dernekleridir (ADD). Diğerleri ise, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Atatürk Düşünce Vakfı, Atatürk Düşünce Toplulukları, Türk Kadınlar Birliği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Mustafa Kemal Gençlik Vakfı, 27 Mayıs Devrim Derneği, Çağdaş Toplum  Platform Derneği, Ankara Çağdaş Eğitim Vakfı, Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği olduğu gibi, ayrıca emekli subay ve astsubay dernekleri ve vakıflarını da saymalıyız. Sivil İradeyi zora sokmak için düzenlenen Bayrak ve Türban Mitingleri gibi kirli eylemler bep bu havuz oluşumlar kullanılarak, Genelkurmay Karargâhı’ndan yönetilmektedir.

    Kısacası; Sivil siyasi iradeye karşı Medya, Üniversite, Yargı, Diyanet, Barolar, İşçi Sendikaları, uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen Milli Sermaye temsilcilerinin asalak kesimi, Kürd halkı adına(!) mücadele verdiğini iddia eden PKK (Kürdistan’ın her dört parçasında örgütlendirilmiş Özel Harb Dairesi’nin Kürd ayağıdır.) ile Sivil Toplum Örgütleri olarak nitelenen, ama özünde MİT ve Özel Harb Dairesi tarafından projelendirilmiş bu  “havuz” oluşumların yürüttüğü psikolojik-ideolojik harekatın temelini; AKP’yi sistem içine tam çekmek (!) veya devre dışı bırakarak, AB sürecini bloke etmek, Kürd halkının ulusal olmaktan kaynaklanan temel hak ve özgürlüklerini sınırlamak ve çağdışı Kemalist statükoyu sürdürülebilir kılmak oluşturur.

    Yazıda derneğin kurucuları, mevcut yöneticileri, 405 şubesinin yerleri ve yaymaya çalıştığı görüşün 9 ilkesi uzun uzun yer alıyor. Devamı için şu adrese bakabilirsiniz:

    http://www.nasname.com/tr/1773.html

    [Bu "ölüm" haberinin ayrıntıları için: http://www.8sutun.com/koseyazisi?id=1007]

    9/19/2008

    Cengiz Çandar ve diğer bazı libertariyenlerin ortak hatası

    Cngiz Çandar, genelkurmay başkanının basına çektiği "ayar" brifingi üzerine güzel bir yazı yazmış; ama hem onun yazısında hem de diğer bazı libertariyen yazarların aynı konudaki yazılarında fahiş bir temel hata var: TSK'yı, işbaşındaki tepe kadronun fikir ve zikirleri ile değişebilir sanlamaları.

    Cengiz, şöyle diyor:

    ... İlker Başbuğ'un medya ile düzenlediği 'ikinci iletişim toplantısı'nda alıntıladığımız sözlerinin her cümlesi yanlış. ... [Ama yanlış da olsa bu mesajlarıyla] İlker Başbuğ bu tür 'iletişim toplantıları' aracılığıyla Türk siyaseti üzerindeki 'asker ağırlığı'nı yeni bir usul ve yöntemle uygulamaya koymuş oluyor. Türkiye'de AK Parti'ye alternatif iktidar adayı bir yasal muhalefet görünürde bulunmadığı sürece, 'laik rejim' selameti açısından gerekli görülen 'checks&balances'ın sağlanmasını yani 'rejimin korunması' namına denetim ve kontrol işleminin yerine getirilmesini, asker bir de bu yolla yapmış oluyor. Yani? Yani, 'TSK eşittir Genelkurmay Başkanı' diye Genelkurmay Başkanı'nın medyayı kullanarak gerçekleştirdiği 'iletişim toplantıları' yoluyla. Türkiye'de gerçekten iktidar adayı olabilecek, doğru dürüst muhalefet olsa, belki de Genelkurmay Başkanı böyle 'görev ve yetkisi dışında' yollara sapmak zorunda kendisini hissetmezdi. Kim bilir...

    Kim bilir? Kim bilir olur mu? Herkes (yani siyasal rejim tasnifleriyle ilgili ciddî kaynakları okumuş olan herkes) bilir ki, otoritariyen ve totaliter rejimler ile bunlara vücud veren, kimliklerini kazandıran hegemonik ideolojiler kişilerle kaim değildir. Nitekim böyle olmadığı ve mesela Ilker Başbuğ Habermas'ı ve Weber'i okuyor diye TSK'nın Türkiye'deki vesayetçi sistemi sürdürme sebebi ortadan kalkmış olmuyor. (Ki ayrıca ne Başbuğ'un ne de onun ekibindeki bir kişinin, Habermas'ı, Weber'i filan bırakın anlamayı, yüzünden okumayı başardığı kanısında bile değilim.)

    Eğer TSK'nın ve onun güdümündeki sivil merkez seçkinlerinin korporatizmden vazgeçmeleri, sivil siyaset üzerindeki veto yetkilerini kaldırmaları gibi bir şeyin onlardan kaynaklanması mümkün olsaydı, Başbuğ, 28 Şubat'ın sürdüğünü ve süreceğini söyler miydi? Cengiz'in de altını çizdiği gibi, bir anti-demokratik, faşist ve her haliyle hem evrensel hukuka, hem de Türkiye yasalarına aykırı bir olaylar zincirine "yarın da devam edecek" diyerek hegemonik ideolojilerin doğurduğu birinci sonuç olan dogmatik düşünce tarzını sergiler miydi?

    Sanki TSK'nın tek sorunu halkla iletişim eksiği imiş gibi, Mehmet Ali Kışlalı'dan başkası için sorun olmayan bir şeyi gidermek üzere düzenli olarak gazetecileri bilgilendirme toplantıları yapmak demek, bu hegemonik ideolojinin onlara düşündürttüğü şeyleri, düzenli olarak basın eliyle halka iletmek ve "İşte böyle düşüneceksiniz, şu şu olayları işte bu ışıktan değerlendireceksiniz!" demekten başka ne gibi bir anlam taşıyabilir ki, Cengiz çıkıp da "Adam gibi muhalefet partisi olsa, belki TSK muhalefet partisi rolü üstlenmek zorunda kalmazdı!" diyebiliyor?

    TSK, vesayet sistemine vücud veren asıl güç olarak, rejimin koruyucusu ve kollayıcısıdır; bu sıfatıyla sağlamak zorunda olduğu tek check & balance (denge ve fren) işlemi Cengiz'in ima ettiği gibi siyasal iktidarın aşırılıklarına karşı değil, şimdilerde AB reformları genel başlığı ile özetlenen ama AB ortada yokken demokratikleşme süreci olarak bilinen sürecin vesayet sistemini ortadan kaldırabilecek unsurlar içermemesini sağlamaktan ibarettir.

