Hakki's profileSemiosisPhotosBlogLists Tools Help

Hakki Ocal

Occupation
Location
Interests
1949 yılında Ankara'da doğdum. Ankara, Kırıkkale ve Yozgat'ta liseyi bitirdim. 1971'de AÜ-SBF'den mezun oldum. 1969 yılında Hürriyet gazetesinin Ankara bürosunda gazeteciliğe başladım.

Hürriyet Haber Merkezi Müdür yardımcısı olarak çalıştım. Daha sonra Yazi İşleri Müdürlüğü'ne atandım. 1975 yılında Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler'de master'a başladım. Sonra doktoraya devam ettim.

1980-81 ders yılında Harvard Üniversitesi'nde Prof. Samuel Huntington'ın başkanı olduğu Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde doktora-sonrası çalışması yaptım.

Sonra Tercüman gazetesi Genel Yayın Müdürü oldum. Orada arzu ettiğim gazeteyi kurmama Nazlı
Ilıcak'ın engel olacağını anlayınca ayrıldım ve Güneş gazetesine Genel Koordinatör oldum.

1985'ten bu yana bütçesini ABD Kongresi'nin verdiği Uluslararası Yayın Kurumu'nda IT uzmanı olarak çalışıyorum.

Evliyim.. Çocuğum yok.

Semiosis

Hakki Ocal
11/22/2009

Resimli Radyo veya Sarem’in Öyküsü

image

Amerika’nın Sesi’ni (VOA) ziyaret eden İngiliz radyocu James Cridland (james@cridland.net), ziyaretine ilişkin notlarını yayınladı:

http://james.cridland.net/blog/the-power-of-radio-with-pictures/

VOA mensuplarına radyonun geleceğiyle ilgili bir konuşma yapan James, notlarının bir bölümünde uzun yıllardan beri radyoda koridorda gördüğüm ama hikayesini hiç öğrenmediğim Sarem Neou’nun öyküsünü de anlatıyor. Khmer bölümü, Khmerce hinüz Unicode diller listesinde değilken, ulusal fontlarını Web’de kullanmaya çalıştığımız bir bölüm olarak benim sık sık birlikte çalıştığım bir ekipti. Belki de bu bakımdan notların bu bölümü bana ilginç geldi ve okumaya devam ettim.

Uluslararası yayıncığın değilse bile ulusal radyoculuğun, sayısal radyo teknolojileri ileyeni bir aşamaya geçtiğini belirten James, Sarem’in öyküsünü anlatan bir sayfayı radyocuların Web yoluyla da aynı şeyi yapabileceğine örnek olarak veriyor, fakat bu arada yıllardır gördüğüm halde öyküsünü bilmediğim bir çalışma arkadaşımı bana tanıtıyordu:

Ekip üyeleriyle bir süre sohbet ettikten sonra Chris beni Sarem’le tanıştırdı. Sarem, VOA Kher ekibinde çalışan Kamboçyalı, sessiz ve gülümseseyen bir kadın.Chris, hiç duygusal olmayan bir ifadeyle, Sarem’in öyküsünü anlatıyor: Evli ve iki kızı olan Sarem, ailesini Kamboçya’da bırakarak, Paris’e akademik çalışmalarını sürdürmek için gitti. 1976’da Kamboçya’ya döndüğünde, kocasını ve kızlarını aradı. Fakan onları hiç bir zaman bulamadı, tutuklanarak bir çalışma kampına gönderildi, Çok sonra, kocasının ve kızlarının Kızıl Khmerler döneminde öldürüldüğünü öğrendi.

Sarem’in öyküsü, Khmerce, Amerika’nın Sesi Khmer Web sitesinde yer alıyor: http://www.voanews.com/khmer/2008-12-29-voa1.cfm. Sarem’le birlikte bu sayfadaki videoyu seyrettik. Gülümseyerek slayt gösterisinde düğün fotoğraflara işaret ediyordu, Kocasını, kızlarını, arkadaşlarını gösterdi.

Dinlenmek üzere hazırlanmış bir program olarak, kuşkusuz harika ve duygulandırıcı bir eser: fakat fotoğraflar eklenince, insanı gerçekten duygulandıran bir deneyim ortaya çıkıyor. Herkesin önünde gözyaşlarımı bırakmanın yanlış olacağını düşenerek, dudaklarımı ısırdım ve enayice sorular sorarak, gördüğüm şeylerin anlamını düşünmemeye çalıştım.

Bu öyküyü anlamak için Khmerce bilmek gerekmiyor. Flash videoyu seyrederken yanınızda kimsenin olmamasına dikkat edin, çünkü ağlamak için de Khmerce şart değil!

11/13/2009

Genelkurmay sitelerinden sonra yakında..

Müneccimlik değil..

Yıllar önce, 28 Şubat’ın sonlarına doğru şimdi ismini hatırlamadığım bir doçent adayı, 300 sayfalık, pırıl pırıl baskılı, acaip lüks ciltli bir kitap yayınlamıştı. Kitabın amacı, diniyle daha bilgisi kucaklaşma, inancını ifade etme özgürlüğüyle sermest,ve başka hiç bir amaçla değilse bile sadece kendi itikad zincirinin bir halkası olarak başkalarına örnek olma heyecanıyla dolu hale gelen aydınların sayısındaki artışın merkezci seçkinlerde yarattığı korkuyu istismar etmek ve “İran oluyoruz!”, “Sonumuz Cezayir gibi olacak!” ve benzeri korkuları tekrarlayarak, “Ordumuza güvenin. Sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri var. Bizi kurtarır; bunlara imkan vermez..” mesajını vermekti.

Yayıncılığa biraz bulaşmış birisi, herhangi bir doçent adayının, hem de ilk kitabının böyle fiyakalı, böyle gösterişli bir baskıyla yayınlanmasının ve ve hem de hemen hemen bütün kitapçılarda bulunacak kadar çok bastırılmasının mümkün olmadığını bilir.

Dünyanın en büyük vakıfları bile bunu size sağlayamaz.

Müneccimlik değil… Turgut Özakman’ından, Alaaddin Parmaksızlara, Orkun Uçarından Burak Turnasına.. Nihai amacı Türkiye’yi batı iöttifakından kopartmak olan “Ulusalcı” söylemin romancı erlerinin hemen hemen tümünün eserlerinin, malum merkezin yayını olduğu ortaya çıkacak..

