| Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists | Help |
|
9/30/2008 Amerika'daki mali krizin temelinde hangi sorunların yattığını bilmek isteyenler için kaynak9/29/2008 Sezer, Baykal, Yılmaz ve Çiller'in Ergenekon üyeliğine dair..Bir takım gazetelerde yavaş yavaş da olsa, "Ergenekon" kısa adıyla bilinen şeyin gerçekte Kemalist Korporatizm'in yaşamaya devamı için kurulmuş tonla örgütten biri olduğu ifade edilmeye başlandı: Bu örgütlere varlığını kazandıran asıl kurumun, eski cumhurbaşkanı Ahmet Sezer'den, RDeniz Baykal'a, Mesut Yılmaz'dan Önder Sav'a, Tansu Çiller'den Mehmet Ağar'a, Fikret Bila'dan, Aydın Doğan'a.. çok ama çok sayıda insanı kapsadığı da yakında anlaşılacak. Lakin şu var: Kemalist Korporatizm'e varlığını kazandıran sadece örgütsel varlığı değildir; ondan önce ve onun sebebi olarak ideolojisi gelir. Bu ideoloji, bütün hegemonik ideolojiler gibi kendi taraflarını bulur, onları son derece muğlak, sınırları çizilemez, işlevleri tanımlanamaz bir "taraf" olarak, "diğer"lerinden ayrı bir "halaskar(koruyucu-kurtarıcı) grubu" olarak şartlandırır. Bunun bir tanımını Ergenekon yazarlarından Güler Kömürcü'nün bir yazısından şu örneği verebiliriz: ".. siyasi görüşlerine, hangi partiye oy verip vermediklerine bakılmaksızın, yaratılan rol modelleri üzerinden aslında hepinize yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü savunanlara, Atatürk ilkelerini, askerini, ordusunu, vatanının bekasını koruma yemini edenler.." Şimdi bu tanıma girmeyen kim vardır? Korporatizm'in farkında iseniz ve kendinizi onun hegemonik ideolojisinden kurtarabilmişseniz, bu tanıma girmediğinizin de farkına varabilirsiniz. Fakat Türkiye halkının büyük kısmı, hatta şu anda Ergenekon davası sebebiyle yapılan açıklamaları dudağı uçuklayarak izleyenlerin büyük kısmı dahil, diyebilirim ki okur-yazar insanların nerede ise tamamı, kendisini bu tanımın içinde görür. Eğer Ergenekon ve diğer örgütlerin gerçekte "... Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü savunanlara, Atatürk ilkelerini, askerini, ordusunu, vatanının bekasını koruma..." işlevini yapmaktan başka bir amacı olmadığını, bu işlevin emekli subaylarla onların yandaşı bir kaç kişini değil, söz gelimi TSK'nın, CHP'nin, hatta ve hatta AKP'nin aslî görevi olduğunu ileri sürerlerse (ki Baykal'ın ve Ertuğrul Özkök'ün yaptığı sabahtan akşama budur) o zaman ne diyeceksiniz? Buradaki resmi aldığım Vakit gazetesi, daha dün, bu ideolojinin mimarlarından, Kemalist Korporatizm'in çağmlaşma revizyonunu yapan kişiden, itibarlı bir kaynak imiş gibi alıntı yapıyordu. Vakit yazarlarına sorsanız, hepsi kanıyla canıyla Ergenekon'un karşısında olduğunu iddia edecektir. Peki Ergenekon'un fikir babasını muteber kaynak gibi görmek bu tutumla nasıl bağdaşıyor? Sanırım Türkiye'de muhafazakar veya ilerlemeci hemen hemen bütün libertariyenlerin sorunu bu: Tutarsızlık! 9/27/2008 Köksal ToptanTBMM başkanı Köksal Toptan, Süleyman Demirel'in AKP içindeki uzantısıdır ve bu şahsın Meclis Başkanı olması AKP tarafından Korporatizm'e verilmiş bir tavizdir.
Tıpkı 1200 sitenin kapatılmasını ve YouTube'a erişimin zorla engellenmesini sağlayan iletişim yasası ve kurumu gibi..