    Doğru dürüst muhalefet olsaydı da, TSK yine bu durumda olurdu; ve 28 Şubat (ki ondan önce bu 12 Mart, ondan önce 12 Eylül ondan önce 27 Mayıs adıyla bilinirdi) yine ilelebed devam ederdi.  TSK ve güdümündeki diğer merkez seçkinleri, ilelebed iktidar partisidirler; gerçek politikaları onlar yapar; sivil hükumetlerin hükmü, ulusal belediyecilik yapmaktan ibarettir ve yetkileri bir bütçe kanunu ile sınırlıdır.

    Bu süreci kırmanın tek yolu, önce sürecin en büyük zararını görmüş kişilerin sistemle ilgili yanlış teşhislerden kurtulmalarıdır. Deniz Baykal'a ve CHP elitine "Siz adam değilsiniz!" demek keyifli olabilir; ama onların adam gibi muhalefet olmayışını TSK'nın vesayet sistemine getirdiği yeni ve daha etkin önlemlerin sebebi sanmak, yanıltıcı olur.

    9/18/2008

    Ne çelişkili açıklama bu!

    image

    Vermiyorlar mı yani? Sivil savcı istiyor, askerler yakalıyorlar; ama adalete tesim etmiyorlar. Öyle mi? Bir şey eksik bu haberde.

    Merkezcilere ve merkeze öykünenlere!

    Perihan Mağden, Radikal'de öyle güzel bir yazı döktürmüş ki, sağdaki ve soldaki Şamil Tayyarların brifing sonrası göbekhavası üzerine.. üstüne söz olamaz:

    Başta bütün medyalamamızın bayıldığı başkumandan

    Ehem ehem; Post-Modernizm Düşmanı (Modernizm’in devamlı öncüsü? sürükleyici gücü?)
    Şanlı Askeriyemiz’in Yeni Başı, Orgeneral İlker Başbuğ büyüleyici ve kaliteli personasıyla yıkıp geçmiş (once again)
    Türk Basmacılığı’ndaki oğlançocuğu kalemleri.
    Üstünden boykot kalktığına dans edenler mi istersiniz, İlker Başbuğ’un (nevi) şahsında her kumandan da yeniden yeniden buldukları ‘En Sevilen+Beğenilen Başkan’a kavuşmanın sevindirikliğiyle çok dondurma ve lolipoptan midesi dönen yavrulara dönenleri mi? Dönmedolapta?
    Oysa Askeriye Yapımı simit+kaşar+çay menüsü verilmiş yavrulara. Lunaparkta çok eğlendirilmiş gibi çıkmalarının toplantıdan, maddi bir nedeni yok yani.
    Ama, Allahımıza bin şükür: herrr şey manevi Bu Topraklar’da. Tamamen manevi.
    Sabah’ın Bitimsiz Genelyayınyönetmeni Ergun Babalanmahan’dan aktarıyorum: “Konuşmasında Max Weber’e atıf yapması, gazetecilik üzerine dertleşirken Michael Sweeney’in ‘The Military and The Press’ (Asker ve Basın) isimli kitabını YANINDA
    GETİRMESİ, bilimsel düşünceye verdiği önemi gösteriyor.”
    Demek yanında KİTAP getirdi Org. Başbuğ?
    Nitekim (yine Babalamahan’dan) öğreniyoruz ki: “İyi bir savunma muhabirini tanımlarken kitapta işaretlediği sayfayı açıyor ve Sweeney’in tanımını sıralıyor.”
    Böylesine hassas+kaliteli+up 2 date ve de entelektüel bir başkumandan. Çıtayı da epeyce yükseltiyor. Zira çok sabırlı olalım ve Org. Başbuğ’un (yanında getirip) Sweeney’den okuduğu Savunma Muhabiri Tarifi’ni (size yalvarıyorum) bizler DE okuyalım:
    “Akıllı olacak, askeri ve güvenlik konularında yeterli eğitimi almış olacak ve gördüğünü, işittiğini değerlendirebilecek, operasyon ve strateji arasındaki farkı bilecek, ana resmi görecek, kendine güveni çok olacak.”
    Bu muhteşem tanıma uygun, yani Savunma Muhabiri olabilecek (Sweeney Düzeyinde) bir tek kişi görüyorum yurdumuzda: O da tabii ki, Radikal’in bağrından Murat Yetkin.
    Çok çok üzülerek ve affınıza/aflarına sığınarak ifade ediyorum: ne yazık ki, ne Gastemiz Askerlik Şubesi Sn. Kışlalı sahip bu kualifikasyonlara, ne de bu kabartma tozlu mısraları cansiperane kaleme alan Sabah’ın Başı Sn. Ergun Babalanmahan.
    E nasıl 1 çiçekle bahar/yaz ya da sonbahar olamazsa, aynı zamanda Ankara Temsilcimiz bulunan 1 ADET kaliteli Savunma Muhabiri ile; Askeriyemiz’le Arzulanan Yakın ve fakat Kaliteli Alâkalar’ı kuramayacağımız malum.
    Elinde kitapla dolaşanlardan (Askeriyemiz’den hiç korkmadığım halde) çok korkarım Ey (F)OKUR!
    Bir keresinde elinde (maalesef kendimin kaleme almış olduğu) ‘Refakatçi’ adlı eserle oturan bir çocuk görmüştüm Bebek Kahve’de de, korkudan nasıl topuklayacağımı bilememiştim.
    Evinde sürekli Seda Sayan/Onur Şan filan dinlediğinden kuşkulandığımız bir arkadaşımız da Avusturyalı ve Alman yazarların en kaliteli+kallavi eserleri elinde, beklerdi bizi buluşacağımız yerlerde. (Herhalde on-on beş dakka erken gelip açıyordu tezgâhı. Ki, vardığımızda O elinde kaliteli kitabı- Okuyor olsun. İmajını dokuyor olsun.)
    Yine Babalamahan’ın doyumsuz mısralarıyla devam ediyorum: “Dersine çok iyi çalışan, her türlü detaya hâkim bir asker var karşımızda VE önceliklerini çok iyi biliyor. Siyasetçiye mesajı açık:
    -Asker üzerinden siyaset yapmayın.
    -Şehitler üzerinden ucuz siyaset yapmayın.”
    Bakın nasıl da AÇIK+SEÇİK bir mesaj siyasetçiye!
    -Sayıştay Görevlileri’ni sayım/mayım yapıcaz diye bizim binalarımıza yollama cüretinde bulunmayın.
    -Askeri bütçemizi sorgulama Hakiki Demokrasi Standartı’nı aklınızdan dahi geçirmeye teşebbüs etmeyin.
    DİYECEK HALİ YOK YA; gelsin Habermas gitsin Weber, üstün kaliteli Askeriyemiz’in.
    Ayrıca; Hakikatler’i dile getirmek (Askeriyesi dahil ve en başta) Türk’ü bozar bana kalırsa.
    Asker, siyaset üzerinden siyaset yaptığı için mütemadiyen Bu Topraklar’da, kendi üstünden siyaset yapılmasına (o TAM ne demekse) son derece hassas.
    Bu takdirlerbizdenyücekomutanımız’a görüşmeme, pardon görüşmeden bunu anlıyoruz.
    Basmacılığımız’la.
    İkinci çok mühim madde olan ‘Şehitler üzerinden siyaset’ de hakikaten Askeriyemiz’in tekeline terk edilmesi gereken bir mevzu.
    İçinde bulunduğumuz ve (otuz-kırk-elli) yıldır çıkamadığımız ÇOK ÖZEL KOŞULLARDA asimetrik tehditlerin bilincinde olan Askeriyemiz’e teslim etmeliyiz Şehit Edebiyatı’nı.
    Madem şehitler onlardan sorulur, şehitler üzerinden ne yapılacağı mevzusu da tamamen onların egemenliğinde bir mevzu olmalı.
    Son yıllarda yazdığı en uzun köşedir herhalde büklüm büklüm o kadar yıkayıp yağlıyor ki, katıldığı toplantıda duyduklarını Sn. Ergun Babalankalem; son bir alıntı daha yapmama izin verin (hoş, bütün köşesini tişört yaptırıp giymek isterdim 1 Türk Milliyetperver’i olarak) daha sonra kendi kapanışımı yapmaya, gayret edeceğim. (Ne kadar kifayetsiz kalsam da.)
    “Evet, Orgeneral Başbuğ farklı bir komutan. Laiklik kadar demokrasi ve hukuk devletine de önem veren bir Genelkurmay Başkanı.”
    Askeriyemiz biliyorsunuz her Allah’ın günü laikliğe, ikide birde Hukuk Devleti’ne, durmaksızın Demokrasi’ye önem vermekten helak oldu. Helak oluyor. Bu önemleri açıklamaktan, habire.
    Bu: Aşırı Önem Vermeyi, mütemadiyen siyasetimize müdahale etme diye yorumlayanlarınız var ise-
    Hem utanıyorum sizden.
    Hem de Özgür ve Bağımsız Basınımız’ın tarafsız kalemlerini okumanızı öneriyorum. Beni değil.

