| Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists | Help |
|
11/4/2009 Kafası karışık müslüman entel örneğiSoruyu sorun “conformist” kelimesinin anlamını bilmiyor diyelim.. Ama soru sorulan ve sorudan “conformist”lere çok kızdığı anlaşılan ve müslümanları bir çok alanda kınayabilecek kadar “aydın” olan zat biliyor mu? “Conformist,” özellikle Markistlerin yazılarında “toplumun hoşuna gidecek şekilde davranan” anlamına kullanılır; konfor (İng.: comforts, conveniences, Fr: confort) meraklısı demek değildir. İçkiyi bırakmayı, namaz kılmayı ve günahlardan kaçınmayı “hidayete ermek” diye niteleyen ve kendisini de "hidayete ermiş” sayan kişiden fazla bir şey beklememeli. Beklememeli ama merkez-sağ’da neden aydın yetişmiyor diye de kara kara düşünmeye devam etmeli. 10/12/2009 Savcı Ali akıllı adamdır dememiş miydik!Bakırköy basın savcısı olarak onlarca gazete ve derginin soruşturmalarını yürüten Ali Çakır, son olarak Kürt açılımı ile ilgili açıklamaları nedeniyle ünlü isimlerden Hülya Avşar hakkında soruşturma açmasıyla gündeme gelmişti.
Ayrıca bakınız: Aferim Savcı Ali’ye 10/8/2009 Yıldıray Oğur’un Taraf’taki “mahya” yazısıhttp://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=248885 O mahyaların altında namaz olur mu? 6 Ekim İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu nedeniyle Eminönü’ndeki Yeni Cami’ye “Milli birlik esastır”, Sultanahmet’e “Ordumuza şükran borçluyuz”, Süleymaniye’ye “Ne mutlu Türküm diyene”, Üsküdar Yeni Cami’ye “Kurtuluşun kutlu olsun”, Eyüp Sultan’a “Önce vatan” mahyaları asılmış. 8/16/2009 Her halde Topkapı Sarayı’nın müdüründen aşağı bütün sorumlulular istifa ederlerEvet eminim, ne kadar sorumluluğunu müdrik, bilimadamı sıfatına layık insan varsa Topkapı Müzesi’nde… Hepsi üzülerek istifa ederler şimdi bu ihmal ve beceriksizlik üzerine.. Bu listeyi merak ediyor insan. Bunun bir merak konusu da şu: ötesinde1500 yıllık hırkayı neden ütülüyorlarmış acaba? Ey Allahım sen bizim aklımızı muhafaza buyur. Çünkü biz bundan aciz bir halk olduk! 8/3/2009 Bu şahsı baro başkanı olarak seçenlerin tarihsel sorumluluğu ya da komikliği!