Yani dilerim ki bunlar tavizdir ve siyasal bir aczin sonucudur; isteyerek, bilerek yapılmış, bir tercihin sonucu değildir! 9/22/2008 Bu işte bir bit yeniği var...Şener Eruygur ya düşmedi boynu filan kırılmadı--ki röntgene götürülürken-getirilirken önüne binlir zahmetle paravanalar tutulması arkada yatanın ne vaziyette olduğunu iyice gizlemek içindi--ya da başka bir hinoğlu hinlik var bu işte. Savcı neden ölümcül durumdaki adam için yurtdışına çıkış yasağı istesin? 9/20/2008 Ertuğrul'un kastettiği fıkraErtuğrul Özkök, meyhane midir, içkili lokanta mıdır ne ise Bebek'te içip içip patronları Aydın Doğan hakkında sallamaya başlayan Ahmet Hakan ile Yalçın Doğan'ı savunurken aslında onları bence itin götüne sokup çıkarttı. Aslında onların şecaatini söylerken kendi sirkatini de itiraf etmiş oldu, ama o uzun mesele! Bunu farkeden ise sadece Ahmet Turan Alkan oldu. Ahmet Turan hoca, bu yazıdan alıntı yaparken şunları yazdı:
Bu fıkranın tümü rahmetli Şakir Süter'in köşesinde yayınlanmış bir tarihte:
Biri gitti, elde var bir!Gizli örgütler, hele hele gizli rejimleri ayakta tutan gizli örgütler haklarında bırakın dava açılmasını, soruşçturma yapılmasını, dedikodu yapılmasını bile sevmezler. Korporatist rejimin devamını sağlayan kurum ve kuruluşlardan biri her nasılsa ifşa edilmişti; ele geçirilen elebaşıları arasında iki emekli orgeneral vardı. Batı ülkeleri hesebıyla henüz emeklilik yaşına bile gelmemiş olan emekli orgeneral Şener Eruygur iki katlı cezaevinde nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde merdivenden düştü ve bugün bir site öldüğünü öne sürdü. Ergenekon adıyla bilinen bu örgüt, Kemalist Korporatizm'in İslam-düşmanı ideolojisini sürdürmenin bir aracı olduğuna göre onun görünür araçlarından ADD'nin başkanı için Allah'tan rahmet dilemek yerine, taksiratının affını ve toprağının bol ve geniş olmasını dilemek daha uygun olur sanıyorum. Bu arada araştırmacı gazetecilerimiz hala savcının bu adamın nasıl olup da merdivenden düştüğünün araştırılıp araştırılmadığını belirleyemediler! Günün anlam ve önemine uygun olarak, Eruygur'un, Nasname'nin "Bir Saltanatın Patronu" diye nitelediği Eruygur'un örgütüne ilişkin derlemesini birlikte okuyalım:
Yazıda derneğin kurucuları, mevcut yöneticileri, 405 şubesinin yerleri ve yaymaya çalıştığı görüşün 9 ilkesi uzun uzun yer alıyor. Devamı için şu adrese bakabilirsiniz: http://www.nasname.com/tr/1773.html [Bu "ölüm" haberinin ayrıntıları için: http://www.8sutun.com/koseyazisi?id=1007] 9/19/2008 Cengiz Çandar ve diğer bazı libertariyenlerin ortak hatasıCngiz Çandar, genelkurmay başkanının basına çektiği "ayar" brifingi üzerine güzel bir yazı yazmış; ama hem onun yazısında hem de diğer bazı libertariyen yazarların aynı konudaki yazılarında fahiş bir temel hata var: TSK'yı, işbaşındaki tepe kadronun fikir ve zikirleri ile değişebilir sanlamaları. Cengiz, şöyle diyor:
Kim bilir? Kim bilir olur mu? Herkes (yani siyasal rejim tasnifleriyle ilgili ciddî kaynakları okumuş olan herkes) bilir ki, otoritariyen ve totaliter rejimler ile bunlara vücud veren, kimliklerini kazandıran hegemonik ideolojiler kişilerle kaim değildir. Nitekim böyle olmadığı ve mesela Ilker Başbuğ Habermas'ı ve Weber'i okuyor diye TSK'nın Türkiye'deki vesayetçi sistemi sürdürme sebebi ortadan kalkmış olmuyor. (Ki ayrıca ne Başbuğ'un ne de onun ekibindeki bir kişinin, Habermas'ı, Weber'i filan bırakın anlamayı, yüzünden okumayı başardığı kanısında bile değilim.) Eğer TSK'nın ve onun güdümündeki sivil merkez seçkinlerinin korporatizmden vazgeçmeleri, sivil siyaset üzerindeki veto yetkilerini kaldırmaları gibi bir şeyin onlardan kaynaklanması mümkün olsaydı, Başbuğ, 28 Şubat'ın sürdüğünü ve süreceğini söyler miydi? Cengiz'in de altını çizdiği gibi, bir anti-demokratik, faşist ve her haliyle hem evrensel hukuka, hem de Türkiye yasalarına aykırı bir olaylar zincirine "yarın da devam edecek" diyerek hegemonik ideolojilerin doğurduğu birinci sonuç olan dogmatik düşünce tarzını sergiler miydi? Sanki TSK'nın tek sorunu halkla iletişim eksiği imiş gibi, Mehmet Ali Kışlalı'dan başkası için sorun olmayan bir şeyi gidermek üzere düzenli olarak gazetecileri bilgilendirme toplantıları yapmak demek, bu hegemonik ideolojinin onlara düşündürttüğü şeyleri, düzenli olarak basın eliyle halka iletmek ve "İşte böyle düşüneceksiniz, şu şu olayları işte bu ışıktan değerlendireceksiniz!" demekten başka ne gibi bir anlam taşıyabilir ki, Cengiz çıkıp da "Adam gibi muhalefet partisi olsa, belki TSK muhalefet partisi rolü üstlenmek zorunda kalmazdı!" diyebiliyor? TSK, vesayet sistemine vücud veren asıl güç olarak, rejimin koruyucusu ve kollayıcısıdır; bu sıfatıyla sağlamak zorunda olduğu tek check & balance (denge ve fren) işlemi Cengiz'in ima ettiği gibi siyasal iktidarın aşırılıklarına karşı değil, şimdilerde AB reformları genel başlığı ile özetlenen ama AB ortada yokken demokratikleşme süreci olarak bilinen sürecin vesayet sistemini ortadan kaldırabilecek unsurlar içermemesini sağlamaktan ibarettir. Doğru dürüst muhalefet olsaydı da, TSK yine bu durumda olurdu; ve 28 Şubat (ki ondan önce bu 12 Mart, ondan önce 12 Eylül ondan önce 27 Mayıs adıyla bilinirdi) yine ilelebed devam ederdi. TSK ve güdümündeki diğer merkez seçkinleri, ilelebed iktidar partisidirler; gerçek politikaları onlar yapar; sivil hükumetlerin hükmü, ulusal belediyecilik yapmaktan ibarettir ve yetkileri bir bütçe kanunu ile sınırlıdır. Bu süreci kırmanın tek yolu, önce sürecin en büyük zararını görmüş kişilerin sistemle ilgili yanlış teşhislerden kurtulmalarıdır. Deniz Baykal'a ve CHP elitine "Siz adam değilsiniz!" demek keyifli olabilir; ama onların adam gibi muhalefet olmayışını TSK'nın vesayet sistemine getirdiği yeni ve daha etkin önlemlerin sebebi sanmak, yanıltıcı olur. 9/18/2008 Ne çelişkili açıklama bu!Vermiyorlar mı yani? Sivil savcı istiyor, askerler yakalıyorlar; ama adalete tesim etmiyorlar. Öyle mi? Bir şey eksik bu haberde. Merkezcilere ve merkeze öykünenlere!Perihan Mağden, Radikal'de öyle güzel bir yazı döktürmüş ki, sağdaki ve soldaki Şamil Tayyarların brifing sonrası göbekhavası üzerine.. üstüne söz olamaz:
9/17/2008 Eruygur'u kim itti?