    9/17/2008

    Eruygur'u kim itti?

     

    1941 doğumlu ve henüz denecek bir zamanda emekli olmuş bir orgeneral! Tamam, bu general takımı dünyanın hiç bir yerinde aktif bir hayat yaşamaz ve nitekim bu adam da 1976'dan sonra ciddî sahra görevi yapmamış; büyük karargahlarda yüksek komutan olarak, Allah ne verdiyse.. Ama yine de tapu kadastro memuru veya banka müfettişi değil; sonuçta asker!

    Bu sebeple iki katlı binada merdivenden düşmesi bana hiç inandırıcı görünmüyor. Hem de ne düşüş! Kafası ve boynu kırılıyor; boyundan aşağısı felç tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Hastanede bile beynindeki kanamayı durduramıyorlar! Yani düşmemiş, sanki atılmış merdivenden aşağı!

    image

    O zaman ciddî olarak sorulması ve cevabının araştırılması gereken soru, bu zatı kimin ittiğidir! Adamın apar topar askerî hastaneye kaldırılmak istenmesi ve emri bizzat Başbuğ'un vermesi de ayrıca olayı daha ilginç hale getiriyor. Hastanedeki olağanüstü gizlilik çabası da sanki adamın vücudunun gözden gizlenmek istendiği izlenimini veriyor.

    Eminim ki bu şahsın düştüğü yerde güvenlik kameraları yoktur; eğer varsa onların da dün gece çalışmayacağı tutmuştur!

    Şamil Tayyar ve benzeri kenar beyleri, Genelkurmay'a çağırdı diye Başbuğ'a ilan-ı aşk etmeyi bitirdilerse ise ve geçirdikleri korporatist merkeze öykünme sarhoşluğundan ayıldılarsa acaba bu meseleyi kurcalayabilirler mi?

    9/15/2008

    Başbakan Erdoğan, eminim ki Sedat Ergin'den çok daha iyi başlık atardı!

    Gazetecicilik kıdemi 33 yılmış Sedat Ergin beyin! Buna Cumhuriyet'te derin devlete hizmet ve daha sonra Aydın Doğan'ın yanında maaşlı silahşörlük süreleri de dahilse, sanırım kıdemi 3 yıl filan olsa gerek!

    Trübünlere, yani patronuna, iki kızına ve onun gazetenin başındaki damadına yazıldığı çok açık belli bir yazıyla, Sedat bey, Başbakan'a "ya" dememesini, bunun kendisinin nazik algılarını rencide ettiğini belirterek, terbiye veriyor ve aklınca onu uygar davranışa çağırıyor. Bütün gazeteciliği, Cumhuriyet'te sipariş haber yazmaktan ve daha sonra geçtiği Hürriyet adına Washington'a atandığında, Cumhuriyet muhabiri Ufuk Güldemir'le girdiği, nick Ludington'ın deyimi ile "sidik yarışı sebebiyle sürekli haber uyduran" Sedat Ergin (Nick, "O dönem Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerine bakanlar ABD ile Türkiye'nin her hafta yeni bir savaşın eşiğine geldiğini sanacaklardır. Bunun sebebi Ufuk Güldemir ile Sedat Ergin arasındaki sidik yarışıdır!" diye yazmıştı) kendilerine haftalardır gazetecilik dersi veren Başbakan Erdoğan'a "Başlıklarımızı da siz mi atacaksınız?" diye soruyor. Sedat bey, "Bakıyorum, son dönemde konuşmalarınızda sıkça cümlelerinizin başında ya da sonunda “yav” şeklinde, daha çok argoda başvurulan bir hitabet tarzı kullanıyorsunuz. Dün de birkaç kez yaptınız, örneğin “Yav, insan hiç mi yerini, sınırını bilmez” dediniz" diyor

    Sedat bey iyi bilmelidir ki, kınadığı cümle, sadece patronuna değil, halkın nazarında bizzat kendisine de geçerlidir. Sedat Ergin kim oluyor da başbakana, seçilmiş bir insana terbiye ve uslup öğretmeye kalkıyor? İnsan biraz sınır bilir, biraz edep bilir. Patrondan aşağı bu adamların ne sınırı ne edebi var! Bakıyormuş da gördüğünü beğenmiyormuş beyefendi. Sen başbakanı beğensen ne olur, beğenmesen ne olur Sedat Ergin?! Kimin umurunda senin başbakan hakkındaki yargın?

    Eğer bir insan Başbakan Erdoğan gibi Kasımpaşalı ağzı ile konuşuyorsa ama bu sözlerinin arasında asla yalan yoksa ve karşısında da Sedat Ergin gibi "uygar" şekilde konuşuyor ama attığı her üç başlıktan ikisi yalan çıkıyorsa, halkın gözünde hiç merak etmesin, Başbakan Erdoğan daima onun gibi gazetecilere tercih edilir. Nitekim ediliyor; ve nitekim, Sedat Ergin gibi yalancıların mumu, tümüyle sönmek üzere.