İsmi: Muammer Aydın İstanbul barosu başkanı! Yani İstanbul’da avukatlık ruhsatı bulunan hukuk fakültesi mezunu hukukçuların çoğunluğu bu şahsın kendilerini yönetmesi için oy vermişler.. Konu, meslek lisesi mezunlarının üniversite sınavlarına, diğer lise mesunları ile eşit bir tabanda katılmalarını sağlayacak olan yönetmelik değişikliği… Baro olarak karar vermişler, bu değişikliğin iptali için Danıştay’da dava açacaklarmış. Birkere avukatlar derneğine böyle bir yetki neden verilmiş, merak konusu! Korporatist sistemin sivil siyaset, bürokrası ve hukuk üzerindeki denetim mekanizmalarından biri olsa gerek.. Demokratik bir ülkede böyle bir derneği ayrıcalık tanınması nasıl açıklanır bilmem. Fakat konu o değil. Konu, baronun bu iptal başvurusunu televizyonda savunurken, baro başkanının verdiği cevap! ÖSS yönetmeliğindeki değişiklikle lise mezunları arasında eşitlik sağlanıp sağlanmadığı sorusuna hukuk fakültesini bitirmiş, yani Roma Hukuku denen bilimi okumuş, yani hünamizmin nasıl doğduğu ve nasıl bir batı değeri haline geldiğini tarihsel süreci ile birlikte öğrenmiş bir insanın verdiği cevaba bakın: “Eşitlik eşit insanlar arasında olur.” Kemalist Korporatizm hiç ama hiç bu kadar zavallı savunucuların eline düşmemişti… 7/7/2009 Şekerli kahve!Fehmi Koru, Taha Kıvanç imzasıyla Hürriyet'in geçmişinden söz ettiği yazısında bazı dostların Tercüman olduğunu sandıkları bir "muhafazakar" gazeteden söz ediyor: "... 1980'li yıllarda iktidardan iyice bunalan muhafazakâr bir gazetenin patronu çareyi dönemin devletlusunun sevdiğini bildiği liberal bir meslektaşı gazetenin başına getirmekte bulmuştu. Değerli bir gazeteciydi seçilen, hep iyi konumlarda olmuş, hep sevilmişti. Ancak yine de çelişkinin bugünden daha keskin olduğu o günlerde muhafazakâr okur kendisini yadırgayabilirdi. Gazetenin önemli isimlerinden birine “Ya tutmazsa, kendisine 'güle güle' nasıl denebilir?” diye sorduğumda şu cevabı almıştım: “Aynı soruyu ben de patrona sordum. 'Düşündüğün şeye bak!' dedi ve ekledi: 'Onurlu biridir ve getirildiği görevi ciddiye alır. Eğer yol vermem gerekirse, kendisine, 'Bana bir şekerli kahve söyler misin, şekerim' demem yeterli olur. İstifasını verir...' Ben de aynı görüşteyim.” Kısa süre sonra yollar ayrıldı, ama 'şekerli kahve' söylemesi gerekti mi, bilemiyorum..." Eğer bu gazete Tercüman ise, o zaman gazetenin başına getirilen "liberal" gazeteci de ben oluyorum; ama "dönemin devletlusunun sevdiği" kriteri uygun düşmüyor. Dönemin devletlusu, devlet başkanı anlamına ise Kenan Evren'di ve Kenan Evren'in beni sevmesi için hiç bir sebep yoktu. Uluslararası Basın Enstitüsü üç günde bir Türkiye'deki darbe rejimini kınayan açıklamalar yapıyor, darbe rejiminin basın-yayınla ilgili adamı Koramiral Işık Biren, açık ve seçik bu bildirilerin benim tarafımdan kaleme alındığını bildiklerini söyleyerek tehdit üstüne tehdit yağdırıyordu. O kadar ki, Harvard'dan dönüşümde rahmetli Nezih Bey'in bana Hürriyet'te iki yıl önce bıraktığım görevi geri vermemesini, "askerlerin Erol Simavi ile ilişkisi" çerçevesinde açıklayanlar olmuştu. Ama diyelim ki bazı dostların sandığı gibi varsayalım ki Fehmi hocanın sözünü ettiği gazete Tercüman ve "liberal" meslektaş