Hep beraber göreceğiz. Hem de yakında..

11/4/2009

Kafası karışık müslüman entel örneği

image

Kaynak

Soruyu sorun “conformist” kelimesinin anlamını bilmiyor diyelim.. Ama soru sorulan ve sorudan “conformist”lere çok kızdığı anlaşılan ve müslümanları bir çok alanda kınayabilecek kadar “aydın” olan zat biliyor mu?

“Conformist,” özellikle Markistlerin yazılarında “toplumun hoşuna gidecek şekilde davranan” anlamına kullanılır; konfor (İng.: comforts, conveniences, Fr: confort) meraklısı demek değildir.

İçkiyi bırakmayı, namaz kılmayı ve günahlardan kaçınmayı “hidayete ermek” diye niteleyen ve kendisini de "hidayete ermiş” sayan kişiden fazla bir şey beklememeli. Beklememeli ama merkez-sağ’da neden aydın yetişmiyor diye de kara kara düşünmeye devam etmeli.

10/12/2009

Savcı Ali akıllı adamdır dememiş miydik!

image

Kaynak

Bakırköy basın savcısı olarak onlarca gazete ve derginin soruşturmalarını yürüten Ali Çakır, son olarak Kürt açılımı ile ilgili açıklamaları nedeniyle ünlü isimlerden Hülya Avşar hakkında soruşturma açmasıyla gündeme gelmişti.
Bakırköy Basın Savcısı Ali Çakır'ın, 2006 yılında Vatansever Kuvvetler Güç Birliği (VKGB) Başkanı Taner Ünal'ın yardımcısı Ahmet Cinali'nin telefonundan vali olduğu söylenen X şahısla telefon görüşmesi yaptığı ortaya çıktı. Savcı Çakır, VKGB soruşturmasında Cinali'ye yapılan dinleme nedeniyle dosyaya girmiş. 4 Aralık 2006'da Ahmet Cinali ve Gazi Aydın isimli bir kişi savcı Ali Çakır ile buluşuyor. Çakır bu günlerde Bağcılar basın savcısı olarak, gazeteciler hakkında TCK'nın 301. maddesinden dava açıyor. Çakır'ın adı, Danıştay saldırısında hedef gösterdiği gerekçesiyle Vakit Gazetesi'ne açtığı davayla da gündeme gelmişti. Cinali, telefonda "Valim" diye seslendiği X şahısla görüşüyor. Telefon tapelerinde 'X erkek' olarak yazılan kişi, "Eee. Hurşit Paşa da sanırım birtakım şeylerin içerisinde, siyasi hareketlerin diye düşünüyorum." diyor. Cinali, "Var var. Bir hareketlilikler var. Ben savcımı vereyim valim, bir merhabalaşın." diyerek telefonu Ali Çakır'a veriyor. X şahsa kendisini, 'Bağcılar basın savcısı' olarak tanıtan Çakır, 5 yıldır bu görevde olduğunu belirtiyor. X şahsın "Ne güzel ne güzel!" demesi üzerine Çakır, "Türkiye nüfusunun yüzde 60'ı bizde biliyorsunuz." diyor. X erkek, "Tabii tabii yani mevkutelerin canına okuyorsunuzdur savcım heh heh..." diyor. Bunun üzerine Savcı Ali Çakır, "Biraz okumaya çalışıyoruz." ifadesini kullanıyor. Çakır, savcılık işinin zevkli olduğunu ifade eden kişiye şöyle diyor: "Biraz politik, siyasi."
Muhatabının cevabı ise, "Biraz politik evet. Takip de edilmesi gereken bir iştesiniz. OHAL bölgedeyken biz de sizin bu benzeri şu an çalıştığınız konuya bakıyorduk." oluyor. Çakır, kendisine bağlı 20-22 mevkutenin olduğunu belirtiyor.
Kuvvacıların ahbabıymış
VKGB soruşturması kapsamında gözaltına alındığında Ankara Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ndeki sorgusunda Ahmet Cinali'ye bu konuşmalar soruluyor. Cinali, Ali Çakır'ı 'ahbabı' olan bir cumhuriyet savcısı olarak tanıtıyor. Yanlarında bulunan Gazi Aydın'ın 'Harran Üniversitesi'nde dekan' olduğunu ve kendileri ile normal adabına uygun konuştuğunu, suç teşkil eden bir durum olmadığını beyan ediyor.

 

Ayrıca bakınız: Aferim Savcı Ali’ye

10/8/2009

Yıldıray Oğur’un Taraf’taki “mahya” yazısı

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=248885

image

O mahyaların altında namaz olur mu?

6 Ekim İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu nedeniyle Eminönü’ndeki Yeni Cami’ye “Milli birlik esastır”, Sultanahmet’e “Ordumuza şükran borçluyuz”, Süleymaniye’ye “Ne mutlu Türküm diyene”, Üsküdar Yeni Cami’ye “Kurtuluşun kutlu olsun”, Eyüp Sultan’a “Önce vatan” mahyaları asılmış.
Ey Müslümanlar!

Yarın cuma. Camiye gideceksiniz.
Restore edilmesine rağmen Süleymaniye’nin bahçesini dolduracaksınız.
Düşünün ki namaz kıldığınız o caminin tepesinde şöyle bir mahya asılmış “Günde bir kadeh şarap kalbe iyi gelir.”
Öfkelenirdiniz değil mi? Kur’an’da açıkça haram edilmiş bir şeyin cami tepesinde ne işi olabilirdi. O yazı caminin tepesinde asılı durdukça o camide namaz kılınabilir miydi?
Peki, içkiyi haram eden Kur’an bakın milliyetçilik için ne diyor:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat 49/13)
Kur’an “Türk olmuşsun, Arap olmuşsun, Kürt olmuşsun fark etmez. Bununla övünmeyi, bununla üstünlük taslamayı tıpkı içki içmeyi yasakladığım gibi sana yasaklıyorum” diyor.
Peki, şimdi söyleyin Kur’an açıkça “Ne mutlu takva sahibiyim diyebilene” derken 41 milleti adaletle yönetmesiyle meşhur Kanuni’nin yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin minarelerine asılmış “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün Kur’an açısından “Günde bir bardak şarap kalbe iyi gelir”den ne farkı var? Kapısında kimseye ırkı, kimlik kartı pasaportu sorulmayan o mabede sizce o mahya yakışıyor mu? Suudiler Kâbe’nin minarelerine “Ne mutlu Arabım diyebilene” yazısı assaydı hoşunuza gider miydi? Peki, bu hoşnutsuzluğunuzu yarın o camide size nasihatler verecek imama da bildirmeyecek misiniz?
Ey Cuma Namazı’nı Sultanahmet Camii’nde kılacak Müslümanlar!