    Yalanla iftirayla gazetecilik yapma inancını bu yazısında bile açıkça belirten Sedat Ergin, "Daha vahim bir nokta... CHP’nin, SPK Başkanı’na baskı yaptığınıza ilişkin iddiaları için 'İspatlayamayan şerefsizdir, alçaktır' dediniz. Sizin mantığınızı izlersek, ispatlanamayan her iftiranın sahibi için bu tür ağır ithamların geçerli olması gerekmez mi? " diye soruyor. Elbette öyledir Sedat bey. İspatlanamayan her iftiranın sahibi, alçaktır, şerefsizdir.

    Bir baksın Sedat Ergin gazetelerde çıkan derlemelere: Milliyet'in son bir ayda attığı kaç başlıktan kaçı yalan ve iftira üzerine bina edilmiş?

    Ama bitiyor bu dönem: çok güvendikleri ordu dallarına yağan karlardan sonra onları Almanya savcıları bile kurtaramayacak!

    Ve çok yakında Aydın Doğan'ın gazetelerinin başlıklarını da Sedat Erginler değil, Recepler, Tayyipler atacak. Belki ya'lı be'li konuşan ama yalan söylemeyen, Allah'tan korktukları için yalan söylemekten de korkan Recepler ve Tayyipler!

    Şimdi hoşuna gitmek için makaleler döktürdükleri aydın Doğan, kızları ve damatları ile Sedat Erginleri, Ertuğrul Özkökleri öyle bir kapının önüne koyacaklar ki, kendileri de şaşıracaklar ne olduğunu!

    9/14/2008

    "Jandarma A.Ş."

    Türkiye'de basın yayın organları arasında şu anda en proaktif yayını Vakit yapıyor dedim ya.. Grubun sitesinde de bu ünvanı hak ettirecek hergün yeni v önemli bir haber, araştırma, derleme çıkıyor. İşte bunun bugünkü örneği:

    Murat Unay

    Jandarma Genel Komutanlığı ticaretteki ataklarını her geçen gün artırıyor. Komutanlık, Javdes, Javpet, Javsu ve Axa Oyak acenteciliği ile pazarlama, akaryakıt, sigorta ve memba suyu sektöründe faaliyet gösteriyor.

                                                                 

    Jandarma Genel Komutanlığı ticaretteki ataklarını her geçen gün artırıyor. Komutanlık, Javdes, Javpet, Javsu ve Axa Oyak acenteciliği ile pazarlama, akaryakıt, sigorta ve memba suyu sektöründe faaliyet gösteriyor. 

    28 ŞUBAT SÜRECİNDE KURULMUŞTU
    TSK, dünyada örneği olmadık bir biçimde Oyak ile ülke ekonomisinde önemli bir aktör olarak yoluna devam ederken, Jandarma Genel Komutanlığı da "mütevazı" imkanlarıyla Genelkurmay'ın açtığı yoldan ilerliyor. Kasım 1998'de kurulan Javdes İç ve Dış Ticaret Anonim Şirketi, aradan geçen 10 yılda önemli ilerlemeler kaydetti. 

    BİNLERCE KANTİNİN TEK SATICISI
    Javdes ilk olarak ülke çapındaki Jandarma birimlerinde bulunan bütün kantinlerin ihtiyaç duyduğu malzemeleri satışla işe başladı. Ülke çapında 81 il ile 892 ilçenin büyük bölümünde birden fazla birimi bulunması ve sayısı tam olarak bilinmeyen Jandarma'nın teşkilat kurduğu köyler de dikkate alınınca Javdes sayısı birkaç bini bulan Jandarma kantinlerine mal satarak büyük bir ekonomik kazanç sağlıyor. Ana firma Javdes ayrıca Jandarma Genel Komutanlığı'ndan tercihli olarak baskı işlerinden inşaata kadar pek çok gelir getirici işi alıyor. 

    MEHMETÇİĞE POLİÇE SATIYOR
    Javdes, bir alt şirketle sigortacılık işine de girdi. Genelkurmay'a bağlı Mehmetçik Vakfı Sigorta Ltd. Şti'nden Axa Oyak acentalığı alan Javdes, eğitim birliklerinde vatanî görevini yapan binlerce askeri 15 ve 20 YTL'lik iki farklı poliçe karşılığında Mehmetçik Vakfı Kaza Sigortası kapsamına alıyor. Firma, her dört ayda bir yeni acemi erler geldikçe sigortalama işlemini yeniliyor. 

    SU VE AKARYAKIT İŞİNDE DE VAR 
    Uzunca bir süredir Javsu isimli firma ile damacana su satışı sektöründe de boy gösteren Jandarma Genel Komutanlığı, Ankara, İstanbul, İzmir ve Yozgat'taki bayileri ile satışlarını gerçekleştiriyor. Firma, ülke çapında yeni bayiler bulabilmek için de duyurular yapıyor. Javsu, Ankara Kızılcahamam'da halen kiralık bir tesiste yürüttüğü şişeleme çalışmalarını 2009'dan itibaren kendi tesislerinde gerçekleştirecek.

    AYDIN DOĞAN'LA İŞBİRLİĞİ 
    Jandarma'nın bir diğer firması olan Javpet ise halen Ankara'daki iki akaryakıt istasyonuyla faaliyet gösteriyor. Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Petrol Ofisi'nden bayilik alan Javpet, 2006 yılından bu yana POAŞ'la yaptığı anlaşma çerçevesinde satışlarını sürdürüyor. Firma yeni istasyonlar açmayı da planlıyor. 

    Bizim çok acele ama çok acele AB reformlarına ihtiyacımız var. ki bu yağlı-ballı rant düzeni bozulsun; bir daha kurulamasın. Bütün bu emekli subayların neden AB'nin (ve bizi AB'ye sokturtacak tek güç olan ABD'nin) düşmanı olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor değil mi?

    9/13/2008

    Günün yorumu

    yorum

     

    Kaynak

    Aydın Doğan'ın Almanya Kontağı

    Aktifhaber isimli Internet sitesinde nereden alındığı veya kimintarafından yazıldığı belli olmayan bir yazı var. Yayıncıların veya Ergenekon savcısının işin içyüzün açıklamasına kadar, akıl-yürütmelere mesnet olabilecek ipuçları içerdiğini svandığım bu yazıyı, unutmamak için buraya alıyorum:

    Türkiye’de Başbakan Erdoğan ile Doğan grubu arasında fırtınalar kopmasına sebep olan Deniz Feneri davasının Alman Savcısı Kertsin Lotz, “Dava sürecinde Türkiye hükümetinin hiçbir baskısına maruz kalmadık. Bu ifadeler iddianameye nasıl girmiş anlamadım” diyor.

    İddianameyi kaleme alan isim, günlerdir gündemimizi işgal eden iddiadan bi-haber. Sanıklar da duruşmada ne Başbakan’a ne de Başbakanlığa bir para aktarmadıklarını belirtiyorlar. Öyleyse bu olanlar neyin nesi…

    Yeni Şafak gazetesinin çok okunan yazarı Taha Kıvanç (Fehmi Koru), “Biat medyasından son haberler” başlıklı 10 Eylül tarihli köşe yazısını, “Her taşın altından Almanya çıkıyor, değil mi? Almanya bağlantısı önemli...” uyarısıyla bitiriyor. “Komplo” teorilerine oldukça açık bir hedef bu.