da benim.. Bir kere daha yazıdaki ikinci şart'ı karşılamadıım için bu varsayıma katılmadığımı belirtmek istiyorum.. Ama Tercüman ile maceramın çay siparişi talebiyle bitip bitmediğine ilişkin soruları da cevapsız bırakmayı kendime haksızlık saydığım için, varsayımı doğru bulmasam bile Tercüman ile son'un hikayesini, arşivim yanımda olmadığı için tarihleri, yazı konularını ve önemli diğer detayları yazamadan, kısa, çok kısa anlatmak istedim. Nazlı Ilıcak'ın, Genel Yayın Müdürü olduğum dönemin son kapatma olayına sebep olarak gösterilen yazısına "ustaca yazılmadığı ve bu şekliyle gazetenin kapatılmasına sebep olacağı" gerekçesi ile karşı çıkmıştım. Avukatlar, hukuk profesörleri ve diğer ilgililer arasındaki hızlı bir görüş alışverişi trafiğinden çıkan ve benim görüşümü destekleyen ortak yargıya dayanarak, yazıyı gazeteye koymadan, baskıyı başlattım. Eve gitmek üzere, baskı makinasına hakim salondan geçerek binadan çıkmak üzere iken, rotatifin durduğunu gördüm. Bu normal değildi. Başustanın yanına gidip neden durduklarını sordum; "Kemal bey istemiş, yazıişleri durdurdu!" dedi. Bu sırada bir görevli yanıma gelerek Kemal beyin beni çağırdığını söyledi. Odasına gittim; bana Nazlı hanımın yazısının provasını uzatarak, "Canım, bunu sayfaya koyun!" dedi. Sanki dört-beş saattir bizzat kendi odasında olup biten tartışmalar, pazarlıklar, fikir alışverişleri, hukukçu görüşmeleri olmamış gibi! "Peki, imzanızı atın provaya.. Yayınlayayım!" dedim. Kıpkırmızı bir yüzle bana baktı; hayatında ilk kez birisi kendisinden verdiği bir emri icra için yazılı belge isteyen bir orgeneralin şaşkınlığı ile imzasını attı ve yazıyı bana doğru, masasının üzerinde kalacak şekilde fırlattı. Fakat o ana kadar orada olmayan bir rüzgar yazıyı havalandırdı ve benim ayaklarımın dibine kadar uçurdu.. Eğildim, yazıyı aldım. Yazıişlerine gittim; onlara çoktan sözlü emir verilmiş ve sayfa değiştirilmiş, yazı yerine yerleştirilmişti. Sanırım sayfa sekreteri Ahmet Taşgetiren'di. Ama Ünal Sakman, rahmetli Abdullah Aksak, Kenan Akın ve diğer bir çok arkadaşlar da orada idiler. Benim yapabileceğim bir şey yoktu; hatta konuşmama bile gerek kalmamıştı. Odama döndüm, istifamı yazdım, imzaladım ve sekreterime "Gazete açıldığı gün bunu Kemal beye verin!" dedim ve çıktım. Ertesi gün gazete kapatıldı! Aradan 40 küsur gün geçti... Gazetenin açıldığını gazetelerde okudum. İstifamı haber alan Kemal Bey aradı; üzgündü. "İstifa etme, seni Londra'ya göndereyim!" dedi. Londra'ya gidemeyeceğimi, Tercüman'a geçişim sebebiyle ara verdiğim doktora tezimi yazıp sunmak için önümde zaman kalmadığını söyledim. "Tezin bitince görüşelim!" dedi. Tezim bitti; savundum, kabul edildi. Görüştük. Vedalaştık. Her zamanki gibi "Ne içersin?" diye sordu. "Sade kahve!" dedim. Kahveleri o söyledi! 