Siz caminizin tepesine “Ordumuza şükran borçluyuz” mahyası astıranlara sormayacak mısınız?
Cuma’ya gidiyor diye subayları atan orduya mı şükran borçlusunuz? Kutlu Doğum Haftası fazla şatafatlı kutlandı diye geceyarısı e-muhtıra veren orduya mı şükran borçlusunuz? Cuma’ya giden memurları fişleyen, oruç tutan Genelkurmay Başkanı’nı evinden sefertası taşımak zorunda bırakan orduya mı şükran borçlusunuz? Hakkâri Çukurca’da altı askeri şehit eden asker mayınları ile ilgili hâlâ açıklama yapmayan orduya mı şükran borçlusunuz? Yoksa üç karakolun arasında küçük Ceylan’ı havan topuyla vurup, sonra da “kim yaptı bilmiyoruz” diye açıklama yapmakla yetinen orduya mı şükran borçlusunuz? Belki de şükranlarınızı bildirmek için başörtülü eşinizle karargâha gittiğinizde sizi içeri bile almayacak orduya şükran borçlusunuzdur?
O caminin imamına “Biz gerçek Müslüman olsaydık bugün bu caminin minaresine “Orduya şükran borçluyuz” değil, “Küçük Ceylan’ı kimler vurdu” yazan bir mahya asılmalıydı diye çıkışmayacak mısınız?
Ya sevabı çok olsun diye İstanbul’un manevi direklerinden Eyüp Sultan’ın Camii’ne gidecek Müslümanlar!

Peygamberi evinde misafir etmiş, şimdi de İstanbullulara misafirliğe gelmiş Ebu Eyüb El Ensari’nin türbesinin başına “Önce vatan” mahyasını asmışlar.
80 yaşında “Önce vatan, önce Arabistan” demeyip, evinden kilometrelerce uzağa İstanbul’a gelmişti Eyüp El Ensari. Ve vasiyetinde de “Önce vatan” demeyip şehit düştüğü İstanbul’a gömülmek istemişti. Ve şimdi biz 1300 yıldır bize “Önce vatan değil” diyen Eyüp Sultan’ın mezarının başına, inandığı şey için Eyüp’ten Fatih’e bile gitmeyecek üç beş tane uyuşuk memura uyup “Önce vatan” yazısını astık. Bir nevi büyük sahabeye “Senin vatanın yok mu, ne işin var burada ey Arab” demiş olduk.
Açılıma kızan milliyetçi memurların İstanbul’un en kutsal mekânlarından birine siyaset sokmasına izin verdik. Yarın Eyüp’te namazını kılacak Müslümanlar Eyüp El Ensari’nin ruhunu inciten o mahyaya bir şey demeyecek misiniz?
Peki, siz namaz için Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi seçen Müslümanlar!

Cami imamınıza siz de sorun: Kur’an’ın ve İslâm’ın neresinde var “Milli birlik esastır” ilkesi? Hangi milli birlik? Ne alakası var camiyle bunun? Hadi ona İslâm’da derme çatma bir yer bulursa şunları da sorun: Peki muhterem hocam. O halde camiye “Daha çok demokrasi”, “Sivil anayasa istiyoruz”, “Darbeciler yargılansın” mahyaları asmaya ne dersiniz? Bunlar siyasi de “Milli birlik esastır” değil mi? Hani laik devlettik? Devletin, resmî ideolojinin ne işi var camilerde? Erbakan, camileri arka bahçesi olarak kullanıyor diye kızıyordunuz, peki aynı şeyi niçin şimdi devlet yapıyor? Bu laikliğe aykırı değil mi?
Yarın binlerce kişinin namaz kılacağı bu camilerde ayağa kalkıp “Bu mahyanın caminin tepesinden ne işi var” diye hesap soracak cesur bir Müslüman aranıyor.

8/16/2009

Her halde Topkapı Sarayı’nın müdüründen aşağı bütün sorumlulular istifa ederler

image

Evet eminim, ne kadar sorumluluğunu müdrik, bilimadamı sıfatına layık insan varsa Topkapı Müzesi’nde… Hepsi üzülerek istifa ederler şimdi bu ihmal ve beceriksizlik üzerine.. Bu listeyi merak ediyor insan.

Bunun bir merak konusu da şu: ötesinde1500 yıllık hırkayı neden ütülüyorlarmış acaba?

Ey Allahım sen bizim aklımızı muhafaza buyur. Çünkü biz bundan aciz bir halk olduk!

8/3/2009

Bu şahsı baro başkanı olarak seçenlerin tarihsel sorumluluğu ya da komikliği!

image

 

İsmi: Muammer Aydın

İstanbul barosu başkanı! Yani İstanbul’da avukatlık ruhsatı bulunan hukuk fakültesi mezunu hukukçuların çoğunluğu bu şahsın kendilerini yönetmesi için oy vermişler..

Konu, meslek lisesi mezunlarının üniversite sınavlarına, diğer lise mesunları ile eşit bir tabanda katılmalarını sağlayacak olan yönetmelik değişikliği… Baro olarak karar vermişler, bu değişikliğin iptali için Danıştay’da dava açacaklarmış. Birkere avukatlar derneğine böyle bir yetki neden verilmiş, merak konusu!

Korporatist sistemin sivil siyaset, bürokrası ve hukuk üzerindeki denetim mekanizmalarından biri olsa gerek.. Demokratik bir ülkede böyle bir derneği ayrıcalık tanınması nasıl açıklanır bilmem.

Fakat konu o değil. Konu, baronun bu iptal başvurusunu televizyonda savunurken, baro başkanının verdiği cevap!

ÖSS yönetmeliğindeki değişiklikle lise mezunları arasında eşitlik sağlanıp sağlanmadığı sorusuna hukuk fakültesini bitirmiş, yani Roma Hukuku denen bilimi okumuş, yani hünamizmin nasıl doğduğu ve nasıl bir batı değeri haline geldiğini tarihsel süreci ile birlikte öğrenmiş bir insanın verdiği cevaba bakın: “Eşitlik eşit insanlar arasında olur.