    Almanya bağlantısı… Hem Doğan hem de son dönemde gündemi hayli işgal eden Ergenekon için son derece önemli. Bir kere, Doğan Medya grubunun yüzde 25’i Alman Axel Springer grubuna ait. Kasım 2006’da imzalanan bu ortaklık sonrası, Doğan Medya Grubu’nun yönetiminde sürekli bir Alman yönetici var.

    Axel Springer grubunun Almanya’da en çok satan gazetesi Bild yayın yönetmeni ile Hürriyet’in yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, karşılıklı birbirlerinin yönetim kurullarında yer alıyorlar. Birbirleriyle haber ve röportajlar paylaşıyorlar. Axel, Almanya’nın en büyük medya kuruluşlarından. 10 bin çalışanı var. Televizyon, gazete, radyo, dergi ve internet siteleri var.

    Gelelim öteki Almanya bağlantısına…Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün avukatlara dağıttığı ek cd’de bu konuda ilginç bilgiler mevcut. Savcı Öz, Talip Doğan Karlıbel’in çeşitli medya kuruluşlarında yer alan Ergenekon-Almanya bağlantılarına ait açıklamalarına yer veriyor.

    Karlıbel, Veli Küçük ve Kerinçsiz’in sık sık Almanya’ya geldiklerini ve Alman faşistleriyle toplantılar yaptıklarını ifade ediyor. Yine, Ergenekon terör örgütünün Alman faşist grupların oluşturduğu derin devlet yapısıyla benzer özellikler gösterdiğini ifade ediyor. Ergenekon tutanaklarında, başka Almanya bağlantılarına ulaşmak da mümkün.

    Ergenekon ile Doğan grubu arasında bir bağ olmadığı(!) için, Almanya’daki bu bağlantılar da bir anlam ifade etmiyor. Olsa olsa bir rastlantı olabilir! Her ne kadar MİT’in Ergenekon Savcısı’na gönderdiği metin de Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök, Enis Berberoğlu ve Bekir Çoşkun’un adları medya ayağındaki isimler arasında geçse de, MİT bu bilgileri sadece bir “ihbara” dayandırdığını belirtiyor zaten…

    Yazının başında, Almanya bağlantısının “komplo”ya açık olduğunu belirttik. Türk medyasının “komplo ustası” Taha Kıvanç’ın Almanya’yı hedef göstermesi boşuna değil…Diyelim Doğan ve Ergenekon’un Almanya’da güçlü bağlantıları var, tutup savcının iddianamesine “Başbakanlık” ile ilgili bilgileri onlar koydurtmuş olabilir denilemez. Bu kadar komployu Taha Kıvanç bile kaldıramaz…Bu düşünce hukuken “buhtan” olur…

    Madem yazının belkemiğine bir gazeteciyi, Taha Kıvanç’ı oturttuk, finali de bir gazeteci ile yapalım. Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde danışmanlığını yapan Can Aksın, 9 Eylül tarihli Bugün gazetesinde yayınlanan “İkinci Başbakanlık Meydan Muharebesi” başlıklı yazısında, Çiller hakkında açılan savcılık soruşturmasıyla ilgili bir anısına yer veriyor. Soruşturmayı açan Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Hasan Erbil, gelişmelerin ardından şu açıklamayı yapmış:

    “Milliyet Gazetesi Ankara Bürosu’ndan, Ersan olduğunu belirten kişi 8.4.1999 tarihinde, belirli aralıklarla 3 defa Özel Kalem’i aramış, saat 16.30’da, telefonla, DYP Genel Başkanı Çiller’in 6.4.1999 tarihinde yapmış olduğu konuşmaların (Ezan sesinin kesildiği, İmam Hatipler’in kapatıldığı, kendisinin din ve diyanetin kefili olduğu, dinin bekçisi olduğu) Anayasa’nın 24’üncü maddesine aykırılık teşkil ettiğini belirterek, savcılığın işlem yapıp yapmadığını sormuştur. Bu durum suç ihbarı olarak kabul edilmiş, gereği yapılmak üzere bu tutanak tanzim edilmiştir.”

    Başbakanın dediği gibi “Bu hamur daha çok su götürür”... İyisi mi “Almanya bağlantısı” üzerinde hiç durmamak. Öyle değil mi Sayın Ertuğrul Özkök?

    Burada düzeltilmesi gfereken bir iki husus var ("komplo" kelimelerinin "komplo teorisi" tamlaması olması gerektiği dışında!): Alman savcının iddianamesini etkilemek sanıldığı kadar zor değil. Bütün yapacağınız şey savcıya itibarlı görünen bir ihbar mektubu yollamak ve şu kadar yıl hapis cezasını salıverildiği zaman sağlanacak menfaat karşılığı ve para cezasını da sizin ödeniz şartıyla kabul etmiş, fedakar bir taraftarınızı sanıklardan biri olarak savcının önüne sürmek ve ondan okkalı bir itiraf (ve ondandaha okkalı iftiraları) savcıya sıralatmak. Bu hiç hayal dışı değil; bu hep uygulanan bir yöntem; 28 Şubat süreci böyle olaylarla dolu. Kaldı ki millet, ideolojisi uğruna, intihar komandosu bile bulabiliyor! Kemalist Korporatizm'in öcü haline getirdiği din'e düşman o kadar çok adam var ki; Korporatizm'in Ergenekon gibi örgütleri istedikleri anda böyle yüzlerce kişi bulabilirler. Bunlar milletvekilliği yapmış insanlar bile olabilir; bunlar gazetelerde yazar olarak çalışmış insanlar bile olabilir.

    Dolayısıyla Almanya bağlantısı üzerinde hiç durmamak değil, tersine, 50-60 kişiyle Almanya'ya koşup, bu tezgahı Aydın Doğan-Deniz Baykal ekibinin işleyebileceği kıvama kimin nasıl getirdiğini araştırmak, ortaya çıkartmak gerekir.

    28 Şubat'tan ders alındıysa tabiî.

    9/12/2008

    28 Şubat'tan ders alan var mı?

    Görünen o ki, 12 Eylül'ün yıl dönümünde darbe muhasebesi yapan özgürlük yanlısı gazeteciler, bırakın 1980'deki olayları, daha şurada üzerinden 10 yıl geçmemiş olan olaylardan, komplolardan ders almıyorlar. Ellerinin altında Ergenekon İddianamesi ve onun eklerinde açıklanan yüzlerce örnek olay varken, hala Korporatist merkez seçkinlerinin nelere kâdir olduğunun farkında bile değiller.