6/29/2009 Başbuğ’a ayar!Burası öyle bir ülke ki, suç delilleri arama sırasında polis tarafından arama yapılan yere yerleştirildi! Burası öyle bir ülke ki, polis şimdi arama yaparken, suç delillerini kendisinin yerleştirmediğini kanıtlamak için kendi kendisinin videosunu çekiyor. Başbuğ’un değersiz kağıt parçası dediği yazının da derin devletin suç örgütünün avukatı iken sanığı olan birinin evinde bulunuşu da böyle filme alınmış. Bu avukatın sanık ilan edilerek evinde-işyerinde arama yapılması kararı eğer durduk yerde, keyfi olarak alınmadı ise bir istihbarata dayalı olarak alınmış olmalı. Ki daha sonra yapılan aramada birisi Genelkurmay’da hazırlandığı öne sürülen bir toplumu biçimlendirme planı olmak üzere bir çok suç kanıtı bulunduğu ifade edildi. Şimdi eğer bu planı Genelkurmay’da ilgili daireler hazırlamış olabilir mi? Olabilir. Çünkü daha önce de hazırladılar. Bu seferki planı da yine TSK’nın hazırladığı kuşkusunun toplumda bu kadar kolay oluşmasının sebebi, asker-sivil laik-opizitivist merkez seçkinlerinin, seçilmiş siyasetçiler üzerindeki veto yetkilerinin devamı için ellerinden gelen herşeyi yapmakta olduğu kanısıdır. Ertuğrul’undan Altaylı’sına, Ekşi’sine, merkez seçkinlerinin tümünün güvencesi, TSK’nın “buna izin vermeyeceği” anlayışı değil mi? TSK bunu nasıl yapacak? Eskisi gibi zart-zurt darbe yapılamadığı için yargı görüntüsü altındaki kurullar eliyle bir ölçüde yapıyorlar. Ama bu kurullar, ilelebed bu işi götüremez ve “bu gidişe dur diyemez.” Bu gidişe dur demek için, bir yardan mitinglerle, bir yandan derneklerle, bir yandan basın-yayın organları ile ve arada bir de 28 Şubatlarıyla duruma merkezden müdahale ediyorlar. Şimdi eğer bu tür hazırlıkların ve uygulamaların içinde olduğu geleneksel olarak bilinen muvazzaflar-emekliler yeni bir plana başvurdularsa, ve bunun “belgesi” ortaya düştü ise, bir anlamda iki elleri çörek kavanozunda yakalandılar demektir. Yapacakları ilk şey “darbenin belgesi olmaz!” hesabınca bu belgeyi reddetmek olacaktır. Eğer bu belgeyi merkez cuntası hazırlamadı ise, başka cuntaların avukatalığını yapan tecrübeli bir “hukukçu” nasıl olur da eline gelen böyle bir belgeyi saklar! Avukat Serdar Öztürk, bu tür bir belgenin sahte olduğunu ilk bakışta anlar; ve hemen altındaki imza sahibini uyarır; bu belge anında yok edilir. “Hele dursun bir kenarda bakalım kim Dursan ağbi adına belge düzenlemiş!?” denir mi? Şimdi önce başbakan, sonra adalet bakanı ve günül sonunda da MİT müsteşarı genelkurmay başkanına elbette polisin avukat Serdar Öztürk’ün evinde arama yapmasıyla sonuçlanan istihbaratları aktarmış olmalılar. Bundan bir şey çıkar mı? Unutmamak gerekir ki burası aynı zamanda öyle bir ülke ki, genelkurmay başkanları, kağıt üzerinde emirleri altında ama gerçekte kendi denetimleri dışındaki cuntaların korkusuna evden sefertasıyla yemek getirdiler. 6/17/2009 TÜBİTAK’in bir “derin devlet” çetesi olduğu unutulmamalıNe kadar mükemmel bir zamanlama birader! Emekli subaylardan aldığı “destek” ile işletim sistemi üreten bilim kurumumuz, şimdi de dünyada bir eşi bulunmayan sahte belge makinası yapmış! Erke Dönergeçi’ni de bunlara yaptırtsa Ergenekon! Ne işler oluyor yahu.. Ama dediğim(iz) gibi Korporatizm’in böyle kolayca bir iki mahkemeyle, bir iki soruşturma ile ve bir kaç ay gözaltı ve tutukluluk ile yenileceğini sanmıyorduk. Değil mi? Darbenin belgesi!