Kemalist Korporatizm hiç ama hiç bu kadar zavallı savunucuların eline düşmemişti…

7/7/2009

Şekerli kahve!

Fehmi Koru, Taha Kıvanç imzasıyla Hürriyet'in geçmişinden söz ettiği yazısında bazı dostların Tercüman olduğunu sandıkları bir "muhafazakar" gazeteden söz ediyor:

"... 1980'li yıllarda iktidardan iyice bunalan muhafazakâr bir gazetenin patronu çareyi dönemin devletlusunun sevdiğini bildiği liberal bir meslektaşı gazetenin başına getirmekte bulmuştu. Değerli bir gazeteciydi seçilen, hep iyi konumlarda olmuş, hep sevilmişti. Ancak yine de çelişkinin bugünden daha keskin olduğu o günlerde muhafazakâr okur kendisini yadırgayabilirdi.

Gazetenin önemli isimlerinden birine “Ya tutmazsa, kendisine 'güle güle' nasıl denebilir?” diye sorduğumda şu cevabı almıştım: “Aynı soruyu ben de patrona sordum. 'Düşündüğün şeye bak!' dedi ve ekledi: 'Onurlu biridir ve getirildiği görevi ciddiye alır. Eğer yol vermem gerekirse, kendisine, 'Bana bir şekerli kahve söyler misin, şekerim' demem yeterli olur. İstifasını verir...' Ben de aynı görüşteyim.”

Kısa süre sonra yollar ayrıldı, ama 'şekerli kahve' söylemesi gerekti mi, bilemiyorum..."

Eğer bu gazete Tercüman ise, o zaman gazetenin başına getirilen "liberal" gazeteci de ben oluyorum; ama "dönemin devletlusunun sevdiği" kriteri uygun düşmüyor. Dönemin devletlusu, devlet başkanı anlamına ise Kenan Evren'di ve Kenan Evren'in beni sevmesi için hiç bir sebep yoktu. Uluslararası Basın Enstitüsü üç günde bir  Türkiye'deki darbe rejimini kınayan açıklamalar yapıyor, darbe rejiminin basın-yayınla ilgili adamı Koramiral Işık Biren, açık ve seçik bu bildirilerin benim tarafımdan kaleme alındığını bildiklerini söyleyerek tehdit üstüne tehdit yağdırıyordu. O kadar ki, Harvard'dan dönüşümde rahmetli Nezih Bey'in bana Hürriyet'te iki yıl önce bıraktığım görevi geri vermemesini, "askerlerin Erol Simavi ile ilişkisi" çerçevesinde açıklayanlar olmuştu.

Ama diyelim ki bazı dostların sandığı gibi varsayalım ki Fehmi hocanın sözünü ettiği gazete Tercüman ve "liberal" meslektaş da benim.. Bir kere daha yazıdaki ikinci şart'ı karşılamadıım için bu varsayıma katılmadığımı belirtmek istiyorum.. Ama Tercüman ile maceramın çay siparişi talebiyle bitip bitmediğine ilişkin soruları da cevapsız bırakmayı kendime haksızlık saydığım için, varsayımı doğru bulmasam bile Tercüman ile son'un hikayesini, arşivim yanımda olmadığı için tarihleri, yazı konularını ve önemli diğer detayları yazamadan, kısa, çok kısa anlatmak istedim.

Nazlı Ilıcak'ın, Genel Yayın Müdürü olduğum dönemin son kapatma olayına sebep olarak gösterilen yazısına "ustaca yazılmadığı ve bu şekliyle gazetenin kapatılmasına sebep olacağı" gerekçesi ile karşı çıkmıştım. Avukatlar, hukuk profesörleri ve diğer ilgililer arasındaki hızlı bir görüş alışverişi trafiğinden çıkan ve benim görüşümü destekleyen ortak yargıya dayanarak, yazıyı gazeteye koymadan, baskıyı başlattım. Eve gitmek üzere, baskı makinasına hakim salondan geçerek binadan çıkmak üzere iken, rotatifin durduğunu gördüm. Bu normal değildi. Başustanın yanına gidip neden durduklarını sordum; "Kemal bey istemiş, yazıişleri durdurdu!" dedi. Bu sırada bir görevli yanıma gelerek Kemal beyin beni çağırdığını söyledi. Odasına gittim; bana Nazlı hanımın yazısının provasını uzatarak, "Canım, bunu sayfaya koyun!" dedi. Sanki dört-beş saattir bizzat kendi odasında olup biten tartışmalar, pazarlıklar, fikir alışverişleri, hukukçu görüşmeleri olmamış gibi!

"Peki, imzanızı atın provaya.. Yayınlayayım!" dedim.

Kıpkırmızı bir yüzle bana baktı; hayatında ilk kez birisi kendisinden verdiği bir emri icra için yazılı belge isteyen bir orgeneralin şaşkınlığı ile imzasını attı ve yazıyı bana doğru, masasının üzerinde kalacak şekilde fırlattı. Fakat o ana kadar orada olmayan bir rüzgar yazıyı havalandırdı ve benim ayaklarımın dibine kadar uçurdu..

Eğildim, yazıyı aldım. Yazıişlerine gittim; onlara çoktan sözlü emir verilmiş ve sayfa değiştirilmiş, yazı yerine yerleştirilmişti.

Sanırım sayfa sekreteri Ahmet Taşgetiren'di. Ama Ünal Sakman, rahmetli Abdullah Aksak, Kenan Akın ve diğer bir çok arkadaşlar da orada idiler.

Benim yapabileceğim bir şey yoktu; hatta konuşmama bile gerek kalmamıştı.

Odama döndüm, istifamı yazdım, imzaladım ve sekreterime "Gazete açıldığı gün bunu Kemal beye verin!" dedim ve çıktım.

Ertesi gün gazete kapatıldı! Aradan 40 küsur gün geçti... Gazetenin açıldığını gazetelerde okudum.

İstifamı haber alan Kemal Bey aradı; üzgündü. "İstifa etme, seni Londra'ya göndereyim!" dedi. Londra'ya gidemeyeceğimi, Tercüman'a geçişim sebebiyle ara verdiğim doktora tezimi yazıp sunmak için önümde zaman kalmadığını söyledim.

"Tezin bitince görüşelim!" dedi.