    Belki bir istisnası ile. Yakın tarihin belki de en proaktif entellektüel takımı olduğunu kanıtlamış olan Vakit gazetesi ve yazarları, Şaban Dişli olayı ile başlayan ve hükumet aleyhtarı  kampanyaya dönüşen olayları bir Ergenekon komplosu kapsamında görmenin ipuçlarını veriyorlar.

    (Hükumet aleyhtarlığı ile ilgili bir parantez açmak gerekir: Mevcut AKP iktidarına olan husumeti, AB aleyhtarlığı, ABD, globalizm karşıtlığı, Kürt meselesinde siyasal çözüm aleyhtarlığı, çok uluslu ülkede tek uluslu devlet garipliğne son vermenin düşmanlığı diye algılayabilirsiniz, çünkü kendileri ne olursa olsun, AKP, merkez seçkinleri için karşı oldukları tüm libertariyan kavramları temsil etmekte ve bu sebeple onu devirmek için anayasa mahkemesinden, TSK karargahlarına, Aydın Doğan'dan MHP'ye  kadar, her köşede ayrı bir çaba sürdürülmektedir.)

    Vakit yazarı Hasan Karakaya, önceki gün, olaylara kapsamlı bakmanın küçük bir örneğini verdi. Uzunca bir alıntı yapalım:

    "..ne diyordu Aydın Doğan:

    'Bu olayı kim ortaya çıkarmış? Alman polisi ve makamları. Kim yargılıyor? Alman yargısı. Peki bizim gazetelerimiz, televizyonlarımız ne yapıyor? Mahkemenin safahatı hakkında bilgi veriyor. Başbakan kime kızıyor? Bu haberleri veren gazetelere ve televizyonlara. Hatta onlara da değil, direkt beni hedef alıp bana kızıyor. Bunun bir mantığı var mı?'

    O halde ben de sorayım:

    Bu olayı Eylülde gündeme getirip, tehdit ve şantaj aracı olarak kullanmak için geçen Mart ayında Almanya’ya maaşlı silahşörlerini gönderen kimdi?.. Evet, evet; o silahşörler Almanya’ya niye gönderildi, kim tarafından gönderildi?..

    Efendim, olay şu: Sanıyorum 20-21 Mart akşamında bizim Abdurrahman Dilipak aradı; 'Haberin var mı?' dedi, 'Kartel gazetelerinden Almanya’ya gruplar halinde gazeteci götürülüyormuş!.. Herhalde yine bir tezgâh peşindeler!'

    Abdurrahman, daha başka ayrıntılar da anlatınca, 23 Mart 2008 günkü köşemde üstü kapalı olarak şunları yazdım:

    Birlik-beraberlik görüntüsüne muhtaç olunan şu günlerde, 'AK Parti’ye kapatma dâvâsı' açılması, sizce de garip değil mi?.. Ve yine, tam da bugünlerde; Ergenekoncuların harekete geçmesi, sizce tesadüf(!) müdür?.. Ya, Almanya’da toplanan gazetecilere ne dersiniz?.. Beşerli-onarlı veya onarlı-yirmişerli gruplar halinde Almanya’ya götürülen kartel gazetecileri, neyin hazırlığını yapıyor acaba?.. Bu defaki saldırının hedefi kim?.. Kimin veya neyin izini sürüyorlar?.. Amaç, Erdoğan’ın başına yeni bir çorap örmek mi?.. Türk halkı; bir yandan terörist saldırılarla, bir yandan journalist saldırılarla, bir yandan Şamanist saldırılarla ve bir yandan da hukuki kılıflı saldırılarla mı terbiye edilmek isteniyor?..

    Evet, 23 Mart’ta bunları yazdım... Demek oluyor ki; o günlerde iz sürenler, bugünlerde saldırıya geçtiler!.. Tam da, yazdığım gibi!..

    Bana bu olayı anlatan Abdurrahman Dilipak da 24 Mart’ta şöyle yazmıştı:

    'Malum medianın tetikçileri, Avrupa’dan dönsünler bakalım, hangi dosyalarla dönecekler.. Köşe yazarları, haber sunucuları mevzilerine yerleştiler. Ama hatırlatalım; patronunuz gazete ve televizyonunuzun yarıdan fazlasını yabancılara ve borsaya sattı... Siz harekete geçince, Borsa’da hisseleriniz düşer ve yabancı ortaklar bundan rahatsız olur. Ansızın ipinizi çekerler.. Sonra patronunuz kendi derdine düşeceği için size bakan olmaz, size yazık olur.. Hem öyle yabancılarla çıkar birliği yaparak ulusalcılık olmaz arkadaşlar. Bir de bu devlete zarar verirseniz, patronunuz günü kurtarabilir, ama siz de bu batırdığınız gemide batarsınız. Dünyanız da ahiretiniz de berbat olur.. Çetenin tetikçiliğine soyunarak, medyayı topyekun bir savaşın aracı olarak kullanıp sizi savaş tarlalarına sürenlerin oyununa gelmeyin.. Daha önce defalarca kullanılmış olabilirsiniz, suçunuzu daha da büyütmeyin.. Bakın deşifre oldunuz. Başarı şansınız yok..' "

    Korporatist rejimin kendi kendisini savunması, amaç ve hedeflerine ulaşmak için uygulamayı mübah gördüğü stratejileri hegemonik bir ideoloji olarak topluma egemen halde tutması, bu fikri savunan yeni kadrolar elde etmesi, kendisine düşman olarak gördüğü kişi ve kurumları yok etmesi için neler yapabildiğini rejimin ilk gününden beri görüyoruz: yeri geliyor, karşı görüşteki kişileri İstiklal Mahkemesi adını verdiği doğal hukuka aykırı kuruluşlarla sözüm-ona yargılayıp asıyor, yeri geliyor bu yöntemi başbakana ve bakanlara karşı uyguluyor ve onları deviriyor, hapsediyor ve öldürüyor; yeri geliyor liderleri rehine olarak bir askerî kampa doldurup, milletvekillerini kendi iradeleri dışında işler yapmaya zorluyor; yeri geliyor dini ve dindarları kötü göstermek için senaryolar düzenliyor; yeri geliyor bazı kişileri din bilgini sıfatıyla din kurumlarına saldırtıyor; yeri geliyor anayasa mahkemesi isimli kendisi için hukuk üretmekte görevli vesayet kurumuna parti kapattırıyor (veya kapatmaktan beter edip, yasama yetkisini hacir altına alıyor!).