İki lafından birisi, "irtica'ya karşı ordu güvencesi" tezine dayalı olan, kripto Ergenekoncular, şimdi ağabeylerini, amcalarını, paşalarını nasıl savunacaklarını bilemiyorlar! Eğer bir "eylem planı" yapılmışsa, bu bilgisayardan çıktı olarak alınmışsa, bunun fotokopisi olsa ne olur? Olmasa ne olur? Daire başkanı albay, yaptığı toplantılar derlediği öneriler ışığında "Plan"ı oturup elyazısıyla kaleme almadı ya? Bir bilgisayarda yazdı. O bilgisayar ve dosyalar da--eğer silinmedi ise--hala Genelkurmay ağında ve yedek teyplerinde duruyor olmalı. Aramada bulunan belge fotokopi olsa ne olur Fatih efendi, olmasa ne olur? Bilgisayar çıktısının orijinali ile fotokopisi arasındaki farkı anlatır mısın bize? Öğrenelim? Bu adamlar herkesi aptal sandıkları için ülkeyi hala 1920'lerin siyasal düzeyinde tutuyorlar, tutmak istiyorlar. 6/13/2009 Deniz Kurmay Kıdemli Albay Dursun ÇiçekDeniz Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek’in evi aransa neler çıkar, kimbilir! 5/15/2009 Seeing everything backwards!Of all the places, on NRO, Barbara Lerner writes about "Turkey in the Mirror." The correct title should be "Turkey in the rear-view mirror" because she sees everything reversed! I cannot say no more--following WFB's 11th commandment, and assuming Barbara Lerner is a conservative! But after WBF both the NRO and the magazine leave too much to be desired.
5/10/2009 Sansüre Sansür.. Mücadele et..5/8/2009 Kemalist Korporatizm’in Uygar Çehresi
Obama’nın Beyaz Saray görevlilerine verdiği emri hatırladım bu haberi okurken: “Ailenin köpeği aileye aittir; Beyaz Saray görevlilerinden hiç biri köpeğin bakımı için kızlarıma yardımcı olmayacaktır!” Sağımız solumuz derin devlet!“O” Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt. “T” ise Ergenekon Terör Örgütü'nün firari sanığı AKP Balıkesir eski Milletvekili Turhan Çömez:
Eminim ki savcı Osman Paksüt’ün ifadesini alabildiği ilk anda ona “çay içilen” bu kişinin kim olduğunu soracaktır. Ve yine eminim ki bu kişi, TSK’nın ya yeni emekli olmuş, ya da muvazzaf bir üyesidir. 4/22/2009 "Can humanity survive over the long term without religion?"
4/19/2009 “AKP’ye kalsa Ergenekon çoktan kapanırdı ama bu iş onları aştı”
4/3/2009 Hala Ergenekon.. Hala aktif!
ve Haberi okuyalım:
Ve şu haberle birleştirelim; BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 arkadaşının ölümüyle sonuçlanan helikopter kazasıyla ilgili şok bir belge ortaya çıktı. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, helikopter kazasından sadece bir saat sonra yayınladığı basın bülteninde, enkazın yerini tam olarak tespit ettiğini belirtiyor. Ne sonuca varabiliriz? Hala Ergenekon, Hala aktif.. Ve bunlarla mücadele etmeyen bir partinin iktidarda olduğunu hatırlayalım! Halkın yerel seçimlerdeki uyarısına hala sebep arıyor musunuz? 3/26/2009 Artistlik yapma!Uğur Dündar'ın oturup düşünülmüş, hasar-kontrolü amaçlı çıkışını izledik. Herkes bir tepki gösterdi; adalet bakanı "anlayışla" karşıladığını açıkladı. Bence en güzel tepkiyi Aktif Haber okuyucu Tayfun Talipoğlu veriyor:
3/24/2009 Puşt bunların hepsi, puşt!Aşağıda demişiz ki:
Eksik söylemişiz.. Sandık başındaki Ergenekon çetecisinden önce aslan gibi gazeteciler veya 1938 Basın Kurultayı'nda benimsenen tanımlama ile "devrimin gazeteci erleri" olduğunu unutmuşuz! İşte AKP oylarını azaltmanın başka bir çaresi:
(Bu şeref de Erbakan'a ve kızına yeter de artar bile!) |
|
|