Tezim bitti; savundum, kabul edildi. Görüştük. Vedalaştık.

Her zamanki gibi "Ne içersin?" diye sordu.

"Sade kahve!" dedim.

Kahveleri o söyledi!

6/29/2009

Başbuğ’a ayar!

image

Burası öyle bir ülke ki, suç delilleri arama sırasında polis tarafından arama yapılan yere yerleştirildi!

Burası öyle bir ülke ki, polis şimdi arama yaparken, suç delillerini kendisinin yerleştirmediğini kanıtlamak için kendi kendisinin videosunu çekiyor.

Başbuğ’un değersiz kağıt parçası dediği yazının da derin devletin suç örgütünün avukatı iken sanığı olan birinin evinde bulunuşu da böyle filme alınmış.

Bu avukatın sanık ilan edilerek evinde-işyerinde arama yapılması kararı eğer durduk yerde, keyfi olarak alınmadı ise bir istihbarata dayalı olarak alınmış olmalı. Ki daha sonra yapılan aramada birisi Genelkurmay’da hazırlandığı öne sürülen bir toplumu biçimlendirme planı olmak üzere bir çok suç kanıtı bulunduğu ifade edildi.

Şimdi eğer bu planı Genelkurmay’da ilgili daireler hazırlamış olabilir mi? Olabilir. Çünkü daha önce de hazırladılar.

Bu seferki planı da yine TSK’nın hazırladığı kuşkusunun toplumda bu kadar kolay oluşmasının sebebi, asker-sivil laik-opizitivist merkez seçkinlerinin, seçilmiş siyasetçiler üzerindeki veto yetkilerinin devamı için ellerinden gelen herşeyi yapmakta olduğu kanısıdır.

Ertuğrul’undan Altaylı’sına, Ekşi’sine, merkez seçkinlerinin tümünün güvencesi, TSK’nın “buna izin vermeyeceği” anlayışı değil mi?

TSK bunu nasıl yapacak? Eskisi gibi zart-zurt darbe yapılamadığı için yargı görüntüsü altındaki kurullar eliyle bir ölçüde yapıyorlar. Ama bu kurullar, ilelebed bu işi götüremez ve “bu gidişe dur diyemez.” Bu gidişe dur demek için, bir yardan mitinglerle, bir yandan derneklerle, bir yandan basın-yayın organları ile  ve arada bir de 28 Şubatlarıyla duruma merkezden müdahale ediyorlar.

Şimdi eğer bu tür hazırlıkların ve uygulamaların içinde olduğu geleneksel olarak bilinen muvazzaflar-emekliler yeni bir plana başvurdularsa, ve bunun “belgesi” ortaya düştü ise, bir anlamda iki elleri çörek kavanozunda yakalandılar demektir. Yapacakları ilk şey “darbenin belgesi olmaz!” hesabınca bu belgeyi reddetmek olacaktır.

Eğer bu belgeyi merkez cuntası hazırlamadı ise, başka cuntaların avukatalığını yapan tecrübeli bir “hukukçu” nasıl olur da eline gelen böyle bir belgeyi saklar! Avukat Serdar Öztürk, bu tür bir belgenin sahte olduğunu ilk bakışta anlar; ve hemen altındaki imza sahibini uyarır; bu belge anında yok edilir. “Hele dursun bir kenarda bakalım kim Dursan ağbi adına belge düzenlemiş!?” denir mi?

Şimdi önce başbakan, sonra adalet bakanı ve günül sonunda da MİT müsteşarı genelkurmay başkanına elbette polisin avukat Serdar Öztürk’ün evinde arama yapmasıyla sonuçlanan istihbaratları aktarmış olmalılar.

Bundan bir şey çıkar mı?

Unutmamak gerekir ki burası aynı zamanda öyle bir ülke ki, genelkurmay başkanları, kağıt üzerinde emirleri altında ama gerçekte kendi denetimleri dışındaki cuntaların korkusuna evden sefertasıyla yemek getirdiler.

6/17/2009

TÜBİTAK’in bir “derin devlet” çetesi olduğu unutulmamalı

image

Kaynak

Ne kadar mükemmel bir zamanlama birader! Emekli subaylardan aldığı “destek” ile işletim sistemi üreten bilim kurumumuz, şimdi de dünyada bir eşi bulunmayan sahte belge makinası yapmış!

Erke Dönergeçi’ni de bunlara yaptırtsa Ergenekon!

Ne işler oluyor yahu..

Ama dediğim(iz) gibi Korporatizm’in böyle kolayca bir iki mahkemeyle, bir iki soruşturma ile ve bir kaç ay gözaltı ve tutukluluk ile yenileceğini sanmıyorduk. Değil mi?

Darbenin belgesi!

image

İki lafından birisi, "irtica'ya karşı ordu güvencesi" tezine dayalı olan, kripto Ergenekoncular, şimdi ağabeylerini, amcalarını, paşalarını nasıl savunacaklarını bilemiyorlar!

Eğer bir "eylem planı" yapılmışsa, bu bilgisayardan çıktı olarak alınmışsa, bunun fotokopisi olsa ne olur? Olmasa ne olur?

Daire başkanı albay, yaptığı toplantılar derlediği öneriler ışığında "Plan"ı oturup elyazısıyla kaleme almadı ya?

Bir bilgisayarda yazdı. O bilgisayar ve dosyalar da--eğer silinmedi ise--hala Genelkurmay ağında ve yedek teyplerinde duruyor olmalı. Aramada bulunan belge fotokopi olsa ne olur Fatih efendi, olmasa ne olur? Bilgisayar çıktısının orijinali ile fotokopisi arasındaki farkı anlatır mısın bize? Öğrenelim?

Bu adamlar herkesi aptal sandıkları için ülkeyi hala 1920'lerin siyasal düzeyinde tutuyorlar, tutmak istiyorlar.

6/13/2009

Deniz Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek

Deniz Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek’in evi aransa neler çıkar, kimbilir!

Kaynak

5/15/2009

Seeing everything backwards!

image

Source

Of all the places, on NRO, Barbara Lerner writes about "Turkey in the Mirror."

The correct title should be "Turkey in the rear-view mirror" because she sees everything reversed!

I cannot say no more--following WFB's 11th commandment, and assuming Barbara Lerner is a conservative! But after WBF both the NRO and the magazine leave too much to be desired.