    Belki birileri halktan toplanan bağışları cebine atmıştır; belki bu hırsızlığın ucu, sivil siyasetçilere ve vesayet güçlerine kadar ulaşmaktadır. Sokaktaki kapkaçcının çaldığı çantadan çıkan paradan, Türkiye'deki gibi gerçekte tam bir polis rejimi olan totaliter sistemde, en yukarılara kadar giden bir ağ olduğuna inanan benim için, parmağını yalayabilen her bal tutanın arkasında bir devlet-hükumet çarkı bulunduğuna inanmaktan daha tabiî bir şey olamaz; ve sırf bu vurgunu önlemek için kamusal göreve talip olan kişilerin Allah ile münasebetlerinin mümkün olduğu kadar dikkate alınması gerektiği inancındayım. Bu ihtiyat kaydıyla, Deniz Feneri denen kurum hakkında Almanya'da açılan davanın ne sonuç vereceğini ve Türkiye için etkilerinin ne olacağını merakla beklemekteyim. Lakin mesele, bu dava veya onun haklılığı veya doğuracağı sonuç değildir. Bu, henüz ifşa olmamış Ergenekonların halkın düşünmesini, merak etmesini istediği şeydir; ama onların asıl çalışma yöntemi, ortada istismar edilebilecek ne varsa istismar etmektir; düşülmemesi gereken tuzak budur. Bu davanın haklılığını tartışmak veya sonuçlarına göre fikir yürütmek gerektiğini söylemek, onların sorunsalı içine düşmektir. (Bir çok defalar ifadeye çalıştım. Irkayrımı zamanı, Atlanta'da bir otele giden zencinin, kendisine oda vermeyen otelciye "İyi ama benim rengim o kadar kara değil!" demesi, nasıl onun Apartheid'ın sorunsalına düşmesi ise, sizin şimdi, birden bire beş gazete 10 televizyonda [Aydın Doğan'ınkilere ulusalcılarınkini ve başı ile kıçını ayırt edemeyip Serdar Turgut'u veya Fatih Altaylı'yı gazeteci sanan Çalıklar, Karamehmetler ve sairenin yayınlarını da eklerseniz, 10 gazete 15 televizyon ediyor!] açılan kampanyayı davanın niteliklerini öne sürerek karşılamaya kalkmanız, aynı şekilde Korporatizm'in tuzağına düşmeniz olur.)

    Bu merkez, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller hükumetlerini denetlemek ve gerektirdiğinde değiştirmek için başka yöntemlere başvuruyorlardı; ama AKP'yi devirmek için bu yöntemleri denediklerinde, gördüler ki silah ters tepiyor. Mehmet Ali Kışlalı ve Fikret Bila gibi TSK'nın doğrudan borazanı olanların zaman zaman kendilerini tutamayıp yazdıkları gibi, TSK'nın ve Korporatizm'in diğer kurmaylarının teşhisi, AKP'nin ancak "İslam ile vurulabileceği" noktasında toplanıyor. Lakin bu kez işe yarayacak olan Müslim ile Fadime hikayeleri değil, AKP'nin sanıldığı gibi "dindar" olmadığı, onların da ötekilerden farkı bulunmadığı tezidir! Bu sebeple, malum merkezde, kullanabildikleri gazeteleriyle, kullanabildikleri partileriyle, kullanabildikleri savcılarıyla, AKP'yi yumuşak karnından vurmaya karar verdiler.

    Bunu böylece söylemek ve "karar verdiler" demek, 5 bin kilometre öteden, yapması en kolay olan şeydir. Eğer bir gazetenin sorumluluğunu taşıyor olsaydım ve bu gazetenin künyesinde "sahibi" hanesinde bir gazeteci adamın adı yazıyor olsaydı, böyle bir kolaycılık yerine yapacağım ilk iş, Almanya'daki davayı kimin nasıl savcının dikkatine getirdiği, ilk ihbarı kimin yaptığını araştırmak olurdu. Ayrıca salıverilmesi ve beraati karşılığından savcıyla işbirliği yapmayı kabul eden sanık-tanık kişinin de geçmişini ve banka hesap durumunu araştırırdım.

    Bir göstermelik dava açıldı ve 25-30 kişinin adı ortaya döküldü diye (ki bu kişilerden birinin gazeteci-yazar geçinen seks budalası bir kadın ve bir diğerinin bir paşanın Internet gevezesi oğulcuğu olması, işin ne kadar temelli olduğunu da gösteriyor olmalı!) Kemalist Korporatizm'in çökertildiğini sananları feci bir uyanış bekliyor. Ne siyasetçisi ve ne de basın mensubu ile 28 Şubatların hedefi olanların, bu ülkede bir parça insan gibi yaşamak ve söz gelimi Ukraynalıların sahip olduğu kadar özgürlüğe sahip olmak isteyenlerin önder kesimlerinin 28 Şubat'tan, Merkez Seçkinleri'nin yanıltma kampanyalarını nasıl kurup yürüttüklerinden hiç ama hiç ders almışa benzemediğini görüyorum. Eğer polis tesadüfen, kazara sanığı yakalar ve sanık da ayyaşın teki çıkarsa, o zaman saldırıyı müslümanların düzenlemediği anlaşılıyor. Yoksa, olayı düzenleyen ve uygulayanların yapılmasını kararlaştırdığı resmî açıklamayı, hükumet olarak imzalıyor, basın olarak da yayınlıyoruz. Bu durumda bize de halk olarak bu komploya inanmak kalıyor. "Artık işler böyle olmayacak, artık tuzaklara düşmeyeceğiz!" diye yırtınan gazeteciler ise burada Mart ayından beri tezgahlandığı açıklanan komployu önlemek için kıllarını kıpırdatmadıkları, nazik bedenlerini kaldırıp onlar gibi Almanyalara koşmadıkları gibi, şimdi lafa "Eğer yolsuzluk yapılmışsa, ahlaksızların Allah belasını, mahkeme de cezası verir inşallah!" diye girizgahlarla malul yazılar yazmaları, yaraya tuz-biber ekmekten başta bir şey olmuyor.

    Tuzağa düşüyorsun be adam! Bu lafınla onların tuzağına güç veriyorsun! Ortada yolsuzluk filan yok; ortada sadece komplo var. Git bak o muhbir kimmiş, kimden kaç yara almış! Alman savcı durduk yerde Deniz Feneri'ne vzafe aşkı ve dürüstlük gayesiyle dava açmadı.. Muhbiri bul! Parayı izle. Sana bu işin arkasından çok tanıdık kişilerin Ankara'larda depolanmış Örolarının ve külçe külte altınların çıkacığını garanti ederim. Merak etme, yakalattıklarından çok daha fazlası başka zulalarda duruyor!

    Boyun eğmeyecekler..

    Adalet Bakanlığı günlerdir korkuyla bekleyenlerin yüreğine su serpti:

    savcilar

    Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların kellesini vermeyeceğini bildirdi. Buna "kolay kolay vermeyeceğini" demek gerekir, çünkü sözüm-ona yüksek kurul adıyla bilinen ama korporatizmin herhangi bir örgütünden ibaret olan Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu, bu soruşturmayı durdurmak ve açılan davayı merkez seçkinlerinin arzu ettiği biçimde sonuçlandırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.

    Neden? Çünkü rejimin devamı bunu gerektiriyor. Korporatizm, başka türlü nasıl devam etsin?

    9/9/2008

    Ergenekon'un sonu göründü gibi!