1941 doğumlu ve henüz denecek bir zamanda emekli olmuş bir orgeneral! Tamam, bu general takımı dünyanın hiç bir yerinde aktif bir hayat yaşamaz ve nitekim bu adam da 1976'dan sonra ciddî sahra görevi yapmamış; büyük karargahlarda yüksek komutan olarak, Allah ne verdiyse.. Ama yine de tapu kadastro memuru veya banka müfettişi değil; sonuçta asker! Bu sebeple iki katlı binada merdivenden düşmesi bana hiç inandırıcı görünmüyor. Hem de ne düşüş! Kafası ve boynu kırılıyor; boyundan aşağısı felç tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Hastanede bile beynindeki kanamayı durduramıyorlar! Yani düşmemiş, sanki atılmış merdivenden aşağı! O zaman ciddî olarak sorulması ve cevabının araştırılması gereken soru, bu zatı kimin ittiğidir! Adamın apar topar askerî hastaneye kaldırılmak istenmesi ve emri bizzat Başbuğ'un vermesi de ayrıca olayı daha ilginç hale getiriyor. Hastanedeki olağanüstü gizlilik çabası da sanki adamın vücudunun gözden gizlenmek istendiği izlenimini veriyor. Eminim ki bu şahsın düştüğü yerde güvenlik kameraları yoktur; eğer varsa onların da dün gece çalışmayacağı tutmuştur! Şamil Tayyar ve benzeri kenar beyleri, Genelkurmay'a çağırdı diye Başbuğ'a ilan-ı aşk etmeyi bitirdilerse ise ve geçirdikleri korporatist merkeze öykünme sarhoşluğundan ayıldılarsa acaba bu meseleyi kurcalayabilirler mi? 9/15/2008 Başbakan Erdoğan, eminim ki Sedat Ergin'den çok daha iyi başlık atardı!Gazetecicilik kıdemi 33 yılmış Sedat Ergin beyin! Buna Cumhuriyet'te derin devlete hizmet ve daha sonra Aydın Doğan'ın yanında maaşlı silahşörlük süreleri de dahilse, sanırım kıdemi 3 yıl filan olsa gerek! Trübünlere, yani patronuna, iki kızına ve onun gazetenin başındaki damadına yazıldığı çok açık belli bir yazıyla, Sedat bey, Başbakan'a "ya" dememesini, bunun kendisinin nazik algılarını rencide ettiğini belirterek, terbiye veriyor ve aklınca onu uygar davranışa çağırıyor. Bütün gazeteciliği, Cumhuriyet'te sipariş haber yazmaktan ve daha sonra geçtiği Hürriyet adına Washington'a atandığında, Cumhuriyet muhabiri Ufuk Güldemir'le girdiği, nick Ludington'ın deyimi ile "sidik yarışı sebebiyle sürekli haber uyduran" Sedat Ergin (Nick, "O dönem Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerine bakanlar ABD ile Türkiye'nin her hafta yeni bir savaşın eşiğine geldiğini sanacaklardır. Bunun sebebi Ufuk Güldemir ile Sedat Ergin arasındaki sidik yarışıdır!" diye yazmıştı) kendilerine haftalardır gazetecilik dersi veren Başbakan Erdoğan'a "Başlıklarımızı da siz mi atacaksınız?" diye soruyor. Sedat bey, "Bakıyorum, son dönemde konuşmalarınızda sıkça cümlelerinizin başında ya da sonunda “yav” şeklinde, daha çok argoda başvurulan bir hitabet tarzı kullanıyorsunuz. Dün de birkaç kez yaptınız, örneğin “Yav, insan hiç mi yerini, sınırını bilmez” dediniz" diyor Sedat bey iyi bilmelidir ki, kınadığı cümle, sadece patronuna değil, halkın nazarında bizzat kendisine de geçerlidir. Sedat Ergin kim oluyor da başbakana, seçilmiş bir insana terbiye ve uslup öğretmeye kalkıyor? İnsan biraz sınır bilir, biraz edep bilir. Patrondan aşağı bu adamların ne sınırı ne edebi var! Bakıyormuş da gördüğünü beğenmiyormuş beyefendi. Sen başbakanı beğensen ne olur, beğenmesen ne olur Sedat Ergin?! Kimin umurunda senin başbakan hakkındaki yargın? Eğer bir insan Başbakan Erdoğan gibi Kasımpaşalı ağzı ile konuşuyorsa ama bu sözlerinin arasında asla yalan yoksa ve karşısında da Sedat Ergin gibi "uygar" şekilde konuşuyor ama attığı her üç başlıktan ikisi yalan çıkıyorsa, halkın gözünde hiç merak etmesin, Başbakan Erdoğan daima onun gibi gazetecilere tercih edilir. Nitekim ediliyor; ve nitekim, Sedat Ergin gibi yalancıların mumu, tümüyle sönmek üzere. Yalanla iftirayla gazetecilik yapma inancını bu yazısında bile açıkça belirten Sedat Ergin, "Daha vahim bir nokta... CHP’nin, SPK Başkanı’na baskı yaptığınıza ilişkin iddiaları için 'İspatlayamayan şerefsizdir, alçaktır' dediniz. Sizin mantığınızı izlersek, ispatlanamayan her iftiranın sahibi için bu tür ağır ithamların geçerli olması gerekmez mi? " diye soruyor. Elbette öyledir Sedat bey. İspatlanamayan her iftiranın sahibi, alçaktır, şerefsizdir. Bir baksın Sedat Ergin gazetelerde çıkan derlemelere: Milliyet'in son bir ayda attığı kaç başlıktan kaçı yalan ve iftira üzerine bina edilmiş? Ama bitiyor bu dönem: çok güvendikleri ordu dallarına yağan karlardan sonra onları Almanya savcıları bile kurtaramayacak! Ve çok yakında Aydın Doğan'ın gazetelerinin başlıklarını da Sedat Erginler değil, Recepler, Tayyipler atacak. Belki ya'lı be'li konuşan ama yalan söylemeyen, Allah'tan korktukları için yalan söylemekten de korkan Recepler ve Tayyipler! Şimdi hoşuna gitmek için makaleler döktürdükleri aydın Doğan, kızları ve damatları ile Sedat Erginleri, Ertuğrul Özkökleri öyle bir kapının önüne koyacaklar ki, kendileri de şaşıracaklar ne olduğunu! 9/14/2008 "Jandarma A.Ş."Türkiye'de basın yayın organları arasında şu anda en proaktif yayını Vakit yapıyor dedim ya.. Grubun sitesinde de bu ünvanı hak ettirecek hergün yeni v önemli bir haber, araştırma, derleme çıkıyor. İşte bunun bugünkü örneği:
Bizim çok acele ama çok acele AB reformlarına ihtiyacımız var. ki bu yağlı-ballı rant düzeni bozulsun; bir daha kurulamasın. Bütün bu emekli subayların neden AB'nin (ve bizi AB'ye sokturtacak tek güç olan ABD'nin) düşmanı olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor değil mi? Aydın Doğan'ın Almanya KontağıAktifhaber isimli Internet sitesinde nereden alındığı veya kimintarafından yazıldığı belli olmayan bir yazı var. Yayıncıların veya Ergenekon savcısının işin içyüzün açıklamasına kadar, akıl-yürütmelere mesnet olabilecek ipuçları içerdiğini svandığım bu yazıyı, unutmamak için buraya alıyorum:
Burada düzeltilmesi gfereken bir iki husus var ("komplo" kelimelerinin "komplo teorisi" tamlaması olması gerektiği dışında!): Alman savcının iddianamesini etkilemek sanıldığı kadar zor değil. Bütün yapacağınız şey savcıya itibarlı görünen bir ihbar mektubu yollamak ve şu kadar yıl hapis cezasını salıverildiği zaman sağlanacak menfaat karşılığı ve para cezasını da sizin ödeniz şartıyla kabul etmiş, fedakar bir taraftarınızı sanıklardan biri olarak savcının önüne sürmek ve ondan okkalı bir itiraf (ve ondandaha okkalı iftiraları) savcıya sıralatmak. Bu hiç hayal dışı değil; bu hep uygulanan bir yöntem; 28 Şubat süreci böyle olaylarla dolu. Kaldı ki millet, ideolojisi uğruna, intihar komandosu bile bulabiliyor! Kemalist Korporatizm'in öcü haline getirdiği din'e düşman o kadar çok adam var ki; Korporatizm'in Ergenekon gibi örgütleri istedikleri anda böyle yüzlerce kişi bulabilirler. Bunlar milletvekilliği yapmış insanlar bile olabilir; bunlar gazetelerde yazar olarak çalışmış insanlar bile olabilir. Dolayısıyla Almanya bağlantısı üzerinde hiç durmamak değil, tersine, 50-60 kişiyle Almanya'ya koşup, bu tezgahı Aydın Doğan-Deniz Baykal ekibinin işleyebileceği kıvama kimin nasıl getirdiğini araştırmak, ortaya çıkartmak gerekir. 28 Şubat'tan ders alındıysa tabiî. 9/12/2008 28 Şubat'tan ders alan var mı?Görünen o ki, 12 Eylül'ün yıl dönümünde darbe muhasebesi yapan özgürlük yanlısı gazeteciler, bırakın 1980'deki olayları, daha şurada üzerinden 10 yıl geçmemiş olan olaylardan, komplolardan ders almıyorlar. Ellerinin altında Ergenekon İddianamesi ve onun eklerinde açıklanan yüzlerce örnek olay varken, hala Korporatist merkez seçkinlerinin nelere kâdir olduğunun farkında bile değiller. Belki bir istisnası ile. Yakın tarihin belki de en proaktif entellektüel takımı olduğunu kanıtlamış olan Vakit gazetesi ve yazarları, Şaban Dişli olayı ile başlayan ve hükumet aleyhtarı kampanyaya dönüşen olayları bir Ergenekon komplosu kapsamında görmenin ipuçlarını veriyorlar. (Hükumet aleyhtarlığı ile ilgili bir parantez açmak gerekir: Mevcut AKP iktidarına olan husumeti, AB aleyhtarlığı, ABD, globalizm karşıtlığı, Kürt meselesinde siyasal çözüm aleyhtarlığı, çok uluslu ülkede tek uluslu devlet garipliğne son vermenin düşmanlığı diye algılayabilirsiniz, çünkü kendileri ne olursa olsun, AKP, merkez seçkinleri için karşı oldukları tüm libertariyan kavramları temsil etmekte ve bu sebeple onu devirmek için anayasa mahkemesinden, TSK karargahlarına, Aydın Doğan'dan MHP'ye kadar, her köşede ayrı bir çaba sürdürülmektedir.) Vakit yazarı Hasan Karakaya, önceki gün, olaylara kapsamlı bakmanın küçük bir örneğini verdi. Uzunca bir alıntı yapalım: "..ne diyordu Aydın Doğan: 'Bu olayı kim ortaya çıkarmış? Alman polisi ve makamları. Kim yargılıyor? Alman yargısı. Peki bizim gazetelerimiz, televizyonlarımız ne yapıyor? Mahkemenin safahatı hakkında bilgi veriyor. Başbakan kime kızıyor? Bu haberleri veren gazetelere ve televizyonlara. Hatta onlara da değil, direkt beni hedef alıp bana kızıyor. Bunun bir mantığı var mı?' O halde ben de sorayım: Bu olayı Eylülde gündeme getirip, tehdit ve şantaj aracı olarak kullanmak için geçen Mart ayında Almanya’ya maaşlı silahşörlerini gönderen kimdi?.. Evet, evet; o silahşörler Almanya’ya niye gönderildi, kim tarafından gönderildi?.. Efendim, olay şu: Sanıyorum 20-21 Mart akşamında bizim Abdurrahman Dilipak aradı; 'Haberin var mı?' dedi, 'Kartel gazetelerinden Almanya’ya gruplar halinde gazeteci götürülüyormuş!.. Herhalde yine bir tezgâh peşindeler!' Abdurrahman, daha başka ayrıntılar da anlatınca, 23 Mart 2008 günkü köşemde üstü kapalı olarak şunları yazdım: Birlik-beraberlik görüntüsüne muhtaç olunan şu günlerde, 'AK Parti’ye kapatma dâvâsı' açılması, sizce de garip değil mi?.. Ve yine, tam da bugünlerde; Ergenekoncuların harekete geçmesi, sizce tesadüf(!) müdür?.. Ya, Almanya’da toplanan gazetecilere ne dersiniz?.. Beşerli-onarlı veya onarlı-yirmişerli gruplar halinde Almanya’ya götürülen kartel gazetecileri, neyin hazırlığını yapıyor acaba?.. Bu defaki saldırının hedefi kim?.. Kimin veya neyin izini sürüyorlar?.. Amaç, Erdoğan’ın başına yeni bir çorap örmek mi?.. Türk halkı; bir yandan terörist saldırılarla, bir yandan journalist saldırılarla, bir yandan Şamanist saldırılarla ve bir yandan da hukuki kılıflı saldırılarla mı terbiye edilmek isteniyor?.. Evet, 23 Mart’ta bunları yazdım... Demek oluyor ki; o günlerde iz sürenler, bugünlerde saldırıya geçtiler!.. Tam da, yazdığım gibi!.. Bana bu olayı anlatan Abdurrahman Dilipak da 24 Mart’ta şöyle yazmıştı: 'Malum medianın tetikçileri, Avrupa’dan dönsünler bakalım, hangi dosyalarla dönecekler.. Köşe yazarları, haber sunucuları mevzilerine yerleştiler. Ama hatırlatalım; patronunuz gazete ve televizyonunuzun yarıdan fazlasını yabancılara ve borsaya sattı... Siz harekete geçince, Borsa’da hisseleriniz düşer ve yabancı ortaklar bundan rahatsız olur. Ansızın ipinizi çekerler.. Sonra patronunuz kendi derdine düşeceği için size bakan olmaz, size yazık olur.. Hem öyle yabancılarla çıkar birliği yaparak ulusalcılık olmaz arkadaşlar. Bir de bu devlete zarar verirseniz, patronunuz günü kurtarabilir, ama siz de bu batırdığınız gemide batarsınız. Dünyanız da ahiretiniz de berbat olur.. Çetenin tetikçiliğine soyunarak, medyayı topyekun bir savaşın aracı olarak kullanıp sizi savaş tarlalarına sürenlerin oyununa gelmeyin.. Daha önce defalarca kullanılmış olabilirsiniz, suçunuzu daha da büyütmeyin.. Bakın deşifre oldunuz. Başarı şansınız yok..' " Korporatist rejimin kendi kendisini savunması, amaç ve hedeflerine ulaşmak için uygulamayı mübah gördüğü stratejileri hegemonik bir ideoloji olarak topluma egemen halde tutması, bu fikri savunan yeni kadrolar elde etmesi, kendisine düşman olarak gördüğü kişi ve kurumları yok etmesi için neler yapabildiğini rejimin ilk gününden beri görüyoruz: yeri geliyor, karşı görüşteki kişileri İstiklal Mahkemesi adını verdiği doğal hukuka aykırı kuruluşlarla sözüm-ona yargılayıp asıyor, yeri geliyor bu yöntemi başbakana ve bakanlara karşı uyguluyor ve onları deviriyor, hapsediyor ve öldürüyor; yeri geliyor liderleri rehine olarak bir askerî kampa doldurup, milletvekillerini kendi iradeleri dışında işler yapmaya zorluyor; yeri geliyor dini ve dindarları kötü göstermek için senaryolar düzenliyor; yeri geliyor bazı kişileri din bilgini sıfatıyla din kurumlarına saldırtıyor; yeri geliyor anayasa mahkemesi isimli kendisi için hukuk üretmekte görevli vesayet kurumuna parti kapattırıyor (veya kapatmaktan beter edip, yasama yetkisini hacir altına alıyor!). Belki birileri halktan toplanan bağışları cebine atmıştır; belki bu hırsızlığın ucu, sivil siyasetçilere ve vesayet güçlerine kadar ulaşmaktadır. Sokaktaki kapkaçcının çaldığı çantadan çıkan paradan, Türkiye'deki gibi gerçekte tam bir polis rejimi olan totaliter sistemde, en yukarılara kadar giden bir ağ olduğuna inanan benim için, parmağını yalayabilen her bal tutanın arkasında bir devlet-hükumet çarkı bulunduğuna inanmaktan daha tabiî bir şey olamaz; ve sırf bu vurgunu önlemek için kamusal göreve talip olan kişilerin Allah ile münasebetlerinin mümkün olduğu kadar dikkate alınması gerektiği inancındayım. Bu ihtiyat kaydıyla, Deniz Feneri denen kurum hakkında Almanya'da açılan davanın ne sonuç vereceğini ve Türkiye için etkilerinin ne olacağını merakla beklemekteyim. Lakin mesele, bu dava veya onun haklılığı veya doğuracağı sonuç değildir. Bu, henüz ifşa olmamış Ergenekonların halkın düşünmesini, merak etmesini istediği şeydir; ama onların asıl çalışma yöntemi, ortada istismar edilebilecek ne varsa istismar etmektir; düşülmemesi gereken tuzak budur. Bu davanın haklılığını tartışmak veya sonuçlarına göre fikir yürütmek gerektiğini söylemek, onların sorunsalı içine düşmektir. (Bir çok defalar ifadeye çalıştım. Irkayrımı zamanı, Atlanta'da bir otele giden zencinin, kendisine oda vermeyen otelciye "İyi ama benim rengim o kadar kara değil!" demesi, nasıl onun Apartheid'ın sorunsalına düşmesi ise, sizin şimdi, birden bire beş gazete 10 televizyonda [Aydın Doğan'ınkilere ulusalcılarınkini ve başı ile kıçını ayırt edemeyip Serdar Turgut'u veya Fatih Altaylı'yı gazeteci sanan Çalıklar, Karamehmetler ve sairenin yayınlarını da eklerseniz, 10 gazete 15 televizyon ediyor!] açılan kampanyayı davanın niteliklerini öne sürerek karşılamaya kalkmanız, aynı şekilde Korporatizm'in tuzağına düşmeniz olur.) Bu merkez, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller hükumetlerini denetlemek ve gerektirdiğinde değiştirmek için başka yöntemlere başvuruyorlardı; ama AKP'yi devirmek için bu yöntemleri denediklerinde, gördüler ki silah ters tepiyor. Mehmet Ali Kışlalı ve Fikret Bila gibi TSK'nın doğrudan borazanı olanların zaman zaman kendilerini tutamayıp yazdıkları gibi, TSK'nın ve Korporatizm'in diğer kurmaylarının teşhisi, AKP'nin ancak "İslam ile vurulabileceği" noktasında toplanıyor. Lakin bu kez işe yarayacak olan Müslim ile Fadime hikayeleri değil, AKP'nin sanıldığı gibi "dindar" olmadığı, onların da ötekilerden farkı bulunmadığı tezidir! Bu sebeple, malum merkezde, kullanabildikleri gazeteleriyle, kullanabildikleri partileriyle, kullanabildikleri savcılarıyla, AKP'yi yumuşak karnından vurmaya karar verdiler. Bunu böylece söylemek ve "karar verdiler" demek, 5 bin kilometre öteden, yapması en kolay olan şeydir. Eğer bir gazetenin sorumluluğunu taşıyor olsaydım ve bu gazetenin künyesinde "sahibi" hanesinde bir gazeteci adamın adı yazıyor olsaydı, böyle bir kolaycılık yerine yapacağım ilk iş, Almanya'daki davayı kimin nasıl savcının dikkatine getirdiği, ilk ihbarı kimin yaptığını araştırmak olurdu. Ayrıca salıverilmesi ve beraati karşılığından savcıyla işbirliği yapmayı kabul eden sanık-tanık kişinin de geçmişini ve banka hesap durumunu araştırırdım. Bir göstermelik dava açıldı ve 25-30 kişinin adı ortaya döküldü diye (ki bu kişilerden birinin gazeteci-yazar geçinen seks budalası bir kadın ve bir diğerinin bir paşanın Internet gevezesi oğulcuğu olması, işin ne kadar temelli olduğunu da gösteriyor olmalı!) Kemalist Korporatizm'in çökertildiğini sananları feci bir uyanış bekliyor. Ne siyasetçisi ve ne de basın mensubu ile 28 Şubatların hedefi olanların, bu ülkede bir parça insan gibi yaşamak ve söz gelimi Ukraynalıların sahip olduğu kadar özgürlüğe sahip olmak isteyenlerin önder kesimlerinin 28 Şubat'tan, Merkez Seçkinleri'nin yanıltma kampanyalarını nasıl kurup yürüttüklerinden hiç ama hiç ders almışa benzemediğini görüyorum. Eğer polis tesadüfen, kazara sanığı yakalar ve sanık da ayyaşın teki çıkarsa, o zaman saldırıyı müslümanların düzenlemediği anlaşılıyor. Yoksa, olayı düzenleyen ve uygulayanların yapılmasını kararlaştırdığı resmî açıklamayı, hükumet olarak imzalıyor, basın olarak da yayınlıyoruz. Bu durumda bize de halk olarak bu komploya inanmak kalıyor. "Artık işler böyle olmayacak, artık tuzaklara düşmeyeceğiz!" diye yırtınan gazeteciler ise burada Mart ayından beri tezgahlandığı açıklanan komployu önlemek için kıllarını kıpırdatmadıkları, nazik bedenlerini kaldırıp onlar gibi Almanyalara koşmadıkları gibi, şimdi lafa "Eğer yolsuzluk yapılmışsa, ahlaksızların Allah belasını, mahkeme de cezası verir inşallah!" diye girizgahlarla malul yazılar yazmaları, yaraya tuz-biber ekmekten başta bir şey olmuyor. Tuzağa düşüyorsun be adam! Bu lafınla onların tuzağına güç veriyorsun! Ortada yolsuzluk filan yok; ortada sadece komplo var. Git bak o muhbir kimmiş, kimden kaç yara almış! Alman savcı durduk yerde Deniz Feneri'ne vzafe aşkı ve dürüstlük gayesiyle dava açmadı.. Muhbiri bul! Parayı izle. Sana bu işin arkasından çok tanıdık kişilerin Ankara'larda depolanmış Örolarının ve külçe külte altınların çıkacığını garanti ederim. Merak etme, yakalattıklarından çok daha fazlası başka zulalarda duruyor! Boyun eğmeyecekler..Adalet Bakanlığı günlerdir korkuyla bekleyenlerin yüreğine su serpti: Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların kellesini vermeyeceğini bildirdi. Buna "kolay kolay vermeyeceğini" demek gerekir, çünkü sözüm-ona yüksek kurul adıyla bilinen ama korporatizmin herhangi bir örgütünden ibaret olan Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu, bu soruşturmayı durdurmak ve açılan davayı merkez seçkinlerinin arzu ettiği biçimde sonuçlandırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Neden? Çünkü rejimin devamı bunu gerektiriyor. Korporatizm, başka türlü nasıl devam etsin? 9/9/2008 Ergenekon'un sonu göründü gibi!Yüksek hakimlerimiz ve savcılarımız--ki kendilerini temsil eden kurul, tıpkı anayasa mahkemesi ve mili güvenlik kurulu gibi Kemalist Korporatizm'in yaşaması ve hegemonyasını sürdürmesi için kurulmuş kurumlardan biridir--talep etmişler; hükumet de Ergenekon savcısı hakkında "inceleme" başlatmış! Şemdinli savcısının ve güpegündüz bir kitapçı dükkanını bombalayan askerlerin davasının da sonu böyle gelmişti: Genelkurmay başkanı, davanın sanıklarının "iyi çocuklar" olduğunu açıklamış; bundan kendine görev ve durumlarına ayar çıkartan yüksek hakimler ve sevcılar, savcıyı görevden atmış ve doğduğuna pişman etmişlerdi. Hükumet de buna göz göre göre alet olmuştu. Şimdi aynı oyun oynanıyor. Genelkurmay başkanı, en az Veli Küçük kadar hareketli bir rezüme sahibi olan bir generalini yollayıp, tutuklu sanıkları ziyaret ettiriyor. Neymiş, sadece emekli orgeneraller ziyaret edilmişmiş ve böylece bir çizgi çekilmişmiş.. Veli Küçük ve çetesi yargılanacakmış ama orgeneraller serbest bırakılacakmış! Sadece ziyaretçi subayın vakti yetmemiştir bütün sanıkları ziyarete.. Veya TSK suları yokuyor olabilir; tepkinin dozuna bakıp ona göre ziyaretleri ve dolayısıyla koruma alanı genişletecektir. Adalet sistemi, emeki orgenerallerin ziyaretinden kendisine görev çıkartmasını bilecek ve icabında hepini salıverecekir. Belki bir kaçı gizli devlet belgesi bulundurmaktan bir kaç ay, bir kaçı da ruhsatsız silah ve elbombası bulundurmaktan bir kaç yl yerler. Ama bunların hepsi iyi çocuktur; ayrıca tutuklu sanıklardan IP genel sekreterini olmayan kanserine dayanan bir sahte raporla salıveren yargıçlarımız, kimin iyi kimin kötü çocuk olduğunu fıtraten bilir: korporatizm böyledir, üyeleri arasında korkunç bir titizlikle saat ayarı yapılır. Hegemonik ideolojilerin özelliğidir bu. Sayın Savcı Zekariya Öz, Şemdinli savcısının arayıp, işsizlik halinde neler yapılabileceğine dair bilgi toplamaya başlasa, iyi olur. 9/7/2008 Genelkurmay başkanı istifa etmeyecek mi?Henüz haklarında dava açılmadığı için bir suçu işlemekten sanık sayılmazlar ama iki emekli orgeneral zanlıdır ve dahil edildikleri davanın iddianamesinde işlendiği iddia edilen diğer suçlara bakılırsa bu kişilerin de ağır bir suç ithamıyla yargılanacağı bellidir.
Bu sebeple TSK adına bu kişilerin cezaevinde ziyaret edilmesini emreden kişinin, adalete gölge düşürmek kastı bulunduğu öne sürülebilir. Bu iddianın, Ergenekon davasına bakan mahkeme tarafından ele alınması ve ziyareti emredeni ve resmî üniforması ile bu ziyareti yapanı yargılaması gerekir. Bunun için de genelkurmay başkanının istifa etmesi; Genelkurmay başkanılığının da ziyareti yapan kişinin sivil mahkemede yargılanmasına izin verilmesi gerekir.
Savcı Öz'ün baskı altında olmadığını belirtmek amacıyla, ve TSK'dan gelebilecek benzeri salvoların mahkemeyi etkilemeye yönelik olduğunu kamuoyunun anlaması için cezaevi müdürüne emir vermesi ve görüşme yönetmeliklerine aykırı ziyaretlere, özellikle böyle baskın tarzı askerî araçla ve silahlı ekibin eşliğinde ve üzerinde silah bulunan subayların cezaevi ziyaretine engel olunmasını sağlaması gerekir.
Gerekir ama... Ama'ı var işte..
Totaliler dikta rejiminde olsak, bunhlara engel olamazdık. Bu olması gerektiğini belirttiğim şeylerin hiç birisi olamazdı.
Yine olamıyor. Belirtiyoruz, ama yapılamıyor.
Neden? Çünkü rejimin türü, korporatizm.
Açıp bakın tanımına: dışarıdan demokrasi gibi görünen ancak totaliter rejimlerdeki gibi bir merkezin, yasalardan almadığı bir güçle, sivil otoritenin ne yapacağını ne yapamayacağını belirlediği bir rejim olarak tanımlandığını göreceksiniz.
Kendisini halkın koruyucusu, hamisi, nigahbanı olarak algılayan bu güç, elbette Ergenekon iddianamesinde varlığı ortaya atılan örgüt gibi, çok ama çok sayıdaki örgütü korumak kollamak, böyle kazara açığa çıktığı zaman da, onları koruyarak henüz deşifre olmamış olanlarına moral sağlamak, korkularını gidermek isteyecektir. Bu tür mini-örgütler, Korporatist merkezin ideolojisini sürdürmek ve yeniden üretmek dışında bir iş yapmışlarsa, ki Veli Küçük çetesinin çoook marifeti olduğu ve burada hazır korporatist çekiç elinde iken biraz da kişisel olarak bir şeyler yonttukları anlaşılıyor, bunların cezalandırılması da, aynı şekilde varlıkları süren diğer örgütlerin mensuplarına gözdaşı olacaktır. Korporatist merkez, yasal savcılar eliyle yasadışı örgütlerine çizdiği gizli sınırlarının aşılmaması için gözdağı veriyor!
Korporatizm'in Mossolini tarafından yapılan tanımında şöyle bir madde vardır:
"Herşey devletin içinde, hiç bir şey devletin dışında değil!"
Ne kadar uygun değil mi şu anda olup bitenlere!
Ama biz yine de belirtelim ki, hedef gözden şaşmasın: Genelkurmaş başkanı istifaya zorlanmalı ve cezaevi ziyaretine katılan diğer bütün subaylarla birlikte yargılanmalıdır.
İsterse avukatlığını Habermas'a teklif edebilir. Hayatını devletin baskıcı sistemiyle mücadele adamış bir solcu felsefeci, böyle bir teklife fikirlerinin TSK tarafından kendi veto gücünü savunmak için (kötüye) kullanılmasına şaşırdığından daha fazla şaşırmazdı, herhalde.
9/3/2008 Bu da Başbuğ'un "iyi çocuklar" olayıBüyükanıt, göreve, Şemdinli sanıklarını (daha sonra mahkumlarını) affettirip, savcıyı (açlığa ve zillete) mahkum ettiren meşhur "iyi çocuklar" atılımı ile işe başlamıştı. Başbuğ da göreve, Ergenekoncu paşaları TSK adına resmen ziyaret ettirerek, başlamış oldu: |
|
|