 

5/10/2009

Sansüre Sansür.. Mücadele et..

 

Sessiz kalma..

  

SansüreSansür - 01 from adboy on Vimeo.

Kaynak

5/8/2009

Kemalist Korporatizm’in Uygar Çehresi

image

Kaynak

Tümamiral Cem Gürdeniz'in Tarçın isimli köpeğine bakmakla görevlendirilen askerler ise köpeği her gün düzenli olarak dolaştırmak, bakımını yapmak, yedirmek, onu korumak ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak zorundalar. Öyle ki; bu iş için görevlendirilmiş olan Ersin Bayramcı isimli erin, görevi devrettiği Volkan Çangırlı isimli ere yazdığı talimatta köpeğin bakımı hakkında detaylı bilgiler verdiği anlaşılıyor. Talimatta köpeğe bakmakla görevli askerin her gün sabah ve öğle saatlerinde birer saat köpeğe temiz hava aldırması, iki günde bir banyo yaptırması, çöp kutularından uzak tutması ve köpeğin düzenli yemek yemesini sağlaması gerektiği yazılmış.

Obama’nın Beyaz Saray görevlilerine verdiği emri hatırladım bu haberi okurken: “Ailenin köpeği aileye aittir; Beyaz Saray görevlilerinden hiç biri köpeğin bakımı için kızlarıma yardımcı olmayacaktır!”

Sağımız solumuz derin devlet!

“O” Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt. “T” ise Ergenekon Terör Örgütü'nün firari sanığı AKP Balıkesir eski Milletvekili Turhan Çömez:

T: Fakat Türkiye çöküyor yav. Türkiye hiç iyiye gitmiyor inan.
O: Ciddi mi diyorsun?
T: Nasıl bitmiş toplum, nasıl esnaf köylü felaket anlatamam sana... Bugün Osmaniye'de çok vahim bir toplantı yaptım bütün esnaf odaları sivil toplum kuruluşları falan kalabalık.
O: Hı hıh.
T: Bir tanesi kalktı dedi ki, vekilim dedi biz bittik. Şu anda yaptığımız bir tek şey var, cebimizdeki son kuruşu da mermilere ayırdık, hepimiz yastığımızın altında silahımızla duruyoruz ve mermi biriktiriyoruz dedi.
O: Ciddi misin?
T: Vallahi billahi. Bunlar hiç hoş şeyler değil.
O: Hiç hiç hoş değil evet.
T: Ve inan köylü öyle bir borç batağındaki kan ağlıyor. O vaziyette yani.
O: Yani o kısmını zaten görebiliyoruz ve duyuyoruz. Ama bu son söylediğin çok üzücü vahim çünkü. Yani iş artık o noktaya.
T: Bu şeyde Osmaniye'de çok yaygın olarak kullanılan bir argüman. Sen hani bir yerle bir sohbet edeceğim, çay içeceğim diyordun ya.
O: Evet.
T: Bu önemli bir ayrıntı. Yani bu tesbitimi nolur paylaş. Çünkü çok vahim bir tablo var buralarda.
O: Valla onu hemen bir iki gün içinde yaparım. Yani daha sonra düşünüyordum ama o görüşmeleri. Anlaşılan çok beklemek de doğru değil.
T: Evet evet. Çok da doğru değil.
O: Her gün çünkü değişik bir şeylere gebe.
T: Bir paylaşayım istedim yani.
O: Tamam sağol. Çok teşekkür ederim.
T: Ben ararım yine görüşürüz abi.

Tamamı

Eminim ki savcı Osman Paksüt’ün ifadesini alabildiği ilk anda ona “çay içilen” bu kişinin kim olduğunu soracaktır.

Ve yine eminim ki bu kişi, TSK’nın ya yeni emekli olmuş, ya da muvazzaf bir üyesidir.

4/22/2009

"Can humanity survive over the long term without religion?"

Mark:  "Can humanity survive over the long term without religion?" To my way of thinking, that's like asking "Can humanity survive over the long term without music?" Religion, like musical appreciation, is just a feature of the general human personality, arising from the structure of the human nervous system. The religious impulse is more developed in some of us than in others, and a few of us are completely tone deaf (though that's no reason to exclude us from non-musical discussions); but most human beings enjoy a good tune at some level. It's human nature.

 

Keep reading!

4/19/2009

“AKP’ye kalsa Ergenekon çoktan kapanırdı ama bu iş onları aştı”

AKP karşıtlarının savunduğu bir mesele haline döndü Ergenekon. AKP gerçekten Ergenekon’un üstüne gidiyor mu sizce?


Bence AKP’ye kalsa Ergenekon kapanır bile. AK Parti’yi aşan bir irade Ergenekon’un peşinde. Siyaset kurumuyla askeri kurumların anlaşmasını önleyen başka bir irade çalışıyor. AKP’nin de onayı var ayrıca. Ama onaylamasalar bile bu iş sürecek gibi gözüküyor. Çünkü herkes paralel devletini temizledi Türkiye temizlemedi, Güneydoğu’da kullandı. Ve hastalandı Türkiye. Dünya sistemi Ergenekon’u tasfiye ederek Türkiye’yi tedavi ediyor. Ama bunu kendi kendimize yaparak iyileşmemizi istiyorlar. Burası NATO ülkesi. Burada NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin istemediği hiçbir darbe olmaz. Bu sefer darbeyi yapamadılar, çünkü Amerika istemedi.

Tamamı

4/3/2009

Hala Ergenekon.. Hala aktif!

image

 

ve

image

Haberi okuyalım:

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun içinde bulunduğu helikopter düştüğünde Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, ''Bana gelen bilgilere göre, kurtarma ekipleri olay yerine ulaştı. Muhsin Yazıcıoğlu yaralı, şuuru açık. Arkadaşlar kendisini hastaneye ulaştıracaklar. Henüz hastaneye kaldırılmadı''demişti.

Bunun üzerine arama çalışmaları durmuştu. Aradan birkaç saat geçtikten sonra helikopterin bulunamadığı ortaya çıkınca, Vali'nin neden böyle bir açıklama yaptığı kuşku uyandırmıştı.

NTV'ye konuşan BBP MKYK üyesi Selçuk Özdağ, Vali'nin kendisine "Yazıcıoğlu'nun durumu iyi' bilgisini bana askeri bir kaynak verdi. O yüzden bu açıklamayı yaptım" dediğini aktardı.

Kaynak

Ve şu haberle birleştirelim;

BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 arkadaşının ölümüyle sonuçlanan helikopter kazasıyla ilgili şok bir belge ortaya çıktı. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, helikopter kazasından sadece bir saat sonra yayınladığı basın bülteninde, enkazın yerini tam olarak tespit ettiğini belirtiyor.

Kaynak

Ne sonuca varabiliriz?

Hala Ergenekon, Hala aktif..

Ve bunlarla mücadele etmeyen bir partinin iktidarda olduğunu hatırlayalım!

Halkın yerel seçimlerdeki uyarısına hala sebep arıyor musunuz?

3/26/2009

Artistlik yapma!

image

Uğur Dündar'ın oturup düşünülmüş, hasar-kontrolü amaçlı çıkışını izledik. Herkes bir tepki gösterdi; adalet bakanı "anlayışla" karşıladığını açıkladı. Bence en güzel tepkiyi Aktif Haber okuyucu Tayfun Talipoğlu veriyor:

Sizin bahsettiğiniz şeyler iddianamede yer almıyor. O yazılanları C. Savcısı da yazmış değil. O iftira dediklerinizi yazanlar sizin savunduğunuz ETÖ sanıkları, yandaşlarınızın yazıp iftira ettiklerini niye Başbakana soruyorsunuz anlamadık, Savcı adamların ne çirkin işlerle uğraştığını bunların şantajcılığını ortaya koyuyor, savcı senin hakkını karının namusunu savunuyor ama sen nedense namusunu savunanı değil de yandaşlarını iftiracıları savunuyorsun. Delikanlıysan ETÖ'den şikayetçi ol. Artistlik yapma.

3/24/2009

Puşt bunların hepsi, puşt!

Aşağıda demişiz ki:

Bu yerlerde halkın iradesini çarpıtmak ve AKP'nin oylarını az göstermek, CHP ile MHP'nin hatta DTP'nin oylarını çok göstermek için--hala bir takım kamu kurumları ve özel örgütler içinde faaliyetini bütün hızıyla sürdüren Ergenekon tipi çetelerin eliyle--girişilebilecek hilelerin, düzenbazlıkların yapılabileceğini tahmin etmek de zor değil.

Eksik söylemişiz.. Sandık başındaki Ergenekon çetecisinden önce aslan gibi gazeteciler veya 1938 Basın Kurultayı'nda benimsenen tanımlama ile "devrimin gazeteci erleri" olduğunu unutmuşuz!

İşte AKP oylarını azaltmanın başka bir çaresi:

Kanal B Genel Müdürü Nahit Duru: Size 1.5 - 2 dakikalık bir haber ayırsalardı. O Doğan Grubu da dahil... Şu anda siz kafa kafaya gelmiştiniz.
Kemal Kılıçdaroğlu: Evet
Duru: Önümüzde daha bir hafta 10 gün zaman var. O süre içerisinde de geçerdiniz. Ama bunlar p.şt. Çok ciddi söylüyorum
Kılıçdaroğlu: Tabi... Tabi...
Duru: Ve çok üzülüyorum şimdi, Haberal... Haberal... Bana şu talimatı verdi. Dedi ki, ne yaparsan yap... Ne yaparsan yap...
Kılıçdaroğlu: Evet...
Duru: Bunların (AK Parti'nin) oyunu azaltacak Ankara, İstanbul, İzmir, Adana'nın oyunu artıracak ne p..ştluk biliyorsan hepsini yap dedi. Dedim ki hocam, yani biz tabi bu adamlarımızı çıkaracağız, ama esas Saadet'i (Saadet Partisi'ni) çıkarmak lazım. Niye dedi. Dedim bunlarda CHP'ye oy 1 gidecekse Saadet'e 3 gitme ihtimali var.
Kılıçdaroğlu: Evet...
Duru: Çıkarabilir miyiz dedi. Dedim ki Ertan Yülek'i tanıyorum konuşurum çıkarırız. Ertan'ı ben de tanıyorum dedi. O zaman siz konuşun dedim.
Kılıçdaroğlu: Ben de tanıyorum.
Duru: Ertan abiye açtım telefonu Saadet Partisi'nden istediğim adamı, Genel başkanları dahil getirdim. Buraya getirdim ve 1000'in üzerinde SMS geldi Saadet Partisi genel başkanına. Ve ben inanıyorum ki en az bir puan artırdı.

Kaynak

(Bu şeref de Erbakan'a ve kızına yeter de artar bile!)

Yüksek Seçim Kurulu üyeleri bal gibi Türkçe biliyorlar.. Ama amaçları başka..

İhsan Dağı, Zaman'da çıkan "YSK üyeleri ya Türkçe bilmiyorlar, ya da amaçları başka" başlıklı yazısında, şöyle diyor:

YSK kararı, '298 sayılı kanunun 87. maddesi uyarınca, seçmenin kimliğinin tespiti amacıyla düzenlenmiş belgelerde; TC kimlik numarasının bulunması zorunlu hale getirildiğinden' söz ediliyor.

Şimdi 87. maddeyi okuyalım: 'Sandık seçmen listesinde yazılı seçmenin kimliği, nüfus hüviyet cüzdanı VEYA kimlik tespiti amacıyla düzenlenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını taşıyan resmi belgelerle belirlenir. Hangi resmi belgelerin kimlik belirlenmesinde kabul edileceği, Yüksek Seçim Kurulu'nca seçimlerin başlangıcında tespit ve ilan edilir.'

Bunda anlaşılmayacak ne var? TC kimlik numarası istenilen belge nüfus hüviyet cüzdanı değil, kimlik tespiti amacıyla düzenlenen 'diğer' resmi belgeler. Kanun koyucu zaten nüfus hüviyet cüzdanını seçmenin kimliğinin belirleneceği temel belge olarak kabul etmiş. YSK'nın 'tespit ve ilan edeceği' resmi belgelerin arasında yok nüfus cüzdanı.

Anlaşılan 'VEYA'nın ne anlama geldiğini çözememiş YSK üyeleri. Açıp baksalardı bir TDK sözlüğüne: 'Ayrı olmakla birlikte aynı değerde tutulan iki şeyi anlatan kelimelerden ikincisinin önüne getirilir. Olacağı sanılan, seçime bırakılan şeyler ikiden çok olursa kullanılır.' Anlaşılmayacak bir şey var mı? Aynı değerde olan iki şeyden birinin önüne gelir ve bunlardan birini seçersin.

Yasa maddesinde o iki şey ne? Birisi nüfus hüviyet cüzdanı. Varsa, seçmenin kimliğini bununla belirlersin. 'Veya' diğer kimlik belgeleriyle belirlensin ki onlarda TC kimlik numarası olmalı.

TC yüksek yargıçlarının bunu anlayamadıklarını düşünemiyorum. Buna inanamam.

Doğrudur, kimse inanmaz buna. Kemalist Korporatizm'in devamını sağlamakla görevli ve amaçla birinci vazifesi hukuk üretmek olan kurumlardan Yüksek Seçim Kurulu isimli olanının yasaya ve mantığa açıkça zıt bir kararı neden aldığını anlamak için aldığı ikinci karara bakmak gerekir. YSK, sandık başında görev yapacak parti gözlemcisi kadınların İslamî bir tarzda giyinmesini yasaklamakla, seçime hile karıştırmaya şahit olabilecek parti temsilcisi sayısını azaltmak istemeekte değil midir? Bazı yerlerde bazı partilerin başı açık kadın gözlemci bulamadıkarını göreceğiz üç gün sonra! Bu yerlerde halkın iradesini çarpıtmak ve AKP'nin oylarını az göstermek, CHP ile MHP'nin hatta DTP'nin oylarını çok göstermek için--hala bir takım kamu kurumları ve özel örgütler içinde faaliyetini bütün hızıyla sürdüren Ergenekon tipi çetelerin eliyle--girişilebilecek hilelerin, düzenbazlıkların yapılabileceğini tahmin etmek de zor değil.

Amaç, daha önce bir çok kere denenen ve Ergenekon belgelerinde, iddianamelerde ve sızdırılan telefon görüşmelerinde örnekleri bulunan tarzda, AKP'nin seçimleri kazanmasını önlemektir. Bir kişi nüfus cüzdanında numara yazmadığı için oy veremese, kârdır Kemalist Korporatizm için. Bu mahallî seçimler Ergenekon soruşturması ve Türk halkının mevcut şekliyle TSK'ya kadşı güveninin bir tür referandumu niteliği kazandığı için, AKP oylarının mümkün olduğu kadar az çıkmasını sağlamak, birinci amaçtır Ergenekon'un hala devam eden kanatları için.

Bir jandarma komutanı veya ordu komutanı emekli oldu ve foyaları ortaya döküldü diye, bu işler tümüyle bitti mi sanıyorsunuz?

3/21/2009

Son çırpınışları..

image

Yine bir sözüm-ona “yüksek” kurul; yine bir halk egemenliğini kısıtlamaya yönelik karar..

Ama bana öyle geliyor ki, Ergenekon soruşturmaları (yargılamaları değil.. Çünkü mahkemelerin hala Kemalist Korporatizm’in etki alanında olduğu görünüyor) ile birleştirilince, bu yerel seçimlerin aldığı referandum niteliği sebebiyle, seçim sonrası dönem tam bir hesaplaşma dönemi olabilir.

Hala korporatizm’in çarpışmadan çekilmeyeceği korkumu koruyarak, çok aydınlık bir geleceğin de ilk işaretlerini görmüyor değilim.

3/18/2009

Telefonu açar ordu komutanı, "Bana bak vali, o emniyet müdürüne söyle ayaklarını keserim haa!" der, tak kapatır

Eski Ege Ordu Komutanı.. Eski 1'nci Ordu komutanı.. 2001 yılında Orgeneral olmuş.. 2004 yılında, yani şurada 4-5 yıl önesine kadar, TSK'nın beş-altı en büyük komutanından biri imiş..

Hurşit Tolon.. Ses kayıtlarına bakın:

Celalettin’i emniyet genel müdürünü sıkar yaa. Şeyi sıkar yaaa Vali’yi...."

"Şimdi bakınız o Çevik Bir’i niye kıvırttırıyor Sayın Kıvrıkoğlu istemedi. İstemez. Ben Çetin’i çok severim ama Ankara’da olmasını istemem niye? Dizginleyemem. Haaa o zaman molla gelir...”

"Molla geldi, bu ordunun başına bir molla gelmiştir. Kim ne derse desin. Ondan sonra bizim şeyimiz bozuldu..."

Celalettin dediği İstanbul Emniyet müdürü.. Vali dediği İstanbul valisi.. Molla dediği, genel kurmay başkanı.. Ki "molla" dediği kişi, sivil irade ile seçilmiş hükumetin, meclisin karşısına Anayasa Mahkemesini, savcıları, sanayi odalarını diken kişi!

Peki ne değişti? Ne gibi bir değişiklik oldu ki, şimdi 2009'da TSK'nın en üst beş-altı üyesinin bu zihniyette olmadığı gibi bir iyi niyet besleyebilelim?

Nereden biliyoruz seçime üç gün kala, Yüksek Seçim Kurulu denen bir diğer yüksek kurul eliyle, malum kişi ve kuruluşların nüfus cüzdanlarında vatandaşlık numarası yazması zorunluğunu getirmediklerini?

Seçime yaklaştıkta, mahalli seçim olmasına rağmen, CHP'nin de, MHP'nin de tamamen eriyeceği anlaşılıyor ve buna karşı kimbilir nerelerde "molla" edebiyatı bütün hızıyla sürüyor. Bizim bilmediğimiz yerlerde, başka Hurşit Tolonlar, aynı sözleri söylüyor, aynı mantıkla "Bunlara engel olmazsan bütün Türkiye'de belediyelerin başına mollalar gelecek!" diyor.

Tıpkı anayasa mahkemesi ikinci başkanının genelkurmay ziyaretleri gibi, kimbilir yüksek seçim kurulu üyeleri arasında da belirli yerleri ziyaret edenler vardır!

Neden olmasın? Ne değişti ki son dört beş yıldır, klasik müzik sanatçılarından, üniversite hocalarına, ordu komutanlarına kadar egemen olan Kemalist Korporatist vesayetçi zihniyetin ortadan kalktığını var sayıyoruz?

Mevcut genelkurmay başkanı çok değil geçen Eylül'de bu Hurşit Tolon'u, tutuklu iken tutukevinde bir garnizon komutanına ziyaret ettirmemiş miydi?

 
Photo 1 of 94