    Yüksek hakimlerimiz ve savcılarımız--ki kendilerini temsil eden kurul, tıpkı anayasa mahkemesi ve mili güvenlik kurulu gibi Kemalist Korporatizm'in yaşaması ve hegemonyasını sürdürmesi için kurulmuş kurumlardan biridir--talep etmişler; hükumet de Ergenekon savcısı hakkında "inceleme" başlatmış!
     
    savcioz
     
    Şemdinli savcısının ve güpegündüz bir kitapçı dükkanını bombalayan askerlerin davasının da sonu böyle gelmişti:
     
    Genelkurmay başkanı, davanın sanıklarının "iyi çocuklar" olduğunu açıklamış; bundan kendine görev ve durumlarına ayar çıkartan yüksek hakimler ve sevcılar, savcıyı görevden atmış ve doğduğuna pişman etmişlerdi. Hükumet de buna göz göre göre alet olmuştu.
     
    Şimdi aynı oyun oynanıyor. Genelkurmay başkanı, en az Veli Küçük kadar hareketli bir rezüme sahibi olan bir generalini yollayıp, tutuklu sanıkları ziyaret ettiriyor. Neymiş, sadece emekli orgeneraller ziyaret edilmişmiş ve böylece bir çizgi çekilmişmiş.. Veli Küçük ve çetesi yargılanacakmış ama orgeneraller serbest bırakılacakmış!
     
    Sadece ziyaretçi subayın vakti yetmemiştir bütün sanıkları ziyarete.. Veya TSK suları yokuyor olabilir; tepkinin dozuna bakıp ona göre ziyaretleri ve dolayısıyla koruma alanı genişletecektir.
     
    Adalet sistemi, emeki orgenerallerin ziyaretinden kendisine görev çıkartmasını bilecek ve icabında hepini salıverecekir. Belki bir kaçı gizli devlet belgesi bulundurmaktan bir kaç ay, bir kaçı da ruhsatsız silah ve elbombası bulundurmaktan bir kaç yl yerler. Ama bunların hepsi iyi çocuktur; ayrıca tutuklu sanıklardan IP genel sekreterini olmayan kanserine dayanan bir sahte raporla salıveren yargıçlarımız, kimin iyi kimin kötü çocuk olduğunu fıtraten bilir: korporatizm böyledir, üyeleri arasında korkunç bir titizlikle saat ayarı yapılır. Hegemonik ideolojilerin özelliğidir bu.
     
    Sayın Savcı Zekariya Öz, Şemdinli savcısının arayıp, işsizlik halinde neler yapılabileceğine dair bilgi toplamaya başlasa, iyi olur.
    9/7/2008

    Genelkurmay başkanı istifa etmeyecek mi?

    Henüz haklarında dava açılmadığı için bir suçu işlemekten sanık sayılmazlar ama iki emekli orgeneral zanlıdır ve dahil edildikleri davanın iddianamesinde işlendiği iddia edilen diğer suçlara bakılırsa bu kişilerin de ağır bir suç ithamıyla yargılanacağı bellidir.
     
    Bu sebeple TSK adına bu kişilerin cezaevinde ziyaret edilmesini emreden kişinin, adalete gölge düşürmek kastı bulunduğu öne sürülebilir. Bu iddianın, Ergenekon davasına bakan mahkeme tarafından ele alınması ve ziyareti emredeni ve resmî üniforması ile bu ziyareti yapanı yargılaması gerekir. Bunun için de genelkurmay başkanının istifa etmesi; Genelkurmay başkanılığının da ziyareti yapan kişinin sivil mahkemede yargılanmasına izin verilmesi gerekir.
     
    Savcı Öz'ün baskı altında olmadığını belirtmek amacıyla, ve TSK'dan gelebilecek benzeri salvoların mahkemeyi etkilemeye yönelik olduğunu kamuoyunun anlaması için cezaevi müdürüne emir vermesi ve görüşme yönetmeliklerine aykırı ziyaretlere, özellikle böyle baskın tarzı askerî araçla ve silahlı ekibin eşliğinde ve üzerinde silah bulunan subayların cezaevi ziyaretine engel olunmasını sağlaması gerekir.
     
    Gerekir ama... Ama'ı var işte..
     
    Totaliler dikta rejiminde olsak, bunhlara engel olamazdık. Bu olması gerektiğini belirttiğim şeylerin hiç birisi olamazdı.
     
    Yine olamıyor. Belirtiyoruz, ama yapılamıyor.
     
    Neden? Çünkü rejimin türü, korporatizm.
     
    Açıp bakın tanımına: dışarıdan demokrasi gibi görünen ancak totaliter rejimlerdeki gibi bir merkezin, yasalardan almadığı bir güçle, sivil otoritenin ne yapacağını ne yapamayacağını belirlediği bir rejim olarak tanımlandığını göreceksiniz.
     
    Kendisini halkın koruyucusu, hamisi, nigahbanı olarak algılayan bu güç, elbette Ergenekon iddianamesinde varlığı ortaya atılan örgüt gibi, çok ama çok sayıdaki örgütü korumak kollamak, böyle kazara açığa çıktığı zaman da, onları koruyarak henüz deşifre olmamış olanlarına moral sağlamak, korkularını gidermek isteyecektir. Bu tür mini-örgütler, Korporatist merkezin ideolojisini sürdürmek ve yeniden üretmek dışında bir iş yapmışlarsa, ki Veli Küçük çetesinin çoook marifeti olduğu ve burada hazır korporatist çekiç elinde iken biraz da kişisel olarak bir şeyler yonttukları anlaşılıyor, bunların cezalandırılması da, aynı şekilde varlıkları süren diğer örgütlerin mensuplarına gözdaşı olacaktır. Korporatist merkez, yasal savcılar eliyle yasadışı örgütlerine çizdiği gizli sınırlarının aşılmaması için gözdağı veriyor!
     
    Korporatizm'in Mossolini tarafından yapılan tanımında şöyle bir madde vardır:
     
    "Herşey devletin içinde, hiç bir şey devletin dışında değil!"
     
    Ne kadar uygun değil mi şu anda olup bitenlere!
     
    Ama biz yine de belirtelim ki, hedef gözden şaşmasın: Genelkurmaş başkanı istifaya zorlanmalı ve cezaevi ziyaretine katılan diğer bütün subaylarla birlikte yargılanmalıdır.
     
    İsterse avukatlığını Habermas'a teklif edebilir. Hayatını devletin baskıcı sistemiyle mücadele adamış bir solcu felsefeci, böyle bir teklife fikirlerinin TSK tarafından kendi veto gücünü savunmak için (kötüye) kullanılmasına şaşırdığından daha fazla şaşırmazdı, herhalde.
     
     
    9/3/2008

    Bu da Başbuğ'un "iyi çocuklar" olayı

    Büyükanıt, göreve, Şemdinli sanıklarını (daha sonra mahkumlarını) affettirip, savcıyı (açlığa ve zillete) mahkum ettiren meşhur "iyi çocuklar" atılımı ile işe başlamıştı. Başbuğ da göreve, Ergenekoncu paşaları TSK adına resmen ziyaret ettirerek, başlamış oldu: